ARAP, TÜRK ve KÜRTLERDE TERAKKİ ve TEDENNİ

Sertaç TEKDAL

İdraki içinde olduğumuz Hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem ayı ile birlikte, insanlık perdesine ibret dolu sahneler yansımaktadır. Öncelikle dünya saltanat ve çıkarı uğruna zulmeden zalimlere karşı kutsal bir direniş ve kıyamı gerçekleştiren cennet gençlerinin efendisi aziz şehid İmam Hüseyin’in haykırışı yankılanmaktadır yeryüzüne. Kendi saltanatlarını kaim kılabilmek amacıyla İslam toplumunu ateşe atanlar lanetlenirken, ümmet için kendilerini feda eden Ehli beyt ve yarenleri izzet ve şerefle anılmaktadır bu günlerde.

Öte yandan yüzyıllarca kullanılagelen ve insanlığın saadet güneşi olan Kutlu Nebi ile ashabının mücadelesini anımsatan Hicri takvim özelinde tüm İslami kökenlerden koparılma adına gerçekleştirilen inkılaplar, acı bir tükenişin ilk adımları olarak zihinlerde canlanıyor. Bir toplumun batılılaşma adına bir gecede nasıl cahilleştirildiği ve geçmişi ile arasına demir perdelerin yerleştirildiği tablolar canlanmaktadır gözlerde. Daha ileri ve gelişmiş bir devlet inşası adına alınan kararlar ve uygulamaya konan bilimum devrimler, nedense hiçbir zaman gelişmiş ülkeler arasına koyamadı Osmanlı bakiyesini. Aksine, topluma çok daha büyük acılar ve zulümler yaşattı. Zira tarih boyunca İslami geçmişinden kopan ve dünyevi ideolojileri ikame edenler, asla hedefledikleri ideallerine kavuşamamış, esaret ve zilletten sıyrılamamışlardır.

En güzel örnek olan Resulullah (s.a.v.), İslam ve Kur’an rehberliğinde cahiliye, zulüm ve vahşet devirlerini kapatıp saadet ve adalet devirlerini açmışken, aksi bir istikamette yürümenin çöküşten başka getireceği bir sonuç beklenemez zaten.

Coğrafyamızın üç asli etnik unsuru olan Arap, Türk ve Kürtlerin tarihine bakıldığında bu akibet çok net görülmektedir. Fuat Sezgin’in ifadesiyle Araplar İslam öncesi okuma yazma oranı çok düşük bir topluma sahipken, İslam’la beraber gelişim kaydeder ve hatta 70. yılda ders salonları o kadar büyüyecektir ki, müderris binek sırtında dolaşarak ders vermek zorunda kalacaktır. Birinci yüzyılın sonlarında İslam dünyasında okuma-yazma bilenlerin sayısı, bütün dünyadakilerden daha fazladır. İşte İslam’la gelen bu gelişmelerle Araplar yüceldi ve üç kıtaya yayıldı. İnşa edilen İslam medeniyeti, batılılar tarafından Arap-İslam diye nitelendirilmekte idi. Batılı gençlerin en büyük hayali bu medeniyet merkezlerinde eğitim görmekti. Bu medeniyetin mimarlarından bazıları Cabir ibn-i Hayyan, İbn-i Hazm, İbn-i Rüşd, İbn’ül Heysem, İbn-i Haldun ve daha niceleridir.

İşte Arapları böyle yüce bir konumdan alaşağı eden ve medeniyetlerinin çöküşünü getiren şey, dünya zevk ve sefahatine aldanarak kutlu rehberin yolundan uzaklaşmaktan başka bir şey değildi. Bugün hala uyanış ve direniş halinde olan mazlum halklarına karşı bu dünya şatafatını kaybetmemek adına batının zillet şemsiyesi altında zelil bir konumdan kurtulamamaktadırlar.     

Türklerin İslam’la tanıştığı ve tarih sahnesine çıktıkları dönem olan 8, 9 ve 10. yy’da yükseliş halinde olan İslam medeniyetidir diyen Mustafa Akyol, siyonist tarihçi Martin Kramer’in şu sözünü nakleder; “Eğer binli yıllarda Nobel ödülü olsaydı tümünü Müslüman bilim adamları alacaktı.”

İşte Türkler bu medeniyetle tanıştı. Akyol bir Türk olarak Türkler hakkında söylenen şu sözü tam bir palavra olarak nakleder. “Türkler İslam’dan önce çok medeni bir toplumdu”

Oysa islam öncesi Türklerin ne bir sanatı ne mimarisi ne de bilimi olduğunu ifade eder. Farabi, Ali Kuşçu, Fatih Sultan Mehmet, Evliya Çelebi, Katip Çelebi ve daha nice Müslüman bilim adamı ve komutanlarla elde ettikleri tüm kazanımlarını ve kurdukları medeniyet, devlet ve Selçuklu, Osmanlı gibi çınarları İslam’a borçlu idiler. Bu noktada Arapları geride bırakmışlardı. Ama ne zaman ki onlar da dünyanın aldatıcı zevkine aldanıp batının rezil hayat anlayışı taklid etmeye başladılar, işte o zaman tüm bu kazanımları kaybettiler ve batının korkulu rüyası iken hasta hatta ölü adam pozisyonuna düştüler.

Ve Kürtler… Tükenme noktasında iken İslam’la yücelen bir kavim diye niteler Abdulkadir Turan. Bizans ve Pers imparatorluklarının hakimiyet mücadelesinde tükenmeyle baş başa iken İslam, fetihle beraber ellerinden tutmuş, yüceltmiş ve yok olmaktan kurtarmıştı. “İslam, Kürtleri de bedevi Araplar ve göçebe Türkler gibi şehre indirdi” der A. Turan. Zira İbn-i Haldun Umranın yani medeniyetin şehirleşme (Medine anlayışı) ile gerçekleştiğini ifade eder.

İşte Kürtler böylece ilim, kültür, sanat, edebiyat ve siyasette söz sahibi oldu. Selahaddin-i Eyyubi, El-Dinaveri, Molla Gürani, Ahmed El-Ceziri, Ebu’l İz El-Cezeri ve daha nice komutan, alim ve bilim adamını yetiştirdi. Yüceldikçe yüceldi.

Ancak fitne, tefrika ve İslamsızlık bu toplumu da esaret ve zillete düçar etti. Bugün İslam’ın köklerine nakşolduğu bu halka, hak ve adaleti İslam dışı ideolojilerle getireceğini zanneden bedbaht zihniyetler türemiş ve İslam’ı kendi zilletlerine sebep olarak göstermektedirler. Oysa bu zihniyet asla ve asla hak, adalet ve özgürlükler getiremeyecektir.

Allah’a kulluğun olmadığı yerde esaretler bitmez. Bu sebepledir ki, hiçbir etnik unsur, hiçbir millet, İslamsız bir hayat anlayışı ile huzura ulaşamayacaktır. Teknolojileri ve güçleri gelişse bile, bu ancak ve ancak zulüm ve katliamlara sebebiyet verecektir.

Son söz Mehmet Göktaş’ın haykırdığı şu hakikat olsun; “Ey Araplar, ey Türkler ve ey Kürtler! Peygambersiz ve İslamsız hepiniz sıfırsınız, birer hiçsiniz.” 

     

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.