Türköne’den Afgani ve İslamcılık safsataları

Türköne’den Afgani ve İslamcılık safsataları

Mümtazer Türköne, okurlarına, bayram mesajı olarak ‘İslamcılık’ın “kökü dışarıda bir ideoloji” olduğuna dair kelimenin tam anlamıyla bayramlık bir yazı yazmış.

Mümtazer Türköne, okurlarına, bayram mesajı olarak ‘İslamcılık’ın “kökü dışarıda bir ideoloji” olduğuna dair kelimenin tam anlamıyla bayramlık bir yazı yazmış. Yazıyı, Türköne’nin İslamcılıkla ilgili kitabını okumuşlarımız açısından “tam bir hayal kırıklığı” diye niteleyemeyeceğiz; çünkü kitabındaki milliyetçi tezlerini oryantalistik çabalarla tamamlar mahiyette olmuş. Yazıyı iktibas ederek sizlerle paylaşma amacımız, içeriğindeki sapla-samanı, eğriyle-yanlışı, cehaletle-fikir hokkabazlığını ayırmakta zorlanmamız. Yani tam anlamıyla deveye sorulan soru misali: “Neren eğri?” el-cevap: “Nerem doğru ki?”

Bugünkü mezhep çatışmalarının kökenlerini “İslamcılık”a bağlamaktan tutun; İslamcılığın köksüzlüğü-tarihsizliği, kökü dışarıda bir ideoloji olmaklığına; Afgani’nin Sudan’daki Mehdi ayaklanmasını İngilizlerin lehine bastırma çabaları içerisinde olan Batı ajanlığından, Panislamizmin (Müslümancası İttihad-ı İslam’dır) Almanların ürettiği bir siyaset oluşuna değin, ne ararsanız var.

Akıl ve kalp milliyetçiliğe teslim olunca ve nefis bu teslimiyetçi gelenekten tüm demokratlık vb. seküler şirin söylemlere rağmen öyle kolay sıyrılamayınca, üzerine tezler de yazsanız İslam ve ondan sadır olan görüşlerle aranızdaki mesafe bir türlü kapanmaz. İslam’ı ve onun yorumlarının tarihsel serüvenini -tıpkı oryantalistler gibi- salt bir araştırma objesi olarak gördüğünüzde, araştırmalarınızın kaynaklarının sahihliğini de maalesef umursamaz bir tutum takınmanız ve bu konuda olabildiğince müsrif olmanız da kaçınılmaz olur. Nikki Keddie ve Kedourie gibi oryantalistlerin görüşleri size şirin gelebilir; ama bunların özellikle 1960’lı yıllardan itibaren yükselen İslamcılığı tökezletmek amacıyla yazdırıldığı ve gayrı ilmiliklerinin de çoktan faş edildiğini bilmezseniz, zaten çürük bir temele bina ettiğiniz görüşleriniz, boy aynasında yazıda da kendisinin isabetle vurguladığı gibi, laf ebeliği ve gevezelikten öte bir anlam taşımaz.

Oysa sadece “Google”a “Sudanlı Mehdi ve Afgani” bile yazsanız, Sudan’daki Mehdi hareketini İngilizler lehine baltalamaya çalışanın Afgani değil, Sir Seyyid Ahmed Han olduğunu görür; aksine Sudan’daki Mehdi hareketine bizatihi destek olmak amacıyla Afgani’nin nasıl bir gayret içerisinde olduğunu öğrenirsiniz! Urvatu’l Vuska dergisinin çıkış amacının en temelinde de İngiliz emperyalizmine ve çağdaş işbirlikçi despotlara karşı mücadele olduğunu kavrarsınız!

Dahası, dönemin başta Afgani olmak üzere, tüm ıslah çabası içerisinde olan öncülerinin, İslam dünyasının içerisine düştüğü bataklıkların en başında mezhep fitnesini işaretlediklerini ve bunu tedavi etmenin çarelerini aradıklarını da öğrenirsiniz! Yani Türköne’nin bildiğini zannettiğinin ötesinde, İslam dünyasının içine düştüğü kadim hastalıklara ilk neşter vuranların bu İslamcılar olduğu gerçeğiyle kolaylıkla yüzleşebilirsiniz.

İslam dünyasının halen içinde bulunduğu ve gerek kendi iç zaaflarından, gerekse emperyalistlerin ustaca taktiklerinden kaynaklı mezhep fitnelerinin kökenini İslamcılığa bağlamaktaki maharet, doğrusu hayret verici. Üstelik insana şunları da düşündürtüyor: Zannedersiniz ki, İslam dünyası onyıllardır sadece “mezhep fitnesi” ile yoğrulmuş bir halde. Bu mezhep fitnesi olmasa, her coğrafyaya barış ve huzur bir çırpıda geliverecek. Sanki İslam coğrafyaları yıllardır Türköne’nin de kimliğinden ve genlerinden hala söküp atamadığı Batılı seküler ideolojiler ve Batı kökenli milliyetçilik hastalığına düçar olmadı. Sanki bugün ümmet coğrafyaları milliyetçiliğin ve Baasçılık’ın yarattığı fitnelerden kurtulma çabası göstermiyor.

Afgani’yi, hakkındaki Türkçeye de çevrilmiş zengin literatüre ve onun kimliğini tanımlarken sarfedilen iki tespitten biri olan (ilki Ümmetin Kur’an’la yeniden buluşması) “İngiliz emperyalizmine karşı mücadeledeki öncülüğü”ne rağmen, bir çırpıda İngiliz ajanı ilan eden Türköne doğrusu bizleri çok da şaşırtmıyor. Ama onu Namık Kemal’le karşılaştırıp vuruşturma çabasının ne menem gizli açık milliyetçi bir zihnin ürünü olduğunu tartışmak gerekiyor.

Türköne gibi zihin kökleri nereye dayandığı belli olanlar açısından İslamcılık zararlı ve kökü dışarıda; bunu anladık. Ama yetmiyor. Ola ki, Türkiyeli genç nesiller bu İslamcılık meselesine kafa yorarlarsa Türköne yerli(!) ve orijinal(!) bir adres gösteriyor: İstanbul! Yani “İslamcılık öyle matah bir şey olmadığı gibi, zararlıdır da ama illa ki bu çizgiye meyil duyacaksanız bilin ki bunu da üretenler biziz. Biz Türkler!” dercesine. Namık Kemal’den Ali Suavi’ye yaptırdığı yolculuk bu anlama geliyor. Ama zihinler bu yolculukla tam anlamıyla karışmış olmuyor. Dahasını ekliyor; yani “Bilin ki bu adamlar da Batılılardan etkilenip işte bu totaliter ideolojiyi ürettiler!” tespiti de işin tuzu biberi oluyor. Bu da yetmiyor, salataya bir malzeme daha katılıyor: İslamcılıkla-Panislamizmi (doğrusu İttihadı İslam’dır ve önce kimin kullandığı, ürettiği değil, kimlerin emperyalizmin karşısında ümmetin hayrına bir siyasete dönüştürdükleri önemlidir!) iç içe geçirerek, bunun da kökü dışarıda bir Alman kurgusu olduğu basitliğine okurlarını inandırmaya çalışıyor.

Türköne’nin “kökü içeride” olanlarla ilgili fikriyatı nedir bilemiyoruz. Yahya Kemal’ler mi, Ahmet Hamdi Tanpınar’lar mı, yoksa Türkiyeli “bu topraklarda doğup büyümüş” liberaller mi?! Yazısında bunu konu etmemiş. Ama Namık Kemal’in Tunuslu Hayrettin Paşa’yı aşağılamak için sarfettiği “Biz devletin nasıl ıslah edilip kurtarılacağını bir Araptan mı öğreneceğiz?” sözündeki bilinçaltı saiklerle dönemin İslamcılarına yaklaşım biçimini sarih biçimde ortaya koymuş. Hem de “bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün” sözünü hatırlatırcasına! Eğer araştırmalarının merkezine bir parça tevazuyu koymuş olsaydı, bu konulara yıllarını vermiş ve kendisinin de yakından tanıdığı Müslüman mütefekkirlerle yolu mutlaka kesişir ve böylesine “kökü dışarıda” ve oryantalistlerin bile şaşakalacağı tespitlere(!) imza atmazdı. Bahsettiği kökü dışarıdaların Sebilürreşad-Sırat-ı Müstakim dergisi kadrosunun neredeyse tamamını oluşturduğunu da böylelikle atlamamış olurdu. Mehmet Akif’lerin, Babanzade’lerin, İzmirli İsmail Hakkı’ların ve daha onlarcasının Afgani ve yüzyıldaki en parlak öğrencisi Abduh’tan yaptıkları yüzlerce çeviriyi de saygısızca çöpe atmış olmazdı.

İşin gerçeği İslamcılık tartışmalarında bir noktanın altını kalınca çizmek gerekiyor. İslam tarihindeki ıslah çabalarını bilmeyenlerin, bu konularda hiçbir zahmete girişmemiş olanların ve ıslahın müminlerin kalp ve akıl ufkunda açtığı imani lahzaları hayatlarında hiç hissetmemiş, hissedememiş olanların İslamcılık tartışmalarından sınıfta kalmaları ve ilkokul çocuklarını aratmayan tarzda acemilik ve cahil cesaretine savrulmaları kaçınılmaz olmakta. Hayır, bu konulara emek sarfedenlerin illa ki Müslüman olmaları gerekir diye bir kaideden bahsetmiyoruz. Ama en azından Albert Hourani gibi bir laik hıristiyanın araştırmacı ahlakını kendilerinden bekliyoruz. Ne demişti Hourani? “Afgani’yi bazen bir siyasetçi, bazen bir gazeteci, bazen bir diplomat, bazense bir din alimi gibi görebilmeniz mümkündür ama onun biricik arzusu İslam toplumlarının ıslahı idi!”

Batılı muhafazakar ya da liberal, her nereden nemalanıyorlarsa, Türköne ve benzer geleneklerden beslenenlerin anlamaya akıl, nefis ve meşreplerinin yetmediği husus şu: Bugün Ortadoğu’da cereyan eden ve her neresinden bakarsanız bakın olumluluk içeren gelişmelerin arkasında işte bu İslamcı-ıslahçı çizgi ve onların düşünce ve hareket mirası vardır! Zaten bugün İslamcılık tartışmalarının toplumun her kesiminden insanı cezp etmesi ve Türköne’nin de bir şekilde buna müdahil olmak zorunda kalması da bundandır. Tartışma Türkiye eksenindeki bazı hassasiyetlerle başlamış gibi görünse de, eğer Ortadoğu’daki gelişmeler olmasaydı İslamcılık tartışmaları bu derece ilgi odağı olabilir miydi?

Emperyalist Batı’nın askeri, siyasi ve kültürel sömürüsüne karşı İslam ümmetinin ilk ve en şümullu, en ciddi karşı koyuşunu oluşturan İslamcılık, İslami Uyanış, İslami Mücadele, İslami Hareket, İhya, Tecdid ya da Islah Hareketi, nasıl tanımlarsanız tanımlayın (tanımlar değil, muhteva ve nitelik önemlidir) sürecin son yüzelli ikiyüzyıllık soyacağı ve sacayakları incelendiğinde rahatlıkla görülür ki, bugün Ortadoğu’daki değişim, dönüşüm, inkılab süreçlerine şahitlik edenlerin tarihi, siyasi, fikri, manevi, ruhi kökleri buradadır. İslam ümmeti içerisinde aşılmaya çalışılan zaafların çözüm reçetelerinin de, bugüne değin biriktirilmiş kazanımların da çıkış noktası bu tarihsel kesittir! Ve İslam ümmetinin bu çağda tanıklık ettiği tüm gelişmeler bu kazanımların birikimine çok şey borçludur.

Afgani ve çağdaşlarının bu yüzyıla bıraktıkları en temel mirası, “iç hastalıklarımızdan kurtulmadan sömürüden kurtulamayız; o halde Kur’an’la iradelerimizi yeniden buluşturmalı, emperyalizme karşı mücadele vermeli, bunun için de aynı süreçte yerli despotlardan kurtulmalıyız” şeklinde özetlersek, bugün Ortadoğu’da yaşananlarla bu mesajlar arasında sıkı bir bağ olduğunu kavrarız. Tabii bakan bir aklımız, görebilen bir kalbimiz ve fıkhedebilen basiretimiz var ise! (haksözhaber)

İşte araştırmacı-yazar, akademisyen, İslamcılık hakkında tez sahibi Türköne’nin söz konusu yazısı:

Kökü dışarıda bir ideoloji

Mümtaz’er Türköne

İslâm dünyası, bilhassa bizim yer aldığımız Ortadoğu coğrafyası hızla mezhep çatışması bataklığına sürükleniyor. Bu durum farazî bir tehdit değil. Siyasî tarafları mezhep aidiyetleri, siyasî gelişmeleri mezhep çatışmaları belirliyor.

Bir felaket tablosu kapımızda bekliyor. Bir Müslüman'ın inancını, aynı kitaba inanan ama farklı yorumlayan kardeşine karşı düşmanlık aracına dönüştürmesinden daha büyük bir felaket olabilir mi? Müslümanlar birbirini yiyecek, "İslâm korkusu"nu dış politika taktiğine dönüştürenler hem rahatlayacak hem de kan döken Müslümanları gösterip haklı olduklarını kanıtlamış olacaklar.

İşte bu yüzden İslâmcılık tartışması, basit bir entelektüel ilgi ve gevezelik konusu değil. Avcumuzda ateşin izleri hâlâ duruyor ve canımızı yakıyor. İster mezhep, ister etnik köken, ister ideoloji olsun birilerinin bir kenarından tutup hakikat kırıntılarından düşmanlıklar üretmesine müsaade edemeyiz. Mezhep düşmanlığı da, etnik münaferet de, ideolojik bağnazlık da inancımızdan değil dışarıdan ithal ediliyor. Problem tabii olarak var olan, veya tarihî gelenek içinde üretilen bu kimliklerde değil; bu aidiyetlerin bugün altında içtima edilen siyasî bayraklara dönüşmesinde. Öyleyse kardeşlik ve barış için, inancın ve mezhep kimliğinin bir siyasî duruşun sebebi olarak yer aldığı bütün kamplaşmalardan uzak durmalıyız. İslâmcılık, kökü dışarıda bir ideolojidir. İslâmcı ideolojiyi Müslüman aydınlar kendi iç dinamikleri ve gelenekleri içinde üretmediler. Ali Bulaç, İslâmcılık tabirinin Eşarî'ye ve Gazali'ye kadar uzanan eski bir tabir olduğunu kaydetmişti. Dün, bu tabirin (İslâmiyyûn) bu iki büyük imam tarafından tahfifi anlamda kullanıldığını açıklıyor. İslâmcılık, bu referans metinlerde yoldan çıkanlar için kullanılıyor ve "Müslümanımsı" gibi bir anlama geliyormuş.

İslâmiyet'i, modern-totaliter bir ideolojiye dönüştüren ilk aydınlar Namık Kemâl, Ali Suavi, Ziya Paşa gibi İstanbul'un havasında yetişmiş aydınlardı. İslâm şeriatının hayatın her alanında uygulanmasını ve İslâm Birliği'ni ilk defa formüle etmiş ve savunmuşlardı. Ancak bu ideolojiyi telif ettikleri yer, muhalefet için kaçtıkları Paris ve Londra'dır. Kimse onlara bu ideolojiyi telkin etmemiştir; ama bulundukları fikir ortamı onların zihin dünyasında böyle yankılanmıştır. Bugün İslâmcı ideolojinin kurucusu olarak Cemaleddin Afgani (1838-1897) ismi üzerinde bir mutabakat vardır. İdeolojinin kendisi kadar bu iddia da Batı'ya aittir. Cemaleddin Afgani üzerindeki vurgu Müslüman sömürgeleri olan İngiliz-Hollanda müsteşriklerine dayanır. Bu iddianın üretildiği dönem, Almanya'nın Sultan Abdülhamit'le yakınlaşarak İngiltere'ye karşı Hindistan başta olmak üzere sömürge yönetimi altındaki Müslüman halkların bir dış politika aktörüne dönüştüğü dönemdir. Brown ve Hurgronje gibi müsteşrikler, İslâmcılığın (Pan-İslamism) Almanya tarafından İngiltere'ye karşı icat edilen ve desteklenen bir ideoloji olduğunu öne sürmektedir. Bu teze eldiven gibi uyan isim ise, dönemin Batılı gizli servisleriyle çok iç içe bulunmuş, Sudan'daki Mehdi isyanını (1881-1899) bastırmak için İngiltere'den görev talep etmiş olan Cemaleddin Afgani'dir.

İslâmcılık, İslâm toplumlarının tarihî geleneğine, İslâm anlayışına ve barış içinde bir arada yaşama tecrübesine aykırı; hakikati temellük iddiası olan totaliter bir ideoloji olduğu için rekabet ve düşmanlık üreten bir ideolojidir. İslâm'ın, geniş bir yelpazede Batı'ya veya ülkedeki iktidara karşı muhalefet için araca dönüştürülmesinden ibarettir. Hiç iktidarda olduğu halde İslâmcı olduğunu iddia eden bir tecrübeye tesadüf ettiniz mi? Siyasî mücadele aracı olarak kullanıldığı zaman inanç, birleştiren, bütünleştiren ve barış getiren bir güç olmaktan çıkıp yakan, yıkan, düşmanlık üreten bir bağnazlığa dönüşür. Mezhepçilik bugün Müslüman halkların izzetini ve hayat hakkını yok eden ve onları rezil-rüsva eden bir fitne kaynağı olarak İslâmcılığın bugünkü hali değil mi? Ha başka insanlara düşmanlık, ha iktidara muhalefet aracı olsun, ikisinde de inanç basit bir siyasî araçtan ibaret değil mi?

Ali Bulaç başta olmak üzere bütün İslâmcıların ve farklı mezhep mensubu olanların da Ramazan Bayramı'nı tebrik ediyorum. Bu bayramın anlaşmazlıkları ve düşmanlıkları giderip barışa vesile olmasını Yüce Rabb'imden niyaz ediyorum.

ZAMAN

 

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.