1. YAZARLAR

  2. Abdulkadir TURAN

  3. İnfakın Kurumlaşması
Abdulkadir TURAN

Abdulkadir TURAN

Doğruhaber Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

İnfakın Kurumlaşması

A+A-
Kurum, verimlilik için gerekli ilahi nizamın inşasıdır. Bireysel etkinlikler ancak bireysel sonuçlar oluşturur. İnfakın toplumsal bir dönüşüm oluşturması, kurumlaşmayla mümkündür.
 
Müslümanların evleri arasında dolaşan biri, çocukları elinde çorba kâsesiyle komşuya giderken görür.
Müslümanların bahçeleri arasında dolaşan biri, yaşlıları önünde meyve sepetiyle ikram etmek için yoldan geçecek birini gözetlerken görür.

Rabbimiz buyuruyor:
“Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe erişemezsiniz. Her ne harcarsanız şüphesiz Allah onu bilir.” (1)

Resulullah (SAV) buyuruyor:
“Yüce Allah dedi ki: Ey Âdemoğlu ver ki sana verilsin.” (2)

“Namaz, dinin direğidir. Cihad, amelin doruğudur. Sadaka, acayip bir şeydir, sadaka acayip bir şeydir.” (3)

“Adamın biri sordu: İslam’da en hayırlı amel nedir? Resulullah (SAV) cevap verdi: Yemek yedirirsin ve tanıdığına tanımadığınıa selam verirsin.” (4)

“Cimri; Allah’tan uzaktır, cennetten uzaktır, insanlardan uzaktır, ateşe yakındır. Cömert; Allah’a yakındır, cennete yakındır, insanlara yakındır, ateşe uzaktır.” (5)

İslam, bir yerdeki açlıktan orada bulunan herkesi sorumlu tutmuş. Bazı fakihlere göre, bir mahallede biri açlıktan ölse o mahallenin hepsine diyet düşer. (6)

Müslümanlar, infağa inanmış bir toplumdur. Savaş ve diğer musibetlerin açlık ve neticeleri ile ilgili yıkıcılığı, İslam toplumlarında diğer toplumlara göre çok daha azdır.

Dünyanın en zengin semtlerinin sokaklarında açlıktan ölen insanlar halen varken Müslümanların yoksul sokaklarında bile ‘açlıktan ölmek’ diye bir vaka kayda geçmemiştir.

Bununla birlikte İslam dünyasında yoğun bir yoksulluk problemi vardır. İslam evlatlarının karınlarını doyurmak için başka yurtlara sığınmalarına yol açacak kadar, bazen bu uğurda teknelerde batıp topluca can verecek kadar yoğun bir yoksulluk...
Neden? Bir yandan yoğun bir infak, öte yandan insanları yurtlarından eden, insanları ölüme götüren bir yoksulluk... Bunda bir gariplik yok mu?

Nasıl oluyor da infakla yoksulluk bir arada yol alabiliyor? İnfak, nasıl oluyor da İslam’ın verimli yurtlarında yoksulluğa çare olmuyor?

Her amelin bir işlevi vardır. İnfakın da bilinen bir işlevi vardır. Bir amel, dilenen neticeyi vermiyorsa o amelin yapılışıyla ilgili bir problem vardır. O amelin dilenen etkiyi oluşturması, o problemin giderilmesine bağlıdır.

Kurumsal ahenk içinde organize olmuş on bir kişinin, aynı kişilerin her birinin ayrı ayrı çalışarak yaptıkları işten 240 kat daha fazla verimli olabildiği görülmüştür. (7)

Kurum, verimlilik için gerekli ilahi nizamın inşasıdır. Toplumsal işlerde o nizam inşa edilmeden verimliliğe ulaşmak mümkün değildir.

Kurum, verimliliğin kuluçkasıdır. Nasıl ki civciv sahibi olmak için kuluçka gerekiyorsa verimliliğe ulaşmak için de kurum sahibi olmak gerekir.

Bireysel etkinlikler, sadece bireysel sonuçlar doğurur. Ferdi bir amel ancak ferdi bir etki yapar, toplumsal neticeler oluşturmaz. Toplumsal neticeler, kurumsal etkinliklerle alınır.

Müslüman bireyin verdiği sadaka onunla çevre arasında muhabbet oluşturur, onu belalardan korur. Ama o bireysel etkinlik, kurumsal bir etkinlik içinde yer almadıkça toplumdaki yoksulluğa ve yoksulluktan kaynaklanan problemlere çare olmaz.

İNFAK HEP VARDI

İslam’da infak ilk günden beri vardır. Ama Mekke döneminin ağır koşullarında infakla ilgili tespit edilen bir kurumlaşma görünüyor.

Müslümanlar, o dönemin ağır koşulları altında ellerindeki imkânları kardeşleriyle ve yoksullarla paylaşıyorlardı. Hz. Bilal (RA) gibi irade olarak hürriyete kavuşmuşken bedenen hürriyetten yoksun Müslümanlar, Hz. Ebubekir (RA) gibi büyüklerin infakıyla kölelikten kurtuldular. Onlar imanla zihni hürriyeti, infakla bedensel hürriyeti elde ettiler.

Medine’de ise zekât büsbütün kurumsal bir yapı içine alındı. Resulullah (SAV)’in memurları, Müslümanlar arasında resmi bir görevle dolaşıyor, zekâtlarını onlardan alıyorlardı.

Hz. Ebubekir (RA), zekât vermeyi reddedenlere ve kendileriyle İslam devleti arasında bu kurumsal bağın oluşmasına karşı çıkanlara savaş açtı; onlar bu kurumsal bağı kabul edinceye kadar onların üzerine asker gönderdi.

Medine’de aynı zamanda sadaka da devam etti. Zekât kurum etkinliği için alınırken sadaka ‘iyilik’ çerçevesinde fertlere bırakıldı. Böylece hem kurumsal infak hem bireysel infak varlığını sürdürdü.

Emevi ve Abbasi dönemlerinde, zekâtın zenginden alınırken yoksula ulaştırılmaması üzerine İmam Şafii Hazretleri gibi büyükler ‘sivil bir direniş içinde yer alarak’ zekâtın devlete verilmesine karşı çıktı.

Miladi II. yüzyılda Müslümanların ağır koşullara sürüklendiği bir ortamda infak vakıfları kurulmaya başlandı.

Bu vakıflar, padişahların ve emirlerin kendilerini Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olarak görüp insanları adeta kendilerine secde ettirdikleri bir dönemde tevhid akidesine de hizmet ettiler. Emirler, “dilediğimizi yedirir, dilediğimizi aç bırakırız” diyorlardı. Vakıflar, bir rızık kapısı oluşturarak onların bu iddiasını pratikte geçersiz kıldılar.

Vakıfların etkinliğinden endişelenen yönetimler, bu kurumların şubeleşip geniş bir alana yayılmasına izin vermediler. Her vakıf, neredeyse ancak bir semt içinde var olabildi.

Modern çağda ise Müslümanlar, her şey gibi infak vakıflarını da kaybettiler. İnfak her tür kurumdan yoksun kaldı. Toplumsal bir etkinlik iken bireysel bir etkinlik düzeyine indi. Bireysel infak, infak edeni tatmin etme ve yardıma muhtaç fertlerin de yarasına bir süre merhem olma gibi işlevleri yerine getirse de toplumsal bir sorun olarak yoksulluğu ortadan kaldırmıyor, yoksulluğa çare olmuyor.

İnfakın toplumsal bir netice oluşturarak İslam dünyasında yoksulluğa ve yoksulluğun ağır neticelerine çare olması, ancak kurumlaşma ile mümkündür.

ŞARTLARA TESLİM OLUNMAZ

Bugünün milyonlarca insanın üst üste yığıldığı metropoller, İslami düzen ve insana yakışır bir yapı içinde oluşmadı. Metropoller, Batı’daki sanayi çağının yol açtığı insanlık faciasının neticesidir.

Bu şehirlerde bireysel bir çabayla yoksulları zamanında tespit etmek ve onlara hakkıyla ulaşmak mümkün değil. Varlıklı insanların buna ve vakitlerine de imkânları var. Buralarda, insanlar birbirlerine bedenen çok yakınken insanlık olarak, insani ilişkiler olarak çok uzaklar.

Öte yandan Müslümanın sorumluluğu, bilgisi (malumatı) ölçüsündedir. Bugünün iletişim dünyasında biz, Myanmar’daki bir Müslümanın yardıma muhtaç olduğunu, Orta Afrika’daki bir Müslümanın açlıktan dolayı ölümle yüz yüze geldiğini anında haber alabiliyoruz. Bu bilgi, bize sorumluluk yüklüyor. Ancak bir fert olarak onlara nasıl ulaşabiliriz ki?

Bireysel anlamda şartlar buna izin vermiyor. Ama İslam dini de şartlara teslim olmaya izin vermiyor. Bir sorumluluk, bazı aracı işlemler gerektiriyorsa o işlemleri yapma sorumluluğu da oluşuyor. Myanmar’a, Orta Afrika’ya ulaşma sorumluluğu varsa oralara ulaşacak imkânları oluşturma sorumluluğu da vardır.

Bu sorumluluğu yerine getirmenin tek yolu, infakın kurumlaşmasıdır.

KURUM BEREKETTİR

Kurum, birden çok kişinin bir hedef doğrultusunda bir araya geldikleri ve bir ahenk içinde çalıştıkları yapıdır.
Toplumsal kurumun özünde ortaklık vardır. Kurum, daha önce birbirlerini tanıyan ya da sadece kurumsal hedef için birbirlerini bulup işbirliği yapan kişilerin birlikteliğidir.

Bu yönüyle varlıklı kişilerin kendi infaklarını bir düzene oturtmak için oluşturdukları bireysel başvuru yapıları(yardım acenteleri), toplumsal bir kurum olmaktan ve toplumsal bir kurumun işlevini yerine getirmekten uzaktır. Bu tür yardım acenteleri, bir düzen oluştursa da toplumsal kurumun sağlıyacağı bereketi oluşturmaz, toplumsal kurumun yerini tutmaz. Nitekim Arap-İslam âleminde büyük miktarda infaklar yapan büyük zenginler var. Ancak onların vakıfları, yoksul Müslümanların rızıklarından verdikleri küçük yardımlarla ayakta duran yardım kuruluşlarının oluşturduğu toplumsal etkinin birazını olsun oluşturamıyor, onların dev infakları (ihlaslı bile olsa) kurumsal infakın doğurduğu muazzam neticeyi doğurmuyor.

İnfak kurumları şüphesiz birer ‘iyilik adresi’dir. İnfak sahibinin infakını teslim edeceği, yardıma muhtacın ihtiyacını bildireceği bir ‘iyilik adresi’ tek başına bir fazilettir. Ama infak kurumunun işlevi bundan çok ötedir.

On bir kişinin kurum kültürü içinde yaptıkları bir iş, onların ayrı ayrı yaptıkları işlerin toplamından 240 kat fazla olabiliyor.
Ayrı ayrı bin kişinin infakı sadece bazı açları doyurur, bazı muhtaçları giydirir. Önemli değil mi? Önemli! Ama toplumsal bir değişim, meydana getirmez, var olan yoksulluk halini kendi düzeni içinde sürdürür.

Toplumsal kurumun en büyük özelliği; dikkati önce fertlerden kuruma, sonra kurumdan da inanca yöneltmesi, insanları fertlere teşekkürden o infakı sağlayan inancı sevmeye, ona bağlanmaya yönlendirmesidir. İslam karşıtı güçlerin, bireysel infakı hoşgörürken kurumsal infakı engellemelerinin nedeni budur.

Kurum; planlama, denetleme, değerlendirme ve geliştirme organizasyonudur; berekete ulaşmak için gerekli ilahi nizamın inşasıdır, bereket için sünnetullahı bulmaktır.

Kurumlaşma ise düzenle sağlanan bereketin olağan bir zemine oturarak şartlara karşı dayanıklılık kabiliyeti edinip ‘süreklilik’ kazanmasıdır.

Kurumlaşma nicelik de ifade eder. Bir kurumun şubeler açması tek başına kurumlaşmadır, kurumsal bir yapılanmadır. Ama kurumlaşma nicelikten ibaret değildir.

Kurumlaşmak, bir hedefe yönelenlerin ahenginin ve amellerindeki sürekliliğin(istikrarın) farklı mekân ve zamanlarda fark edilebilmesidir. Niteliksel kurumlaşma varsa dışarıdan bakan biri, “bu kurum falan kurumun bir şubesidir” diyecek, yarın onu gören “biz önceki gün de onu görmüştük, yer değişti, zaman değişti ama bu onun ta kendisidir” diyecektir.
Kurumlaşma bu özelliğiyle ferdi aşar, ferdin nihayet ölümle geçiciliğini aşar, kurumun dönemsel çalışanlarının önüne geçer; kurumun kimliğini, inancını (misyonunu), vizyonunu (günlük hedeflerini) öne çıkarır. Dışardan gelen biri, “orada kim vardır” bilir.

Bu, İslami hizmetlerde olduğu gibi gayr-i İslami hizmetlerde de bir ortam oluşturuyor, bir güven ve teşvik meydana getiriyor. Gün geçtikçe toplum, o kurumu fertlerden soyutluyor, topluma ait görüyor, ona katkıda bulunmayı bir vecibe görüyor, ondan yardım almada bir mahsur görmüyor. O kurumu oluşturan inancı sevmeye başlıyor, benimsiyor, o inanca hizmet etmek için yarışa katılıyor.

Bunun dünyada, bu yazıyı aşan pek çok örneği vardır, İslami bir toplumsal dönüşüm sağlayan pek çok örneği bilinmektedir.
Bir infak kurumunun iki vizyonu vardır.

1. Yerel anlamda infak hizmetini yerine getirmek
2. Ümmet düzeyinde infak hizmeti yapmak

Rabbim, her iki vazifeyi de yapabilen kurumlara katkı şuuru nasip eylesin.
 
Notlar:
1. Al-i İmran: 92
2. Müttefikun aleyh
3. Deylemi
4. Müttefikun aleyh
5. Tirmizi
6. Fizilal’il Kur’an
7. Anthony Giddens, Sosyoloji
 
Bu yazı toplam 509 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.