1. YAZARLAR

  2. Abdulkadir TURAN

  3. Türkiye'nin Kürtler üzerinden demokratikleşmesi
Abdulkadir TURAN

Abdulkadir TURAN

Doğruhaber Gazetesi
Yazarın Tüm Yazıları >

Türkiye'nin Kürtler üzerinden demokratikleşmesi

A+A-

 Bugün uygulanan proje, Dersim sonrasında Alevilere uygulanan projenin ta kendisidir. Her tür zulmü CHP zihniyetinden gören Aleviler, devşirilerek CHP zihniyetinin en önemli bekçisi ve militanı haline getirildiler. Kürtler de bütün haklarını Batılılaşma ve sekülerleşme üzerinden kaybettiler, bugün, Batılılaşmanın ve sekülerleşmenin koruyucusu, militanı haline getirilmek isteniyor

Bir süre öncesine kadar “Kürt sorunu çözülürse Türkiye'yi kimse tutamaz.” diye toplumsal bir kabul vardı. Toplumsal kabuller, sağlıklı bir hafızanın ürünüdür. O hafıza, kendisini bu doğru kabule götüren ayrıntıları hatırlıyor muydu? Hatırlaması gerekmiyor, zira his de en az doğru bir tarihî malzemenin hasıl ettiği sonuç kadar önemlidir:

1. Türkler ve Kürtler, Miladi 10. yüzyılın sonlarından gittikçe güçlenen, İslâm'ın kadim kaleleri Tarsus ve çevresini elinden alan, Akdeniz adalarından çekilen İslâm'ı Kafkasya'da dahi Ermeni ve Gürcülerin desteğiyle zorlayan Bizans belasını ittifak ederek aştılar.

2. Türkler ve Kürtler, Miladi 11. yüzyılda Antakya'dan Kudüs'ün güneyine kadar İslâm'ın bağrına bir hançer gibi saplanan Haçlı belasını ittifak ederek yendiler.

3. Türkler ve Kürtler, Miladi 16. yüzyılın başında ağır problemlere ve bir mezhep savaşı bunalımına yol açan Safevi musibetini ittifak ederek küçülttüler.

4. Türkler ve Kürtler, yine Miladi 16. yüzyılın başında Mekke ve Medine'yi elinde bulundurduğu halde artık Yemen üzerinden gelen Portekiz korsanlarına karşı dahi koruyamayan Memluk devletine birlikte son vererek İslâm'ın mukaddes topraklarını Batı işgalinden korudular.

5. Türkler ve Kürtler, Miladî 19. yüzyılın başında Arabistan yarımadasında gittikçe güçlenen, ta Bağdat'a uzanıp Kerbela'ya saldırarak Batı'nın güçlendiği bir dönemde Müslümanları mezhep çatışmalarına sürüklemenin eşiğine getiren Vehhabi belasının hakkından birlikte çıktılar. Bu belayı en azından bir sınıra çektiler.

6. Türkler ve Kürtler,  Vehhabi isyanının bastırılmasına verdiği desteği abartarak İslâm dünyasını Batılıların desteğiyle bölmek isteyen Mehmet Ali Paşa hanedanını birlikte te'dip ettiler.

7. Türkler ve Kürtler, Buhara-Semerkant-Taşkent İslâm medeniyetini esir almakla kalmayıp Ermeni desteği altında Kafkaslardan Anadolu'ya ve dolayısıyla merkezi İslâm dünyasına açılan Rus istilasını birlikte engellediler.

8. Türkler ve Kürtler, İslâm dünyasını yok etme noktasına getiren I. Dünya Savaşı'nda omuz omuza savaşarak Batı'nın Anadolu'yu işgalini birlikte engellediler.

Gerçeğin resmi ortada: Bu iki toplum son bin yılın ilk yarısında ittifak ederek, diğer yarısında ise birlikte, bir bütün olarak hareket ederek sorunların hakkından çıkmışlardır.

Akıllarını tarihten alan uluslararası güçler, bunun farkındadır. İki yüzyıla yakın bir süredir,” milliyetçilik, ulusçuluk” gibi adlarla ihraç ettikleri ırkçılık üzerinden bunu bozmaya çalışıyor. Bir tarafı ırkçılaştırarak diğer tarafın ırkçılığını doğuruyor, sonu gelmez bir çatışma ortamı oluşturuyor, o ortamı besleyecek her tür malzemeyi sahaya sürüyor.

İlahî emirlere inananlar inanıyor, inanmayanların en azından bu tarihi sürece bakarak daha tutarlı davranmaları gerekmiyor mu?

Biz, bir aradayız ve iç içeyiz. Emperyalist, uzaktadır; bizi içinden çıkılmaz bir çatışmaya sürükleyip uzaktan seyredecek, bizim akan kanımız ona et, ilik olacak, onu semizletecek. Yazık!

İslâm dünyası yeni bir yapılanma sürecindedir. Batı sorunlara doğrudan müdahale edemeyecek kadar zayıftır. Bu yapılanma süreci içinde Türk-Kürt enerjisinin İslâm potasında eriyerek yeniden İslâm âlemini emperyalizmin elinden kurtaracak bir enerjiye dönüşmesinden endişe etmektedir. Batı, ideolojik işgal üzerinden elde ettiği sosyalizmi ve ahlaksal işgal üzerinden eline geçirdiği günahkâr kitleyi bu enerjinin toplanma ortamına karşı kullanarak bu zayıf döneminde durumu kurtarmaya çalışmaktadır.

TÜRKİYE'NİN KÜRTLER ÜZERİNDEN DEMOKRATİKLEŞTİRİLMESİ!

90'lı yıllarda “Avrupa Birliği'nin yolu Diyarbakır'dan geçer” diye bir tez atıldı ortaya. Dönemin siyasi simalarından Mesut Yılmaz, bunu Diyarbakır mitinginde de açık açık ilan etti.

O teze göre, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olması için, önce insan hakları karnesini düzeltmesi gerekiyordu. Bu da ancak Kürtlerin insanî haklarının Batı demokrasisi doğrultusunda sağlanmasıyla mümkündü.

Tez sonradan Avrupa Birliği'nin cazibesini kaybetmesi ve halkın o birliğe ilgisiz kalmasından dolayı,  “Türkiye'nin demokratikleşmesi, Kürt sorununun çözümüyle mümkündür” şeklinde ifade edildi.  Siyasetin neredeyse yüzde sekseni buna ikna olmuş ve bunu dillendirmeye çalışmıştı. Herkes, bunun üzerinden bir ittifakın sağlandığını düşünüyordu. Oysa ihtilaf noktası asıl burasıydı. Burada konjonktür dışı olan ilahi emirler, bertaraf ediliyor; onun yerine konjonktüre göre değişen insan tercihi konuyordu.

İKİ FARKLI DEMOKRATİKLEŞME ANLAYIŞI

Projelerine Batı ve yerel mekânizma nezdinde meşruiyet arayan muhafazakâr siyasiler, demokrasiyi “halkın inanç ve örfünün yansıması olan iradesini sandığa ve dolayısıyla karar mekânizmasına yansıtma” olarak anlıyorlardı.

Kendi demokrasi tanımını bulduğuna ve bu tanıma uygun bir demokrasi inşa ederse sorunu aşacağına inanan muhafazakâr kesime göre, demokratikleşme halkın iradesine başvurmaksa halk Müslümandı; halkın iradesine başvurmak İslâm'a ve toplumsal vicdan da denebilecek Müslüman akl-ı selime başvurmak anlamına geliyordu. Demokrasi, mukaddes kaynaklardan kopmayı değil, mukaddes kaynakları o kaynaklara inanan halk üzerinden iktidar yapmayı ve böylece o mukaddes kaynaklara sığınarak kurtuluşu bulmayı ifade ediyordu.

Bu anlayış, (kavramların kabuktan ibaret olduğu sanısıyla önemsiz olduğuna kendisini koşulların gereği inandırarak) kendisini ait olduğu medeniyetin kavramlarıyla ifade etmese de Kürt sorununa yönelik halkın iradesi yönündeki bir çözümün yukarıda ifade edilen sekiz vakadaki neticeyi doğuracağına ve İslâm âleminin içinde bulunduğu çıkmazdan kurtaracağına inanıyordu.

Ultra laik, liberal ve sosyalist kesime göre ise Adnan Menderes'in “Halk, ne isterse o olur!” sözünde özetlenen bu muhafazakâr anlayış, demokrasiyi çarpıtıyor; halkın iradesini demokrasiyi yok etmek için kullanıyordu.

Ultra laik, liberal ve sosyalist kesime göre, demokrasi, laiklikten ayrılamaz; demokrasi, halkın yönetimi değildir; beşer iradesinin İlahî iradeye karşı konumlanmasıdır. Kendi ifadeleriyle “Tanrı'yı yeryüzünden kovmaktır”, Allah'ı insanın yönetimine karıştırmamaktır. İlahi olanla beşeri olanın karşı kutuplarda yer aldığına inanarak beşerin safında durup ilahi olana karşı savaşmaktır.

Dolayısıyla onlara göre demokratikleşme, kaynağını ilahi olandan alan, her tür ittifak, proje ve uygulamaya karşı mücadele etmektir. Burada toplumun ortak aklı yoktur, akl-ı selim söz konusu değildir. Aksine inancın ışığında oluşan o ortak akla, akl-ı selime karşı savaşmak, onu yok etmeye çalışmak söz konusudur.

İşte bugün gündemde olan bu savaş anlayışıdır. Umudunu gittikçe kaybeden bu anlayışın sahipleri bütün iç ve dış bağlantıları ile PKK üzerinden Kürtlere yöneldiler ve onları 1400 yıldır, dağlardan şehirlere getirerek tarih içine alan yüce İslâm'a karşı konumlandırmaya doğru itiyorlar. Dün İslâm'a hizmet eden Kürtleri, bugün bu coğrafyadaki her tür İslâmi gelişmeye karşı kullanmaya çalışıyorlar. Bunun üzerinden bir ittifak oluşturuluyor. Bir önceki sürecin artık “Son noktaya gelindi” denen noktasında Kandil'e çıkan, Washingtonlarda mekik dokuyan Hasan Cemal, Cengiz Çandar gibi eski Maocu Sosyalistlerin sözcülüğünü ettiği bu ittifak, bugün yeni çatışma sürecinin mimarı ve sahibidir. Hedef: Bu memleketin daha fazla İslâmileşmesini engelleyerek emperyalistlerin çıkarını “ilahi olana karşı beşeri ittifak”, “İslâm'a karşı Batı kampı” zemininde korumaktır.

Bunu açık açık beyan ediyorlar.  Defalarca PKK sözcüleri üzerinden basına yansıyan bu durumu, Ekim 2014'te 6-8 Ekim olaylarından hemen sonra Aysel Tuğluk, bir internet sitesinde yayımlanan “Radikal İslâm ile oyun kurmak” başlıklı yazısında sistematik bir şekilde itiraf etti: 

“Artık Ortadoğu'da siyaset yapan herkesin kanımca şu bir kaç hususu daha iyi anlaması gerekiyor:

I-Radikal dinci gruplar öteden beri bölge devletlerinin Sol muhalefeti ve seküler gelişmeleri bastırma aracı olarak kullanılan yedek rezervidirler.

II- İktisadi ve siyasal yozlaşma ve yoksunluk durumunda statükonun yan ürünü olarak çoğaltılan bu gruplar, emperyal güçler ve bölge güçleri tarafından “oyun kurmak” için kullanılırlar.

III- Bölgenin gerici güçleri ile bu radikal güçler arasında inanç, ideoloji, dil, nihai amaç ve sosyalite bakımından pek bir fark yoktur.” diyen Tuğluk, Türkiye'deki her türlü İslâmî adımı klasik bir İslâm düşmanlığı tutum içinde İŞİD'çilikle özdeşleştiriyor ve hükümetin eliyle Türkiye'nin gericileştirilmesi olarak değerlendiriyordu.

Diğerleri de aynı düşünceleri kimi zaman “PKK'nin Türkiye'nin aydın güçlerine katılması”,  kimi zaman “Türkiye'de laikliğin Kürtler üzerinden korunması” gibi ifadelerle öne sürdüler.

ALEVİ PROJESİNİN KÜRTLERE UYGULANMASI

Burada uygulanan proje, Dersim sonrasında Alevilere uygulanan projenin ta kendisidir. Her tür zulmü CHP zihniyetinden gören Aleviler, sosyalizm üzerinden CHP zihniyetinin en önemli bekçisi ve militanı haline getirildiler. Kürtler de bütün haklarını Batılılaşma ve sekülerleşme üzerinden kaybettiler, bugün, Batılılaşmanın ve sekülerleşmenin koruyucusu militanı haline getirilmek isteniyor.

Ultra laik, liberal ve sosyalist kesime göre, Kürtler çektikleri acıları unutmalı ve Batı'nın dostluğuna sığınarak bundan sonraki bütün adımlarını Batı'nın emperyalist çıkarlarına göre atmalıdır. Nitekim Aleviler, bütün acılarını unutmuş ve CHP'nin kanatları altına sığınmışlardı. Alevi kesimin buradaki kazancı, laik ortamın içki içme hürriyeti gibi kendilerine tanıdığı gayr-i İslâmî yaşamdı.

PEKİ BUNDAN KÜRTLER NE KAZANACAK?

Kürtlerden istenen bedel ağır: Çocuklarını İslâmî eğitime vermemeleri… Türkiye'de günah işlemeyi bir hayat tarzı haline getiren Boğaziçi zenginleri ve onların uzantıları ile aynı kaygıları taşımaları… İçki içme ve zina hürriyetine sahip çıkmaları… Hatta daha da ileri giderek eşcinsel toplulukların her talebine kendi talepleri gibi sahiplenmeleri…

Buna karşılık verilecek olan, kocaman bir hiç? Kürtler; kendileri ile aynı inanca, aynı ahlaki değerlere, aynı ekonomik koşullara, aynı coğrafik konuma sahip olmayan, dolayısıyla ittifakı dinen ve aklen izahsız bir kesimle ittifak edecek ve buna karşılık bir şey kazanmayacak; aksine dininden, namusundan yoksun kalacak.

Bu projenin kitlelere nasıl kabul ettirildiğini anlamak gerçekten güçtür.

DEMOKRATİK CEPHENİN ÇATLAĞI

Ultra laik, liberal ve sosyalist kesimin çatladığı nokta, ittifak kurulan sosyalist PKK'nin etki alanının nereye kadar olacağı hususundadır.

Sosyalist PKK, etkili olduğu alanın özerkleşmesi ve bununla birlikte Türkiye'nin demokratikleşmesinin (İslâm karşıtı bir çizgide tutulması) şeklinde bir talepte bulunurken cephenin diğer tarafı bu talep karşısında üçe ayrılıyor:

1. İsmail Beşikçi'nin de içinde yer aldığı eski sosyalist bir kesim, sen kendi bölgende kal, orayı kontrol altında tut ve Türkiye'nin gerisine karşıma; sen orayı tutabilirsen biz gerisini hâl ederiz, diyor.

2. Liberal bir kesim, Türkiye'nin İslâm karşıtı cephede yer almasını şimdilik sağla, taleplerini sonra değerlendiririz, teklifinde bulunuyor.

3. Ultra laik ve aynı zamanda ulusalcı bir kesim ise Türkiye'nin İslâm karşıtı cephede yer almasına katkıda bulun, laikliği kendin için hedef seç, onun için çalış ve kazanç olarak sakın ondan başkasını isteme, özerklik gibi taleplerin projemizi engellemekten başka bir işe yaramıyor. Bunu sürdürürsen, seninle yolumuz Tayyip Erdoğan'ı devirinceye kadardır, diyor.

Dikkat edilirse bu cephe, Kürtlerin koşullarının iyileştirilmesi ile ilgili hiçbir öneride ittifak etmiyor, bir kesimi bunu konuşma ihtiyacı bile duymuyor. Sadece İslâm karşıtlığı üzerinde buluşuyor.

Dolayısıyla bu projeye dahil olan Kürtler, bir şey kazanmamakla kalmıyor; farkında olarak veya olmayarak İslâm düşmanlığı için kendi Kürtlüklerinden, Kürt hakları talebinden vazgeçmiş oluyor.

“Keşke kavmim bilseydi” (Yasin Suresi; 26)

Bu yazı toplam 260 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.