Hüda Par, Hizbullah Ve Aydın Sapması

Mehmet YAVUZ
Seküler karaktere sahip Türkiyeli aydınların en önemli açmazı, dine taalluk eden meselelerde, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” kolaycılığına kaçmalarıdır.

Dini kaynakları kendisine referans olarak benimsemiş kimi aydınların en önemli paradoksu ise, analiz ve yorumlarında işletmeleri gereken İslami kriter ve kıstasları bir kenara koyarak, seküler bakış açılarıyla hareket etmeye meyyâl olmalarıdır.
Bunda şaşılacak bir şey yok; zira, “Kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan…” diye boşuna söylememişler.
Hüda Par’ın siyaset sahnesine yeni yeni adım attığı böyle bir vasatta, bu iki cenahın birbirinden farklı gibi görünse de, aynı kapıya çıkan değerlendirmeleri medyada epey yer tuttu, tutmaya da devam ediyor.

Hizbullah Cemaati ile ilgili kafası karışık olan bu kesimlerin cemaate yaklaşım tarzlarının, “körlerin fili tarif etmesi”nden öteye geçmemesi, Hüda Par değerlendirmelerinin de sağlıksız bir zemine kaymasına sebebiyet vermektedir.

İki yanlıştan bir doğru çıkarmaya çalışan bu kesimlerin, zaman zaman sapla samanı birbirine karıştırdıkları gözlenmektedir.
28 Şubat artığı psikolojik harp tekniklerinin yönlendirmesi ile bu konudaki algıları şekillen(diril)miş zevâtın, hâlâ “bildik önkabuller” üzerinden yaklaşım sergilemeleri, süreci yakından takip eden bir araştırmacı olarak beni hayretler içinde bırakmaktadır.

Hizbullah Cemaati’nin yayınladığı manifestoyu dahi yeteri kadar anlayamamış, Hizbullah’ın basın yayın kuruluşlarını iyi takip edememiş, hele hele kendi dili ile kendisini tarif ettiği sanal ortamdaki kitaptan dahi bîhaber insanların, “Hizbullah Uzmanı” olarak ekranların başköşelerine çıkarılmaları tam bir komedidir.

Hüda Par’ın Hizbullah Cemaati’nin devamı olduğunu ısrarla dile getirip bunun üzerinden bölgede, PKK ile çatışmaların yaşanabileceği senaryolarını şimdiden gündeme getiren her iki cenahtaki yazar-çizerlerin, şu hususları göz önünde bulundurmaları gerektiği kanaatini taşıyorum:

Birincisi, parti kurucuları ve sözcüleri Hizbullah’ın devamı olmadıklarını def’aten beyan ediyorlar. Esas alınması gereken bu beyandır. Aksi taktirde bu husus, “Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan” basitliğine indirgenecek gereksiz ve yararsız bir polemikten öteye geçemeyecektir. Tabi cumhuriyet savcılarına iş çıkarmak gibi “özel” bir gayret yoksa…
İkincisi, İslami camialarla ilgili derinlemesine(!) araştırmalar yapmakla nam salmış kimi muharrirlerin, bahse konu güçler arasında meydana gelmesini ihtimal dâhilinde gördükleri bir çatışmanın saldırgan tarafının, Hizbullah olabileceğini satır aralarına itina ile yerleştirme çabalarıdır.

İslami camiaları “bilgi, belge ve ayetlerle hareket edenler ya da heyecan, hisler ve sloganlarla hareket edenler” şeklinde kategorize etme başarısı gösteren bir aklın, son tahlilde, PKK ile “ideolojik akrabalık” endişesi ağır basmıyorsa şayet, ilk saldıran tarafın dün olduğu gibi bugün de PKK olduğu hakikatini gizleme çabası dikkatlerden kaçmamaktadır.
Üçüncüsü, kurumsal anlamdaki laiklik üzerine akademik düzeyde tezler geliştirerek laikliğe reddiye yazan İslami entelijansiyanın, manevi kıstasları esas alan bir Hüda Par yaklaşımı sergilemek yerine, değme laiklere taş çıkartan reel politik bir tutum sergilemeyi tercih ediyor olmaları manidardır.

İlk bakışta bu husus, paradoksal bir durum arz ediyor gibi görünse de, kurumsallık düzleminden bireyselliğe geçiş aşamasında, kimi “İslamcı aydınların seküler bakış açısından yakalarını kurtaramadıkları” hususunu ortaya koyması bakımından normal karşılanmalıdır.

Dördüncüsü, Mezopotamya olarak tabir olunan bu topraklarda savaş, silah ya da kavganın neredeyse tarihle yaşıt olduğu hakikatinin göz ardı ediliyor olmasıdır. Güçler dengesinde yer edinmek isteyen silahtan âri bir hareketin, kanla yoğrulmuş bu topraklarda neşvünema bulması gayr-ı kabildir. Bunu, silahı ya da şiddeti kutsadığım veya taraftar olduğum için değil, sosyolojik bir vakanın tespiti olarak dile getiriyorum.

O halde şiddetten uzak durma çağrılarının ma’kes bulması, çağrı yapan tarafların bu konudaki ciddiyet ve samimiyetinin karşılık bulması için, ütopik ya da nostaljik tutumlar yerine asıl bu konuda reel politik veya rasyonalist davranılması gerektiği kanaatini taşıyorum.

Aksi halde Ak Parti’ye yanaşmak dışında bir ufku ve ideali kalmamış kimi “İslamcı aydınların”, sırça saraylarda, pahalı zevkler peşindeki “Nostaljik Che Guevara hayranı “lümpen devrimciler”e evrilmeleri kaçınılmaz olacaktır.
Haftaya devam edelim inşaallah...

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.