'Arap Baharı', Ortadoğu zehiri ve Ankara'daki patlama

Said El KURDİ

Yaşanan her hadiseyi, bağlantılı olduğu ana bağlamından kopararak değerlendirmek bir gelenek halini aldı.

Bunda sürekli değişen konjonktür, her yeni konjonktürde yeniden karılan kartlar, dağılan eski ittifaklar, kurulan yeni ittifaklar ve en önemlisi bu değişkenlerin çok hızlı şekilde gelişmesinin etkisi oldukça büyüktür.

Çok değil, henüz dört-beş yıl önce yaşanan “Arap Baharı” rüzgarını hatırlayın. Ortalığı kasıp kavuran, büyük hayaller taşıyan ve adına “Devrim” denen o rüzgarı hatırlayalım. O rüzgar öncesi oluşturulan “Rol modelleri”, modeller etrafında kurulan “büyük ittifakları”, ittifaklar üzerinden seslendirilen gür sloganları göz önüne getirelim.

Kim tahmin edebilirdi ki, fırtınaya dönüşen o “Devrim rüzgarlarına” karşı bugün yaşanan kaosun ortalığa hükmedeceğini…

Uluslararası politik/askeri gelişmelerin şöyle bir “kötü huyu” vardır; Önayak olduğun bir yerel/bölgesel/küresel politika başarısızlığa uğrarsa, bunun faturasıyla mutlaka yüzleşmek durumunda kalıyorsun!

Aslında bugün Ortadoğu'nun genelinde olduğu gibi Türkiye'de de yaşanan durum tam da budur.

“Arap Baharı” döneminde başta Amerika ve Avrupalı müttefikleri olmak üzere Türkiye ile Körfez-Arap ülkelerinden müteşekkil bir “İttifak” vardı. “Arap Baharı'nın” akamete uğramasıyla beraber bu ittifak dağıldı. Sonrasında ise ittifakın baş mimarı Amerika, Avrupalı müttefikleri ve kimi bölgesel partnerler, bölgenin geleceğiyle ilgili söylem değişikliğine gitmekle yetinmedi, politika değişikliğine ve değişen politikalarla uyumlu yeni ittifaklara da yöneldiler.

Bu şekilde dümen kırıp söylem/eylem/ittifak değişikliğine hızlıca yönelenler “Arap Baharı'nın” yol açtığı iflas politikasının kötü faturasından kısmen ve şimdilik kurtulmuş oldular. Ama söylem/eylem/politikasında değişikliğe gitmeyenler, hatta buna karşı “Bahar” söylemlerinde ısrar edenler, iflas politikasının berbat faturasıyla yüz yüze kalmaktan kurtulamadılar.

Elbette herkesin Batılılar gibi olumsuzluk emareleri görünce iddialı politik söylem ve tavırlarından vazgeçmesi gerekmiyor. Ne var ki her şeyin acımasızlık üzerine şekillendiği bölgesel ve uluslararası politikalarda “güç” faktörü, şu an için en belirleyici unsur olarak öne çıkıyor.

Elindeki “güç” faktörü el veriyorsa bildiğin, bazen “insan odaklı” vurgusu yaptığın politikayı sürdürürsün. Ama sahip olduğun “güç”, söylemlerine yansıdığı oranda caydırıcı değilse, o halde bölgesel başarısız politikaların kabarık faturasıyla yüzleşmekten kaçışın yok demektir.

***

“Stratejik Müttefikler mi, Stratejik Rakipler mi” Daha Yaman?!

Aslında yukarda Türkiye'nin yaşadığı bunalımı, karşılaştığı ağır faturayı sebep-sonuç ilişkisi içerisinde kısaca özetlemeye çalışıyorum.

Elbette dış politikayla ilgili tüm yumurtalarını zamanında “Arap Baharı” sepetine koymuş bir ülke olarak Türkiye'nin o dönemden kalma politik söylem ve tavırlardan bir anda vazgeçmesi kolay değil.

Bu sebepledir ki; son süreçte Türkiye'yi yöneten siyasi iktidar ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, iki yönlü bir saldırının altında bulunuyor. Bu minval üzere dizayn edilmek istenen iç siyaset ve devreye konulan kaos stratejisi, kaos stratejisi için devreye konulan araçlar neticede bir bütün olarak herkesi, hepimizi bir şekilde etkiliyor. “Arap Baharı” ve hasseten baharın akamete uğramasına yol açan Suriye trajedisi, Türkiye'de kaosu yöneten/besleyen/tetikleyen iki ana akımı, resmen değilse de zımnen bir ittifak içerisine sürüklemiş bulunuyor.

PKK, bilumum Sol fraksiyonlar ve DAİŞ gibi kaosun sacayaklarını bir kenara bırakalım. Asıl önemli olan, kaosa ve sac ayaklarına hükmeden iki ana akım, başarısızlığa mâhkum olan “Arap Baharı” ve Suriye trajedisinin ağır faturasını Türkiye'ye ödetmeye çalışıyor.

Akımlardan biri, ki başını İran ve Rusya çekiyor, başından beri “Arap Baharı” ve Suriye trajedisi nedeniyle Türkiye'ye karşı hasmane tavırlarıyla biliniyor. Türkiye'yi, zamanında uyguladığı politika nedeniyle Ortadoğu'da tüm karışıklıkların asıl müsebbibi olarak görüyor. Bu akım, hala Türkiye ile sahada etkinlik mücadelesi veriyor ve rakibini devre dışı bırakma mantığıyla içerde her türlü kaosa katkı sunmayı kendisinde bir hak olarak görüyor.

Türkiye'nin uyguladığı bölgesel politikaya bakılırsa bunu, rakipler arası bir güç mücadelesi olarak da görebilir, hatta “karşılıklılık ilkesi” bağlamında da bunu değerlendirebilirsiniz. Bu akımın özelliği, Türkiye ile ne kadar hasmane ilişkiye sahip olsa da içerdeki yerleşik dinamikler üzerinde (bürokrasi, medya, sermaye grupları vs.) çok fazla bir etkisinin olmayışı, kaos çıtasını yukarılara taşımasına çok da imkân vermeyebiliyor.

Ama kaosu destekleyen diğer ana akımın Türkiye'ye karşı uyguladığı şantajcı politika, aslında kaos politikasının can yakıcı hale gelmesinde en önemli rolü icra ediyor.

Bu akım, daha önce “Suriye Dostları” grubundan Türkiye ile müttefik olup, Türkiye'yi Suriye trajedisinin tam ortasına sürükleyen ve yarı yolda bırakan geleneksel “müttefiklerden” oluşuyor.

Başını Amerika, İngiltere, Almanya ve diğer Batılı ülkelerin çektiği bu akım, değişen Suriye ve Ortadoğu politikalarında Türkiye'nin kendi politik mülahazalarının tersi istikametinde yürümek istemesine olan tepkiselliğini kaosun tüm araçlarını kullanarak reaksiyon geliştiriyor. Politika değişikliğine gittim, sen de bana uymak zorundasın dayatmasında bulunuyor. Türkiye'nin hala sürdürmekte ısrar ettiği Suriye ve Ortadoğu politikasının sıhhat derecesi elbette tartışılabilir. Ancak İran-Rusya ittifakının yanı sıra geleneksel “müttefikleriyle de” şu anda yaşamayı sürdürdüğü uyuşmazlık, içerde yaşanan kaosu farklı bir boyuta götürüyor.

Şöyle ki;

Son aylarda PKK'nin harekete geçirilmesi, siyasi kanadı üzerinden siyaset dizaynının devreye konulması, farklı yerlerde DAİŞ'e mal edilen bombalı katliamlar birbirini takip ederken hükümet ve yakın medyası, perde arkasındaki aktörleri sıralarken adeta bir “dünya turu” atmış oluyorlar. Amerika'dan İran'a, Rusya'dan Almanya'ya, birbirleriyle de kanlı bıçaklı olan tüm ülkeleri sıralıyorlar. Bu durum ilk etapta bir çelişki, hatta kocaman bir abartı olarak görülebilir. Yine aynı şekilde Türkiye'de eylem yapan PKK, Sol fraksiyonlar ve DAİŞ elemanlarını organize eden güç merkezleri olarak birbirleriyle çelişkili olan bu ülkeler sıralanıyor.

Çizilen tablo her ne kadar çelişki gibi görünse de aslında Türkiye'nin belli politikalara mecbur bırakılması için iki zıt akım, ortak olarak kullandıkları kullanışlı araçlar üzerinden farklı politikalarını ortak mesajlarla verme gibi bir realite gözlerden kaçmıyor.

Hatta “Stratejik müttefiklerin” bu kaos ve dizayn senaryosundaki katkısı, “Stratejik rakip” olan İran ve Rusya gibi ülkelerin kaosa olan katkısından çok daha fazla etkili olmaktadır. Çünkü “Stratejik müttefikler”, Türkiye içindeki güç ve propaganda merkezleri üzerinde çok ciddi bir etkiye sahiptirler.

Mesela patlayan bir bomba, kim tarafından teşvik edilirse edilsin bir bombadan çok daha fazla etki oluşturuyor. Bomba patlatılarak bazı insanlar katlediliyor, ama hemen akabinde iç siyaset dizaynında etkili olan siyasi muhalefet, medya, sermaye, bürokrasi ve nüfuz casusluğunu ilke edinmiş STK ve “Legal görünümlü illegal yapıların” çıkardıkları gürültüler, patlayan bombaların gürültüsünden çok daha fazla yıkıcı etkiler oluşturabiliyor.

Türkiye'de şu anda fiili “terör” var, siyasi terör var, ekonomik terör var, medyatik terör had safhada. Ortak hedef ise iç siyaset dizaynı. Şu benzetme ne kadar uyar bilmiyorum, ama deyim yerindeyse “Stratejik Müttefikler”, şu anda AKP'li/Erdoğanlı Türkiye'yi “Mursi'nin Mısır'ı” hükmünde görüyor ve bunu “Sisi'nin Mısır'ı” haline dönüştürmeyi hedefliyorlar.

Hükümete yakın bir çok “İslâmcı çevre” her ne kadar siyaset dizaynını hedefleyen yürürlükteki kaos için İran ve Rusya'yı işaret etmekle duygusal tatminlik peşinde koşuyor olsa da, iç siyaset dizaynında en önemli rolleri paylaşıp icra eden içerdeki dinamiklerin neredeyse tümünün “28 Şubat Post-Modern darbesinde” görev almış “emir erleri” olması, asıl şeytani odağın hangi merkezlerden komut verdiğini apaçık ortaya koyuyor.

İran ve Rusya'nın kimi manevraları ihtimal dahilinde olsa da, bunların Türkiye içerisinde siyaseti dizayn edecek bir kabiliyete sahip olmadıklarını herkes biliyor.

Ama Amerika… Asıl yıkıcı etkilere yol açan içerdeki güç merkezleri tamamen buradan kumanda ediliyor.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.