Star yazarı: İnkilap Tarihi dersleri ırkçıdır.

Star yazarı: İnkilap Tarihi dersleri ırkçıdır.

Bazen sanıldığının aksine, inkılâp tarihi dersi 12 Eylül cuntasının buluşu sayılamaz; aksine çok daha eski tarihte, 1930’lu yılların başında bu ders, “inkılâp dersleri” adı altında Ankara ve İstanbul’da üniversitelerde verilmeye başlandı. Hocası da bizzat

 

Star yazarı Cemil Koçak İnkılap Tarihi derslerini mercek altına alarak, o günkü yöneticilerin kafa yapısını ve nasıl bir nesil meydana getirmek istediğini gündeme getirmiş.

 

İnkılap Tarihi, cumhuriyeti kuranların tümüyle hatasız, her şeyi en doğru şekilde yapanlar ve eleştirilemez kişiler olarak gösterirken, muhalif olanlarıda hain ve her olumsuzluğun kaynağı kötü insanlar olarak gösterme kurgusu üzerinde yazılmıştır. Her şey ters yüz edilmiştir.

 

Örneğin Şeyh Said'i ingilizlerin işbirlikçisi ve kıyamını da İngilizlerin kışkrtması sonucu meydana geldiği İnkilap Tarihi derslerinde iddia edilir. Oysa o döneme baktığınızda, yönetimi ellerinde bulunduranlarla İngilizler arasında sıkı ilişkilerin olduğu görülür. Hatta İsmet İnönü, İngilizlerin Mustafa Kemal'e "Kraliyet Yüksek Nişanı'nı" verdiğini söyler. Aynı İnönü yazdığı hatıralarında Şeyh Said ile İngilizler arasında somut bir ilişki tespit edilemediğini itiraf eder. Ama gelin görün ki hala inkilap tarihi derslerinde Şeyh Said kıyamının İngilizler tarafından çıkarıldığı yalanı anlatılmaya devam edilmektedir.

Ayrıca İnkilap Tarihi tamamen Türk ırkçılığını esas alan inkarcı bir zihniyeti esas almaktadır. Bu dersin hiç bir yerinde Kürd ve Kürdistan kelimesini bulamazsınz. Örneğin Mondros Ateşkes Anlaşmasının bir maddesinde Doğudaki 6 il sayılır ve burada herhangi bir olay meydana gelirse İtilaf devletlerinin buralara el koyup bir devlet kuracaklarını söyler. Ama devletin ismini bir türlü söylemezler. Halbuki burda kastedilen bir "Kürdistan" devletinin kurulacağıdır. Ama resmi tarih kendileri açısından olumsuz olarak gördükleri bu durumu isimlendiremiyorlar. Çünkü Kürdistan denildiğinde bunun Kürd çocukları açısından bir uyanma ve sempati duyma sebebi olabileceğinden, hiç bir zaman bunu dillendirmezler.

Dönemin yöneticileri kendi yakın geçmişlerini de resmi tarihte red ve inkar edip, kötüleme yoluna gitmişlerdir. Yani neresinden bakarsanız bakın her tarafı yalan üzerine kurulu bir tarih anlayışıdır.

Tarihçi Cemal Koçak son dönemlerde kıyısından köşesinden de olsa bu konuları irdelemeye çalışmaktadır. Yazarın konuyla ilgili yazısı... 

Dersin ideolojik yönlendirmesinin ne olduğunu anlamak için hocasının ismi yeterli gelecektir sanırım. Bu ders CHP’nin resmî ideolojisinin ve politik anlayışının üniversite öğrencilerine, yani dönemin müstakbel meslek sahibi aydın zümresine aktarmasından ibaret olarak görülmüştü. Ardından notlar halinde kitap olarak da basıldı. Peker’in anlatımıyla.

Osmanlı neden geriledi?

Peker, Türk inkılâbını anlatmaya başlamadan önce Osmanlı’nın gerileyiş nedenleri üzerinde duruyor; Osmanlı’nın ilerleyişi olarak tanımladığı dönemde, dünyanın bilgi ve teknoloji bakımından geriliği üzerinde duran Peker, toprak fethi ile ilerleme ve güçlülük üzerinde paralellik de kuruyordu. Fakat daha sonra dünyanın diğer kısmında meydana gelen ilerleme ve gelişme, Osmanlı üzerindeki etkilerini göstermeye başlamıştı. Bilginin, teknolojinin takip edilmemesi elbette bu sonuca neden olmuştu. Peker’in anlatımıyla, “içindeki öz unsurunu, Türkleri daha çok ezmiş ve harcamış olan Osmanlı İmparatorluğu” zaman içinde “adı anıldığında kendilerinden korkulan Osmanlılar, sayılmaktan, korkunç olmaktan çıktı, gülünç bir hâle düşmüş”tü. Peker, Osmanlı’yı ilke olarak reddetmiyor; aksine onun güçlü olduğu zamanlara Türklük adına sahip çıkıyordu; ne zamanki Osmanlı çöküşe geçmişti, bu andan itibaren sahip çıkılmayacak bir devlet haline gelmişti. Çöküşün nedenleri, “umumî dünya bilgisine yabancı bakan bir ruhî halet, din telkincilerinin, saray telkincilerinin dehşetli tesirleri”ydi. O kadar ki, donanmanın Çeşme’de Rus donanması tarafından saldırıya uğrayarak perişan edilmesi, Osmanlı yöneticilerinin Boğazlar dışında bir yolla Rus donanmasının Ege’ye açılamayacağı bilgisine dayanıyordu; yani Cebelitârık yolunu bilmiyorlardı. Bu cehalet Osmanlı’nın sonunu hazırlamıştı.

'Bereket ki Türk kanı temiz kaldı'

Peker, bütün bunlardan sonra dahi, “bereket versin ki, en büyük imha vasıtaları ve en ezici hadiselerle bile bozulması mümkün olmayan tek bir şey, Türk kanı bütün bu gürültüler içinde temiz kalmıştı. Batı Türkleri bu çöküntü içinde kanının arılığını korudu ve sakladı.” demektedir. Bu satırlar, Türk milliyetçiliğinin ırk ve kan bağından tamamen azade olduğunu düşünenler için bir yeniden düşünme fırsatı olur mu acaba? Gerçi Doğu Türklerinin bu karışıklık sırasında kanları tam olarak ne oldu sorusuna yanıt verme imkânımız maalesef bulunmamaktadır; çünkü Peker bundan hiç söz etmiyor. Hiç olmazsa ve en azından kanlarının âriliğini korumayı başaran Batı Türklerinin de bizler olduğunu varsaymanın dışında elimizden başkaca bir şey gelmez. Nitekim Peker, ilerleyen satırlarında, “ve bütün bu kül yığınlarının arkasından Batı Türklerinin şereflerini yükselten ve dünyanın gözlerini kamaştıran Türk inkılâbının şaşalı güneşi doğdu” demek suretiyle inkılâbın Batı Türkleriyle sınırlı olduğunu açıklamaktadır. Bazı okuyucuların Atatürk milliyetçiliğinin âri kanla ilişkisi olup olmadığını soracaklarını sanırım; fakat bunu bana değil de, Peker’e sormak gerekir.

“İnkılâbı şuurlaştırmak”

Peker, dersin amacını da şöyle açıklamaktadır: “İnkılâbı kökleştirmek vazifesi üstünde ısrar ediyorum. Biz yeni şeylere, doğruluklara, iyiliklere yalnız itiyat tesiriyle bağlı kalmayı kâfi saymıyoruz. Onu bilgi ve inanca dayanan bir sevgiyle şuur halinde kökleştirmek ve yaşatmak istiyoruz. Bizim gibi yaşayış şartlarını baştan başa değiştiren bir inkılâbın korunması ve ebedileşmesi için ona inananların bu yola başlarını ve göğüslerini koyacak bir inançla beslenip güçlenmeleri elzemdir. Yeni nesil inkılâba böyle bağlanmalıdır. İnkılâp derslerinin ana amacı bu tarifin içindedir.” Peker, dersin siyasal felsefesini açıklarken, esasın inanç sorunu olduğunu açık yüreklilikle belirtiyordu. Ders bir tarih ya da siyaset bilgisi olmaktan çok, ama bunun ötesinde inkılâba inançla bağlı bir gençlik yetiştirmekti. Yeni nesil böylece inkılâbı koruyacaktı.

İnkılâbı gençliğe emanet etmek

Tam bu noktada Türk inkılâbının niçin ulusa değil de, gençliğe emanet edildiğinin de sırrını bulmak mümkündür; çünkü inkılâbın emanet edilecek güçlü bir payandası henüz ortada yoktur; aslında bu payandanın yaratılması, gerçekleştirilmesi ilk yapılması gerekendir. Ulusun tümünün bunu başarabilmesi pek de olası görünmemektedir. Aksine, yeni bir nesil yeni bir ideolojiyle inanç temelli olarak yetiştirilebilirse, ancak bu takdirde inkılâp yerli yerine oturabilecektir. Bu bakımdan inkılâp tarihi derslerinin özel bir misyonu bulunmaktadır. 12 Eylül cuntası da, aslında bu geleneği bir anlamda izledi. Kendi ideolojik mayasını tüm topluma enjekte etmesi çok zor, hatta imkânsızdı. Bu çok zaman alabilecek zorlu bir süreçti. Bunun yerine gençliğin ideolojik endoktrinasyonu tercih edildi. “Millî tarih” anlayışı yeniden üretildi. Keşfedilmedi; sadece yeniden üretildi. Atatürkçülüğün 12 Eylül versiyonu yaratıldı. Atatürkçü gençlik denilirken, aslında 12 Eylülcü bir gençliğin yetiştirilmesi amaçlandı. Elbette bütün endoktrinasyon örneklerinde olduğu gibi, süreç öngörüldüğü şekliyle tamamlanamadı. Tıpkı Recep Peker’in de öngörüsünün yetersiz kalacağı gibi.

İnkılab için zor kullanmak gerek

Peker, inkılâbı gerçekleştirecek yegâne yöntemin zor kullanmak olduğunu da söyler: “İnkılâpları yapmak için çok kere zor kullanmak lâzımdır. Saydığım anlamda bir değişiklik yapılırken, mukavemet ve irtica unsurları, yerine göre elinde silâhla veya cebinde kitapla, kafasında eskiye alışmış somurtkanlık, dilinde iğfal ve tehevvürle [korkunçlukla] gelip karşınıza dikilirler. Bunları vurup devirmedikçe inkılâbı yapmanın ve hatta uzun devirler korumanın imkânı yoktur. Öte taraftan, alışan, alıştığını bırakıp, alışmadığına girinceye kadar, aklından ve şuurundan gelmese bile, kendi alışkanlık duygularından birçok mukavemetlere maruz kalır. Bu bakımdan da Türk inkılâbı, en ziyade zor kullanmayı gerektiren bir hususiyet gösterir.”



Siyasal zor, şiddet, siyasal kültürümüzün zaten hayli içselleştirilmiş bir ögesi olarak yakın tarihimize her zaman damgasını vuran bir özelliktir. Burada hayli teorize edilmiş bir siyasal zordan söz ediyoruz. Öte yandan, Türk inkılâbının diğerleriyle kıyaslandığında pek az zor kullandığını düşünenler ya da ileri sürenlerin bizzat Peker’in ağzından bu sözleri duyduklarında acaba görüşleri değişebilir mi?

Peker’in zihniyeti günümüzde de sürüyor

Peker, partiler rejiminin açtığı olumsuz yönleri öğrencilerin bilgisine sunarak, tek-partili bir rejimin meşruluğunu zihinlere kazımaya gayret ederken; aslında günümüzde askerî bir darbenin peşinde koşan “aydın zümre”lerin de uzun yıllardan beri paylaştığı siyasal felsefeyi ve zihniyeti anlatıyor. Bugün darbecilikle vatanı kurtarmaya çalışanların siyasal felsefesi, işte bu ders notlarında bulunabilir. Ders notlarını okudukça 12 Eylül cuntasının da bu notlardan epey yararlandığını düşünmek mümkündür; sanki Peker, yıllar sonra Kenan Evren’in konuşmalarını ve bu konuşmaların ardında yatan siyasal zihniyeti hazırlıyor gibidir; hatta biliyorum ‘gibidir’ sözcüğü lüzumsuz kaldı; aslında dersin bütün amacı, bu siyasal zihniyeti her kuşağın temel inancı haline getirmektir. Başarısız da sayılamaz; ne var ki, üniversitelerin bilimsel ve akademik atmosferiyle Peker’in inancı bir arada bulunamaz. Bu bakımdan Peker’in felsefesine son vermek istiyorsak, inanca dayalı derslerden de vazgeçmemiz lâzım gelir.

Parlamentarizmin sefaleti

Peker, inkılâbın parlamentarizme bakışını da özetlemektedir: “Hürriyet inkılâbının getirdiği neticelerden birisi de parlamentarizmdir. Bu suretle muhtelif partili parlamento hayatı meydana geldi. Bu partiler çoğalınca, politika işlerini meslek edinmiş bir takım türedi adamlar belirdi ve devletlerin, milletlerin hakları için muayyen prensipleri ileri götürecek bir çalışma yerine, vakit kaybeden, gayesiz çarpışan ve birbirini boğazlayan bir didişme başladı. Muayyen hedeflere giden kısa yollar uzatıldı. İç dedikoduları aldı yürüdü. Bu suretle parlamentarizm sınıf kavgalarının, sınıf inkılâbının ve daha sonra demokrasiyi düşman sayan otorite devletlerinin yeniden vücut bulmasına sebebiyet verdi. Bu keşmekeş milletlerin medenî ilerleyişinde, maksada gidişte sürat isteyen bir devirde, idare ve siyasa birliğini bozucu ve hatta körletici fena tesirler yaptı.” Çok açık bir şekilde burada parlamenter sistemin partiler rekabetine açık yönü hayli olumsuz değerlendiriliyor. Siyasetçi, bizde hala sürdüğü şekliyle aşağılanıyor. Ardından siyasî tartışmalar zaman kaybı olarak damgalanıyor. Bunlar amaca giden yolu kısaltacağına uzatan gereksiz çabalar olarak yorumlanıyor. Bir cümleyle, politika hayatı karalanıyor. Bu felsefenin günümüzde de devam etmediğini söyleyecek kimse var mıdır?
 

 

 

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.