Hayat Halen Şubat

Mehmet GÜLSEVER

 …..

Kiralık oturduğum evin altındaki mescide fırsat buldukça vakit namazlarına gittiğimden olsa gerek takibe uğramış ve fişlenmişim. On binlerin camiye gitme gerekçesiyle derdest edildiği “şubat soğuğu”ndan ben de payıma düşeni aldım elbette. Kurum müdürümden, beni almak üzere birkaç defa gelindiğini biliyordum tesadüfen ben yokken. On altı'sında hastanede, yirmi'sinde üniversitede aşina olduğum “sivil”, “vicdan hadımı” herküller sadece ifademi almak üzere! son geldiklerinde çok nazik davrandılar. Lahmacuna götürdüm, oradan aramak üzere evime gittik. Çıkışta Muhammed'imin ve annesinin çaresizce son bakışları “yirmi sekize” çakılan bir sonsuzluk bahşediyordu acı adına. Aslında sonraları anladım ki ta “yirmi dört”ten bu yana hiç bitmemiş ve galiba da bize hiç bitmeyecek bir “yirmi sekiz”miş şubat soğuğundaki üşümüşlüğümüz, nevroza hiç ulaşmayan…

Evden sonra hastane, oradan da gözü kapalı bir şekilde bilmediğim bir yere… Beni götüren uzun “sivil”ler “bizden bu kadar” deyip, bodrum kata indirdiler. Adeta cehenneme girmek üzere, kapısında bekleyen zebanilere teslim etme mahşeri sahnesinin bu dünyadaki tecellisi gibiydi “teslim alış”.

İnanın hiç abartmıyorum. Ölmek isteyip ölemediğiniz, ne azabın bittiği ne de ölümün geldiği “tanrılaşan” “esfel”den bir cehennem. İnsan tasavvuru bu kadar mı mahir olur rûyi zeminde sahici bir “cehennem” yaratmada. Gerçi yere batırılan cenneti de yaratmıştı ya “insan” Babil'de bir bahçede.

Gözüm kapalı, şuurum kapalı, iradem kapalı, ellerim kapalı, ayaklarım kapalı… bir tek bedenim açık olarak çıkarıldım huzura. Henüz yaratılmamış bir hicaptı “an”. Henüz tadılmamış bir utançtı mekan.

Ve sorgu…

İlk soru:

-Camiye gidiyor musun?

-Hayır!

Ve emin olun ki elektriğin enerjiye dönüşü hiç bu kadar acıtmamıştır “insan”ı, “insanlığı” aydınlattığı günden bu yana.

-“Gavur musun ki ulan camiye gitmiyorsun?” diye böğüren bir ses… ve “açık bedenimde” hayat bulan bir cehennem…

Çok korkuyordum. Camiye gittiğimi, namaz kıldığımı söylersem kesin ceza yerim temizinden dokuz yıl. Yalan söylemiştim.

İkinci fasıl:

-“Söyle bakalım, camiye gidiyor musun?”

Camiye gitmeyene gavur falan dediklerine göre bunlar iyi adamlar diye ümitlendim.

-“Evet, gidiyorum.”

-“Gebertin ulan şu teröristi”… ve ruhumu karartan elektrik… ve aydınlığı karartan elektrik. Ses tellerim, bir daha asla ulaşamayacağı bir frekansta titredi, titretti; titredi, titretti; titredi, titretti… duvarları, şehirleri, ülkeleri aşıp tarihlere aktı, kaydına adanmışçasına.

 Tarihe nasıl kaydedilecek ki?  Hangi terminoloji ile?

 Gitmeyince gâvur, gidince terörist olunan “mâbed”…

 Daha fazla detaylarını anlatmanın insan onurunun kaldıramayacağı, katlanamayacağı günler…

Bir yıla yakın cezaevinden sonra “Bir daha bu suçu işlemeyeceğim (camiye gitmeyeceğim) şartıyla” şartlı salıverildim. Ne beraat, ne ceza… Şu insanoğlu ne kadar da üretken değil mi? Kimin aklına gelir ki bu dahiyane buluş; ne beraat ne ceza. Ancak hâkimin günün havasına göre acıyı “müebbetleştirdiği” kardeşlerimin yanında ben çok şanslıydım. İnanın mahkeme günü kimi arkadaşlar o gün hakim evde eşiyle tartışarak gelmiş olmasın diye dua ederdi.

2000'lerin başı ve ortası. Bitmez denilen ve sanılan “Şubat'ın Zemherisi”ne cemrenin düşmeye yüz tuttuğu bahar öncesiydi. Bahar geldi gelecek diye ümit edilen… ümit yeşerten. Karlar eriyecek, dereler coşacak, şelaleler çağlayacak, bahçeler çiçeklenecekti. Kuzular gönül rahatlığıyla zıplayacaktı Dicle'nin kenarında.

Sıtmaya razı olmuşlukla birlikte bize sunulan her yapay çiçek bahar tesiri yapıyordu. Yine de sürgünler diyarının “hasret”liğiydi payımıza düşen, bahardan. Olsun, ölmektense sıtma cana minnet. Bahar yaşayan “bedelsiz” kardeşlerdi tek tesellimiz. Şubat'ta da pek üşümemişlerdi ya... Kardeşlerimiz! nezdinde “akredite” olma ve “dezenformasyon” bariyerlerini aşmak o kadar imkansız idi ki; kendimizi zorla ikna ettiğimiz “yapma çiçekli bahar” algımız da tarumar oldu. Hep “Şubat” soğuğuyla mukayese edildik mevcudu bahar gösterme adına. Biz de kardeşlerimizin! bahar konforu zedelenmesin diye hep “bahar gülücüğü” dağıttık etrafa 2000'li yıllar boyunca. Kızılcık şerbetine vurgunluğumuzu anlattık sahte neşeli pozlarımızla her nefessiz kaldığımız “akciğer travması” sonrasında.

Buhranlı bahar yıllarıyla 2000'ler bitti, 2010'lu yıllar başladı. Adet olduğu üzere her on yıl kendi adıyla anılacak türden değişim ve süreçlere gebedir. Buhranlı bahar yıllarından sonra 2010'lu yılların başında yeni umutlar taşıyan “barış” ve “çözüm” günleriyle başladı memleketim. 50'ye dayanan “ben”im de acılara veda zamanım gelmişti galiba. “Çözümle” buzlar çözülecek kuzular bu defa Dicle'nin kenarında kurtlardan emin olarak meleşecekti.

Bir de baktık ki yaradılış felsefesini alt üst edercesine kurtlarla anlaşma yapılmış. Bütün kuzuları alma peşinde olan kurt, yaktığı barış ateşinde “kuzu çevirme” yapıyordu. Bu duruma da “kuzuların güvenliği” gerekçesiyle göz yumuluyordu. Ve eyvah; bize yine mahpus, yine bize sürgün, bize yine yalnızlık düşmüştü.

Meğer çoban kendini güvene almanın hesapları içindeymiş. Tabi yaratılış felsefesi zedelenmedi. Ve kurdun bulduğu ilk fırsatta çobanı da yeme planları ayyuka çıkınca ortalık toz duman oldu ve göz gözü göremez oldu. Ortada kuzular bir o tarafa bir bu tarafa kurt ve çobandan korunmak için kaçışıyor. Ama nafile. Yine arada en çok hırpalanan onlar.

Ve 2015'lerde “acı” benimle yarışıyor adeta. Ben büyüdükçe o da büyüyor. Ama ben yaşlandıkça o yerinde sayıyor ve hep on sekizinde kalıyor galiba.

Yine “on sekizlik” demlerindedir ve denemelerindedir acı, pencereme çerçevelenmiş. “Çukur”lardan kaçış başlamış bile. Camın arkasından bakıyorum bu kez. Pencerede kaçış, pencerede göç, pencerede acı… bir kadın yüklemiş sırtına bir hayat ve yalın ayak. Bir dede, boynunda Mushaf, yüzü saf, berrak ve diri. Bir elinde leğen, diğerinde tencere, sırtında “bir lütufluk” minder. Yine de gülümser.

Ve bir pencerelik seyir, dünyam. İki tekerlekli çek çek, bir dünya “acı” yüklenmiş güçlü pazılı amele ile alelacele, alel“ecele”. Arkasında bir kadın, bir namus… kabusa dönmüş. Ve arkasında birkaç çocuk boncuk boncuk. Ve pencerem “acı”.

Kaldırımlar perdesiz, “mahrem” teşhirde, “elem” sergide. Eşyalar dağınık, kadınlar özensiz. Günahlar yük yük omuzda. Bugün mahşer.

Ve 15 temmuz…

Ya gök bir daha açılmamak üzere kapanacak, ya da güneş ülkem üzerinde ebedileşecekti. “Şubat Soğuğu”nun tüm buzları eriyecek, artık Mustazaflar, yalınayaklılar, mahrumlar ülkemde üşümeyecekti.

O gece Mustazaflar “yalın ayak” sokağa fırlamıştı. Göğü açık tutma adına ödenmesi gereken her bedel ödenecekti; ödendi.

Ve görüldü ki 28 Şubatı'n hakimi zalim, savcısı hain, polisi katil, mülkiyesi kalpazanmış. Artık gerçekten bahar gelecekti.  Dışardakiler içeri girince içerdekiler dışarı çıkacaktı.

Ancak “bin yıla” şartlanmış Şubat Soğuğu Mustazafların bileklerine kazılmış bir kader gibi devam ediyor.

Bahar meltemleri mahpusun soğuk, yüksek ve telli duvarlarını asla aşmadı.

Bu gün 28 Şubat. Ve bedenim üşüyor, içim acıyor.

Ben ne zaman “acı”mıyorsam bilin ki ya ben ölmüşümdür ya da acı…

Ama ne ben öldüm ne de acı. Ben ölsem de acı ebedi kalacak. Ben ölsem de acısı ebedi kalacak.

Şunun şurasında ne kaldı ki?

En fazla iki onluk daha

Beşi nasıl geçtiyse öyle de geçer ikisi.

Göçer giderim.

Öyleyse ey acı! elinden geleni ardına koyma!

Görüş ve Önerileriniz için... mgulsever@dogruhaber.com.tr

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.