1. YAZARLAR

  2. Abdulkadir TURAN

  3. Onlar insanlığın nöbetini tutuyorlardı
Abdulkadir TURAN

Abdulkadir TURAN

Doğruhaber Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Onlar insanlığın nöbetini tutuyorlardı

A+A-

 Yine bir seçim dönemi ve yine kanlı bir gün… Abdülcelil ve Mehmet Şerif,  iradesini satmış, aklını tatil edip “heva”ya kapılmış, İslam'ın yüceliğine karşı sosyalist çukuru seçmiş biri tarafından katledildiler.

Abdülcelil ve Mehmet Şerif… Onlar, insanlığın nöbetini tutuyorlardı. Her asırdaki hakiki insanlık gibi, her dönemdeki fıtrat üzerindeki insanlık gibi savunmasızdılar, silahsızdılar… Sözleri ve cesaretleriyle, insanlığı, insanlığa kurşun sıkanlara karşı korumanın mücadelesini veriyorlardı.

Onlar, insanlığımızı efsanelerle bulandırmak isteyenlere…

Onlar, insanlığımızı ideolojik safsatalarla saptırmak isteyenlere…

Onlar, insanlığımızı fuhuşla kirletmek isteyenlere…

Onlar, insanlığımızı şarapçılıkla sarhoşluk çukuruna düşürmek isteyenlere…

Onlar, insanlığımızı uyuşturucuyla bütün yüceliklerinden soyutlamak isteyenlere karşı insanlığın bekçisiydiler.

İradedir insan olmanın en ayırıcı özelliği…

Onlar, korkuyla irademize el koymak isteyenlere karşı irademizi korumak için öne atıldılar.

Onlar, meyhane sokaklarının serserilerinin kirlerini bize bulaştırmak isteyenlere karşı haykırdılar.

Onlar, meyhane sokaklarında bulaştıkları pisliği köy köy dolaştırıp insanlığın üzerine sıçratmak isteyenlere “Hayır!” dediler.

Onlar, aydınlığı karanlığa boğmak isteyenlere “Durun! Aydınlık Peygamberinin Sevdalıları varken bunu yapamazsınız!” dediler.

Onlar, bizi Nur'dan uzaklaştırıp nara (ateşe) götürmek isteyenlerin önünde durdular.

Onlar, İslam medeniyetine gözlerini kapatıp kurtuluşu mağaralardaki kalıntılarda arayan budalalara karşı has akla çağırdılar.

Onlar, namusluya karşı namussuzu, ayık olana karşı sarhoşu, iradesine sahip çıkana karşı korkuyu, doğruya karşı yalanı, dürüstlüğe karşı ihaneti, helale karşı haramı öne sürenlere karşı çıkmayı insan olmanın ve Müslüman olmanın gereği gördüler. İnsanlığın mahkûm edildiği bir çağda “Ey insan sûretinde yaratılanlar, insanlık korkuya boyun eğip ölmedi, işte biz insanlığız!” diye seslendiler.

Onlar, şeytana karşı Rahman'ın tarafını tuttular.

Onlar, nar sevdalılarına karşı Nur Sevdalılarının yanında saf tuttular.

İnandıkları değerler uğruna,

Bildikleri doğrular uğruna,

İman ettikleri Hak uğruna can verdiler.

Korkaklıkla alçaklığı seçenlere,

Korkaklıkla namus düşmanlarının yanında yer almayı seçenlere,

Korkaklıkla, inandığı bütün değerlerden soyutlanmayı seçenlere can vererek ders verdiler. Onlara “Gelin, insan olun” çağrısında bulundular.

Hz. Hüseyin gibi arkalarında dul ve yetimler bırakarak “Allah'a emanet olun!” deyip Allah'a yöneldiler.

İnsanlığın ayaklar altına alındığı bir çağda insanlığı seçmek…

İradeye sahip çıkmanın katledilmeye aday olmak anlamına geldiği bir çağda iradeden yana durmak…

Dünyanın bütün kirlerine karşı imanın pâklığını taşımaya aday olmak…

İnsanlığın üzerine pislik sıçratanlara karşı tertemiz kalmak…

Bunu başaranlar, elbette üstündüler, muzafferdiler.

BU ÇAĞDA MUZAFFER OLMAK!

Bu çağda muzaffer olmak, insan kalabilmektir.

Bu çağda muzaffer olmak, yalana karşı doğrunun yanında durabilmektir.

Bu çağda muzaffer olmak, namussuzluğa karşı namuslu olabilmektir.

Bu çağda muzaffer olmak, korkaklığa karşı cesareti seçebilmektir.

Bu çağda muzaffer olmak, iradesini satmaya karşı iradeden yana durabilmektir.

Bu çağda muzaffer olmak,

Çağın emperyalizmine karşı…

Çağın tüketim sapkınlığına karşı…

Çağın sınırsız fuhşuna karşı…

Çağın zorbalığına karşı…

Çağın yalanlarına karşı…

Çağın iftiralarına karşı…

Yalnız kalan İslam'ın yanında durmak ve İslam olabilmektir.

Bu zor çağda muzaffer olmak; Müslüman olabilmek ve Müslüman kalmaktır.

İNSANLIĞI İRADASİNE SAHİP ÇIKMAYA ÇAĞRI!

İrade sahibi olmak, insanın alamet-i farikasıdır. İnsan, diğer varlıklar içinde irade ile insandır. İradeyi etkisiz hâle getirmek, insanı insanlığından soyutlamaktır.

Uyuşturan her şey iradenin düşmanıdır: İçki, uyuşturucu, eğlence, fuhuş… Bunlardan herhangi birini teşvik edenler, bunlardan herhangi birinin yayılması yönünde program yapanlar, irade hürriyetinin dostu değil, düşmanıdırlar. Bu yönde özgürlük çağrısı yapanlar, eğer akıllarını yitirmiş budalalar değil iseler ya zalim bir kralın, ya bir diktatörün ya da burjuvazi gibi birden çok kişi arasında paylaşılmış bir diktatörlüğün temsilcisidirler.

Onların neye çağırdığı önemli değildir. Onlar, bizzat iradeye bile çağırsalar, iradenin has düşmanıdırlar.

Ama iradeye en büyük düşmanlık, bir halkın iradesini korkuyla sindirmek, korkuyla etkisiz hâle getirmektir.

Bir halkı korkuyla tutum belirlemeye çalışmak, o halkı insan görmemek, onlardan hayvanî bir yöntemle netice almaya çalışmaktır.

İrade, ikna ile doğrudan ilgilidir. Halkları inanç ve düşünceler doğrultusunda ikna etmek, insanî bir etkinliktir. İnanç ve düşünce doğrultusunda şekil bulan endişeleri halka aktararak halkta geleceğe dair bir endişe oluşturmak, halkta bu doğrultuda bir eğilim meydana getirmek insanî bir etkinliktir. Ama halka “Ya bizi tutarsınız ya da sizi öldürürüz!” demek, hayvanî bir yöntemdir.

Halklarına en büyük kötülüğü yapanlar, halklarının iradesini sindirenlerdir; halklarını korkuyla taraf belirlemeye alıştıranlardır.

Korkaklık bir ruhtur ve toplumların korkaklığı, fertlerin korkaklığından daha kalıcı facialara yol açar. Korkaklaşan toplum, bütün değerlerinden vazgeçebilecek kadar düşkün olur. Bu düşkünlüğe saplanan bir toplumla iş görmek imkânsız denecek kadar zordur.

Tavrını korkuyla belirleyen bir topluma seslenmek, kimi zaman bir sürüye seslenmekten daha işlevsiz, daha faydasızdır.

Hareket etmek için sürücüsünün değneğine bakan binek misali bir toplum oluşturmak, bir topluma yapılacak en büyük kötülüktür, bir toplumla ilgili en büyük ihanettir.

İkna ile tercih yapmayı unutan bir halk, kendisine hangi kötülüğü yapacağı, hangi kötüyü tercih edeceği, ne zaman ne yapacağı bilinemez. Ne zaman ne yapacağını bilememek kadar bir halk için büyük bir tehlike yoktur.

Tehditle, yanlışı seçmek…

Tehditle, yanlış bildiğine doğru, doğru bildiğine yanlış demek…

Tehditle, sarhoşun yanında durmak…

Tehditle, inançsız olanı kendine vekil seçmek…

Tehditle, kendisine düşman olanı kendi yerine vekil tayin etmek…

Tehditle, kötülüğe ortak olmak…

Tehditle, zalimin tarafını tutmak…

Tehdit… Tehdit… Tehdit… Kişinin tavrını belirleyen yalnız bu ise, insanlığı nerededir?

Bu kadar tehdide alışan bir halk, yarın hangi değerine sahip çıkar, hangi sözünün arkasında durur, hangi yüceliği seçer?

Bu, bir halkın psikolojisiyle oynamaktır, bir halkı kimliksizleştirmektir, bir halkı kişiliksizleştirmektir. Bir halkı insan olmaktan çıkarmaktır.

Buna karşı durmak, tehditlere rağmen, doğru bildiğinden şaşmamak, tehditlere rağmen neyi iyi biliyorsa onu seçmek, yanlışa açıkça yanlış diyebilmek bir irade davasıdır, bir insanlık davasıdır.

Buna karşı durmak, insanı kendi iradesine sahip çıkmaya çağrıdır.

Buna karşı durmak, insan kalmaya çağrıdır.

KENDİNE OY VERMEK!

“Kendin” ve “Öteki”, ulusalcı yapıların eline halkı aldatmak için verilen en sihirli kavramlardır. Bunlar, geleneksel bütün ayrışmaları alt üst eden onun yerine aldatıcı bir ayrıştırmayı koyan bir oyunun anahtarlarıdır.

“Sen kimsin?”  ve “Senden olmayan kim?”…

Bu sorunun sayısız cevabı vardır. Ulusalcılar, o cevapların tamamını unutturdular, hepsinin yerine sadece “Seninle aynı dili konuşan sendendir; seninle aynı dili konuşmayan senden değildir” cevabını dayattılar.

Bu; ilk okuyuşta ulusalcı yapıların bir bütünlük oluşturma çabasının ürünü gibi görünüyorsa da ondan çok onların halk tarafından tasvip edilmeyen yönlerini görmemeye yönelik bir aldatmadır.

Bu hilenin ilk uygulandığı alanlardan biri Suriye'dir. Mişel Eflak, bu tür bir ayrıştırma üzerinden kendisini Arap Müslümanlara kabul ettirmeye çalışıyordu: “Ben, her ne kadar bir Hıristiyan olmakla sizden değilsem de Arapça konuşmakla sizdenim, o halde beni lideriniz olarak kabul edin” diyordu. Benzeri bir durum Kürtler arasında da Yezidilere yönetimde bir pay vermek için uygulanıyor. Halk, bugüne kadar “Bizden değildir” dediği Yezidi'yi bugün “Madem Kürtçe konuşuyor, bizdendir” diyor. Burada dikkat çekici husus, halk Yezidi'yi Yezidi olarak yönetimi kabul etmiyor, Kürtçe konuştuğu için kendinden kabul ederek onun yönetim hakkına sahip olduğunu iddia ediyor. Halbuki aynı Yezidi, Kürtlerin yönetimde pay sahibi olmak istediği Ermenistan'da “Ben, Kürt değilim, Kürtler Müslümandır” diyor.

Ama mesele bundan da büyüktür:

Ulusal solcular “Kendimiz” kavramıyla bütün ahlaki problemlerini örtbas ediyorlar. Halka,

-Ben sarhoşum ama kendine oy vermiş sayılmak için bana oy ver.

-Ben, fuhuş içindeyim ama kendine oy vermiş sayılmak için bana oy ver.

-Ben, belediyelerin bütün kaynaklarını yiyen bir soyguncuyum ama kendine oy vermiş sayılmak için bana oy ver.

-Ben, namus düşmanıyım ama kendine oy vermiş sayılmak için bana oy ver, diyor.

Ve cahilleri aldatabiliyor ya da korkudan oy verdiği halde korkaklığı kendisine yakıştıramadığı için yaptığına kılıf arayanların eline “Kendine oy vermek” diye bir argüman sunabiliyor.

Seçim sandığı kapıdayken bu argümana sarılanlara soruyoruz: 

Sen “Kendin” olarak kimsin? “Kendimize oy verelim?” derken neyi kast ediyorsun?

-Sen, sarhoşluğu benimser misin?

-Sen, fuhuşun teşvik edilmesinden yana mısın?

-Sen, belediyeleri soyanlardan mısın?

Bunların hiçbiri sen değilsen, o halde nasıl oluyor da bunlardan biri olan sen oluyorsun?

Sen, kendini yanlış tarif etmişsin, “Evet, sen kendine oy ver! Senin gibi olan, senden olana! Senin gibi yaşayana, sana benzeyene… Senin değerlerine düşman olana değil.”

Ve oyunu gör…

“Sana kendine oy ver!” diye gelenlere sor!

-Sosyalizme karşı çıkan,

-Ahlaksızlığa karşı duran

-Fuhuşun yayılmasını yanlış bulan biri bizden olur mu? Öyle birine de oy verirsem kendime oy vermiş sayılır mıyım, de!

Çünkü o, kamplaştırmayı senin zannettiğin gibi yapmamış. Senin aşiretini tutma sosyolojik yanından yararlanarak sana hile yapmış, seni tuzağa düşürmüş.

Sana, “bizden olan bizimle aynı dili konuşandır” halbuki o, seninle aynı dili konuşmasa da sosyalizmi destekleyeni, ahlaksızlıktan yana olanı, fuhuşu teşvik edenleri senden sayıyor ve “Kendine oy ver” diyerek senden onlara oy vermesini istiyor.

Onların ölçüsü, burada dil midir, yoksa sosyalizmden yana olmak mıdır, ahlaksızlığı benimsemek midir, fuhuşu teşvik etmek midir?

O kampın ölçülerini gör.

Nasıl oluyor da senin gibi inanan, senin gibi namaz kılan, senin gibi oruç tutan, senin gibi giyinen, senin gibi yaşayan biri senden olmuyor da bütün değerlerine karşı duran senden oluyor?

Sen, onu destekleyince nasıl oluyor da kendine oy vermiş oluyorsun?

Bu sırrı çöz…

Bu yazı toplam 328 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.