12 Eylül Cuntası ve PKK

Dr. Abdulkadir TURAN

 12 Eylül cuntası, Suriye BAAS rejimi ve PKK, Kürtleri çağdaşlaştırma projesinde ortak görüşe sahiptiler. PKK, 12 Eylül cuntası ortamında ve Suriye BAAS rejiminin açık desteği altında bugünlere geldi

12 Eylül darbesinin ana gerekçesi parçalanmışlıktı. Darbeciler, siyasetçilerin ülkeyi kamplaştırdıklarını ve bu kamplaşmanın terör olaylarına yol açtığını iddia ediyor. Darbeyi terörün önüne geçmek için çözüm olarak öne sürüyorlardı. 12 Eylül sonrasında siyasi partilerin yasaklanması ve zoraki birlikteliğin sağlanmasıyla terörün durması bekleniyordu.

Oysa 12 Eylül öncesindeki parçalı terör, 12 Eylül sonrasında yerini bir bölgeye bütün olarak yayılmış korkunç bir teröre bıraktı.

Neden? Çünkü diğer örgüt liderleri cezaevlerine atılmış ya da Avrupa'ya kaçmış; PKK'nin lideri ise darbe öncesinde Suriye'ye gitme fırsatı bulduğundan PKK var olmaya devam etmiş ve faaliyetlerini sürdürmüştü.

Bu açıklama doğru da olsa terörün sadece manzara resmidir. Bu manzaranın kökleri çok daha derindir.

12 Eylül sonrasında köylere giden güvenlik güçleri, kırsalı silahsızlandırma adı altında köylere acımasız işkenceler ediyorlardı. Örneğin PKK ve diğer sol örgütlerle hiçbir yakınlığı olmayan Mardin Dargeçit'in Kurucu, Ormaniçi, Akyol gibi köylerin bütün genç erkekleri hiçbir sebep gösterilmeden kar içinde saatlerce süründürülmüş ve ancak pek çok kişi bayıldıktan sonra bu işkenceye son verilmişti.

Dargeçit gibi küçük bir kasabada dahi sonradan belediye başkanı olan Ahmet Kılıç'a ait ev, karakola dönüştürülmüş; köylerdeki büyük ailelerin yaşlı ileri gelenleri sırasıyla buraya getirilerek işkenceden geçirilmişti. Yaşı altmışı geçen o aile büyüklerinin çığlıkları ta Dargeçit çarşısından duyuluyor; yakınlarından kadınlar ve çocuklar o çığlıklara karşılık veriyor, kasaba baştanbaşa çığlıklarla inliyordu. Serbest bırakılan bırakılıyor, diğerleri işkencesi ile ünlü Diyarbakır E Tipi Cezaevi'ne sevk ediliyordu.

Geleneksel olarak yoğun bir dindarlığa sahip bu köyler sola ve PKK'ye en uzak noktada iken 12 Eylül sonrasında PKK'ye en çok genç kaptıran yöreler arasında yer aldı.

Bunu kim yapıyordu ya da kim yaptırıyordu?

SURİYE BAAS PARTİSİ -PKK İLİŞKİSİ

PKK lideri, A. Öcalan 12 Eylül'den bir süre önce Suriye'ye geçti. Suriye o dönemde bugün hâlâ başkent Şam ve çevresini kontrol altında tutan BAAS Partisi'nin yönetimi altındaydı.

BAAS Partisi, sosyalist Arap milliyetçisiydi. Suriye Kürtlerine adeta yaşam hakkı tanımıyordu.

“1961'de Kürt yoğunluklu Haseke iline özel, bir nüfus sayımı yapıldı, halkın kimlikleri toplandı. Sayımın resmi amacı “Suriye'ye yasadışı yollarla, özellikle Türkiye'den, ‘sızmış' yabancıları tespit etmekti.”  1945'ten önce Suriye'de olduğunu ispat etmeyen herkesin vatandaşlığı iptal edildi ve bunlar “ecnebi” diye nüfusa geçirildi. Kürtlerin önemli bir kısmı devlet kayıtlarına alışık değildi. Ayrıca ulus devlet sürecinde askerden kaçma, okula öğrenci vermeme gibi nedenlerle nüfus kaydını yaptırmamıştı. Dahası rejim, eski Genelkurmay başkanı Tevfik Nizamettin dahil devlet kadrolarından tasfiye etmek istediği Kürtlerin de kütüklerini silmişti. Neticede 120-150 bin Kürdün vatandaşlığı iptal edildi, kimliği elinden alındı.

Sayıları zamanla yüzbinlere ulaşan bu “ecnebi (yabancı)” Kürtler, ikametgâh belgesiyle Suriye'de yaşıyordu. O Kürtler,

- Suriye dışına çıkamazdı.

- Suriye içi seyahatleri izne bağlıydı.

- Çocukları okula alınsa da onlara diploma verilmezdi.

- Resmi kurumlarda çalışamazdı.

- Suriyeli bir kadınla evlenen Suriye vatandaşı olurdu. Oysa ecnebi bir Kürt, bir Suriye vatandaşı ile evlense de evliliği geçersiz sayılırdı.

- Suriye kanunlarına göre Suriye'de doğan her çocuk Suriye vatandaşı olurdu. Oysa ecnebi Kürtlerin çocukları Suriye'de doğsa “mektum” sınıfında kimliksiz olarak yaşardı. Babasından da daha geri durumda olurdu.

2. Yine 1961'de Türkiye sınırında “Arap Kuşağı” oluşturma projesi ilan edildi. Serê Kaniye (Ceylanpınar)'den Irak sınırına kadar 10 km mesafedeki tüm Kürtlerin yöreden çıkarılması, yerlerine başkalarının yerleştirilmesi kararı alındı. Amaç, Suriye Kürtlerini Türkiye ve Irak Kürtlerinden koparmaktı.

3. 1963'te Baas Partisi'nin iktidara gelmesinden sonra partinin Cezire (Haseke) yöresi polis şefi Teğmen Muhammed Talib Hilal “Ulusal, Toplumsal ve Siyasi Yönleriyle Cezire İli Çalışması' adıyla bir rapor hazırladı. Hilal, rejime Kürtlerle ilgili on iki madde sundu. “Türkiye Kürtleri geri gönderilsin, diğer Kürtler başka yörelere sürülsün, Kürt çocukları hiçbir eğitim kurumuna alınmasın, Kürt din âlimleri başka bölgelere gönderilsin, yerlerine Arap âlimler atansın, Kürtlerin oy hakkı elinden alınsın” gibi önerilerde bulundu.

BAAS Partisi yönetimindeki Suriye Kürtler için tam anlamıyla üstü açık bir hapishaneye dönüşmüştü.

Suriye Kürtleri 1970'li yıllara kadar dünyanın en dindar Müslüman kitlelerinden birini oluşturuyordu. Bugün Rojava denen Suriye Kürt coğrafyası, sivil bir şeriat hukukuyla yönetiliyor, çocuklar ve gençler çok yoğun bir İslamî eğitim alıyor; yaşlıların da büyük bölümü tasavvuf dergâhlarına bağlı bulunuyordu.

BAAS Partisi ve başındaki Hafız Esad, Kürtlerin özellikle İslamî yönünden rahatsızdı. Bölgede önce bu sağlam sivil yapıyı dağıtmak için bir Vehhabilik girişimi oldu. Ancak bu girişimin sahipleri ağır bir yenilgiye uğrayarak geri çekildi. Özellikle BAAS döneminde proje onlardan alındı ve ulusal sosyalist görüşlü Celal Talabanî'ye verildi. Ancak Suriye Kürtlerinin çoğu, Türkiye göçmeniydi, dindardı, kültür olarak Talabanî'ye çok uzaktı ve Barzanî hayranıydı.

Suriye BAAS Partisi, Celal Talabanî'nin Partisi YNK'nin üstlendiği Kürtleri İslam'dan uzaklaştırma projesini 1980'li yıllarda aynı partinin destek ve gözetimi altında PKK'ye ve Öcalan'a verdi.

Suriye Kürtlerinden İslamî şahsiyetlere bizzat sordum: Nasıl oldu da Suriye Kürtleri İslam âleminin en dindar kitlelerinden birini oluştururken biz bugün namaz kılan bir Suriye Kürdü gördüğümüzde neredeyse şükür secdesine gitmek istiyoruz? Cevap acıydı: Hafız Esad yıllarca İslamî her tür hizmeti yasakladı. Evinde İslamî bir kitap yakalanan kişiler, bir daha dönmemek üzere gözaltına alındı, zindanlara atıldı, ölüme terk edildi. Oysa aynı dönemde her tür sol yayın, okullar üzerinden çocukların eline tutuşturuldu. Kültürel yaşam baştanbaşa sosyalist Kürtlerin eline verildi. Onların İslam düşmanlığına yönelik her tür girişimi Esad tarafından ödüllendirildi. Daha önce rejimin İslam karşıtı adımlarına uzak duran gençlerimiz onlar üzerinden İslam'dan koptu, İslam'a düşman kesildi.

Bu öykü, bize yabancı değildi, çünkü onu biz de hemen hemen aynı şekilde yaşamıştık. Belli ki Kürtler sınırları aşan bir projeyle İslam'dan uzaklaştırılma saldırısı altındaydı. Bunu kim yapıyordu?

Suriye, ulusal solcu BAAS yönetimi altında, 1980 sonrasında ekonomik olarak büyük ölçüde İran'ın desteği altında olsa da Sovyet Bloku içinde yer alıyordu. Ama modern dönemde İslam dünyasının çağdaşlaştırma adı altında kültürel işgalini üstlenen Fransa ile sıkı ilişkilere sahipti.

Fransa, zaman zaman problemler çıkarsa da bir NATO üyesiydi ve Amerika'nın projeleri içinde yer alıyordu.

PKK de ideoloji ve ilişkiler bakımından tıpkı Suriye BAAS yönetimi gibi şekillenmişti. Ulusalcı sosyalistti. Normal şartlar altında Sovyet Bloku içinde yer almalıydı. Ermenistan üzerinden Sovyet Rusya ile ciddi ilişkisi de vardı. Ama İslam dünyasındaki bütün ulusalcı sosyalist yapılar gibi ilişkisi daha çok Fransa ile idi.  Kürtleri İslam'dan uzaklaştırma projesini üstlenen yapı olarak PKK'nın Fransa ile ilişki içinde olmasında bir gariplik olmasa da tablonun bütünü garipti:

Türkiye, NATO'nun aktif bir üyesiydi. Sovyet Rusya ile komşu olmakla NATO için özel bir öneme sahipti. Fransa da NATO üyesiydi ama Fransa ile sıkı bir ilişki içinde olan Suriye'den Türkiye'ye yönelik saldırılar yapılıyordu.

Türkiye'nin NATO'daki varlık nedeni dış tehditlerden korunmaktı. Suriye'den Türkiye'ye yönelik PKK saldırıları NATO'nun harekete geçmesini gerektiriyordu. NATO askeri bir hareket içinde olmasa bile Fransa gibi üyelerinin ilişkilerini kullanarak duruma müdahale etmeliydi. Ama bunun için Türkiye'nin NATO nezdinde girişimlerde bulunması gerekiyordu.

Türkiye'nin yönetiminde 12 Eylül cuntası vardı. 12 Eylül cuntası NATO ile doğrudan bir bağa sahipti. Ama 12 Eylül yönetimi ne Suriye'ye yönelik ciddi olarak harekete geçiyordu ne de NATO'yu devreye koyma konusunda önemli bir adım atıyordu.

PKK, 1980'li yıllarda bu garip vaziyet içinde özellikle daha önce işkence gören mensupları üzerinden Siirt ve Mardin yöresinde yoğun bir eylem sürecine girdi.

Önce sıkıyönetim, sonra olağanüstü hâl düzeninde yörenin yönetimini elinde bulunduran 12 Eylül cuntası bu şartlar altında PKK'yi halktan yalıtma yönünde adımlar atacağına PKK'nin her eylemi için halkı cezalandırıyor, Diyarbakır Cezaevi başta olmak üzere bölgedeki cezaevlerini örgüt için bir kampa dönüştürüyor,  PKK'nin tabanını göz göre göre genişletiyordu.

Bütün bu adımlar, askeri yönetimin iş bilmezliğinden mi kaynaklanıyordu yoksa işin içinde başka bir sebep mi vardı? 

12 EYLÜL CUNTASININ ABD İLE İLİŞKİSİ

Amerika'nın Ankara Büyükelçisi Paul Henze, 12 Eylül darbesinin ABD'yle bağını “Bizim çocuklar yaptı” diyerek deşifre etmişti. Ama son dönemde ortaya çıkan belgeler, darbeye Amerikan katkısının cunta tarafından da ifade edildiğini göstermektedir. Kenan Evren'in 10 Ekim 1980'de Amerikan Başkanı Jimmy Carter'e gönderdiği mektup, Mehmet Akif Okur tarafından ortaya çıkarıldı. Mektupta Kenan Evren minnettarlığını ifade ederek “Öncelikle, Amerikan Hükümeti tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Türkiye'nin toplam sorumluluğunu üstlenme kararına gösterilen anlayış için minnettarlığımı ifade etmeme izin verin. İdareyi ele alma sebeplerimiz bütün dostlarımız ve müttefiklerimiz tarafından iyi bilindiği için dikkatinizi Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yakın tarihteki doğuşundan itibaren demokratik yönetime daima bağlı olduğu gerçeğine çekmekle yetineceğim...” sözlerinin ardından NATO'nun işleyişini kolaylaştırma yönünde vaatlerde bulunuyor. Evren bu konuda “Türkiye'nin hiçbir zaman Yunanistan'ın NATO'nun entegre askeri yapısına dönüşünden desteğini esirgemediğinin altını çizmek isterim. General Rogers'la gerçekleşen fikir teatisi, Türk pozisyonunun daha iyi anlaşılmasını sağlamıştır.” sözlerine yer veriyordu.

Darbeden sonra başta başörtüsü olmak üzere İslamî kesime yönelik pek çok kısıtlama geldi, 163. madde vaizler aleyhinde dahi kullanıldı. Emine Şenlikoğlu'nun “Gençliğin İmanın Sorularla Çaldılar” kitabı gibi gençliği etkileyen coşkulu eserler, hakkında anlaşılmaz davalar açıldı. Pek çok Müslüman yazar hapse atıldı.

Oysa aynı dönemde Nokta, 2000'e Doğru Dergisi gibi dergiler, İslam'ın en mukaddes değerlerine yönelik saldırılarda bulunuyorlardı.

Özellikle 2000'e Doğru Dergisi PKK üzerinden Kürt gençlerine ulaşıyor, pek çok dindar ailenin genci o dergideki yalan ve iftiralarla İslam'a düşman kesiliyordu.

Dergi yönetimi hakkında zaman zaman davalar açılsa da derginin sahibi Doğu Perinçek ve arkadaşlarının cunta ile Ergenekon bağı içinde oldukları 28 Şubat'tan itibaren gün yüzüne çıktı. Süreç içinde, İslam'a karşı her tür tedbir alınırken açıkça solun önü açıldı. 1990'lı yıllarından başından itibaren yöreye idareci veya öğretmen olarak gönderilen Türk solundan pek çok öğretmen resmen dinsiz yetiştirme makinesi gibi çalıştı. Aynı öğretmenler, istihbarat ekipleriyle doğrudan temas kurarak dindar öğrencilere yönelik adeta kıyım yaptı. Yörenin okullarında İslamî kesimin lehine olan öğrenci yapısı solun lehine çevrildi.

12 Eylül devamı niteliğinde olan 28 Şubat cuntasının BAAS yönetimi ile açık bir ideolojik yakınlığı vardı. 28 Şubatçılar Esad'ın Müslüman Kardeşler hareketine yönelik despotluğunu övgüyle anlatıyor ve İslamî kesimler karşısında ona özeniyorlardı.

28 Şubatçılar, 1999'da yörenin belediyelerini PKK'nin o dönemdeki partisi Halkın Demokrasi Partisi HDP'ye açtı, Kürtleri çağdaşlaştıracak bir unsur olarak görülen ulusal sol örgütü yörede söz sahibi yaptı. Aynı dönemde Hafız Esad da Suriye'de Kürtler arasında PKK'ye önemli bir rol verdiğinden PKK'nin etkisi geniş bir alana yayıldı.

12 Eylül cuntacıları, PKK konusunda uluslararası bir güçle birlikte mi çalışmışlardı? Suriye Kürtleri arasında PKK'nin önünün açılması ile Türkiye Kürtleri arasında alan bulması uluslararası bir üst aklın mahareti miydi? İşaretler, bunun solu güçlendirme projesi olarak daha da eskiye giderek 1960 İhtilali ile başladığını göstermektedir.

Neticede şunu söylemek mümkündür:

1. 1980'li yıllara gelindiğinde uluslararası sistem, o güne kadar mevcut devletler tarafından çağdaşlaştırılamayan Kürtleri İslam'dan uzaklaştırmak istiyordu.

2. 12 Eylül cuntası, Suriye BAAS rejimi ve PKK Kürtleri çağdaşlaştırma projesinde ortak görüşe sahiptiler.

3. PKK, 12 Eylül cuntası ortamında ve Suriye BAAS rejiminin açık desteği altında bugünlere geldi.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.