İslam dünyasında Ficar Savaşları’na doğru

Emin GÜNEŞ

Suriye ve Irak’ta akan kanın durması kuşkusuz her Müslümanın arzusudur. Ancak bunun nasıl gerçekleşeceğine dair ortak bir düşünce henüz yoktur. Genel beklenti taraflardan birinin kesin üstünlük elde etmesi ile kanın duracağı yönündedir.  Olayların akışına bakıldığında taraflardan birinin kesin üstünlük sağlama ihtimali çok uzak görünmektedir. 1979 da Sovyetlerin fiilen Afganistan girmesinden 1989 yılında çıkmasına kadar süren savaş halen devam etmektedir. Sovyet işgali yerini ABD işgaline bırakmıştır. 35 yıldır aralıksız devam eden bu savaşın ne zaman biteceği meçhuldür. Akla Avrupa’da bir rivayete göre 96, bir rivayete göre ise 116 yıl devam eden Yüzyıl Savaşları’nı getiren ve aralıksız devam ettiği yani yılın bütün aylarını içine aldığı için Ficar Savaşları niteliğinde olan bu savaşın Suriye ve Irak’ta da yıllarca devam edeceği ihtimal dışı değildir.

Sahada savaşanların arkasında kimlerin olduğu hep tartışılagelmiştir. Bu konu oldukça önemlidir. Savaşın ne kadar süreceğine dair ipuçları da burada gizlidir. Buna ilişkin eski MİT müsteşarlarından Mahir Kaynak’ın tezi genel kabul görmüştür. Bu teze göre, bir eylemi yapan göz önünde olsa da yaptıran gizlidir. Mahir Bey’e göre yaptıran ondan yararlanandır.  Başka bir ifade ile meydana gelen eylem ve eylemler dizisinden en çok kim yararlanıyorsa arkasında o vardır. O halde devam eden bu savaşların arkasındaki gücü tespit etmek zor olmasa gerektir. Bu güç, silah sanayi sektörünü elinde bulunduranlardır. Silah sanayi sektörünün kimin elinde, kimin denetiminde olduğu bellidir. Sektörün büyük ölçüde “Büyük israil idealine” gönül vermiş insanların elinde ve denetiminde olduğu herkesin malumudur. O halde bu savaşların arkasında Türkiye, İran ve Körfez ülkeleri gibi devletleri aramak yersizidir. Bugün sahada savaşanlar büyük ölçüde silah tüccarlarına hizmet ettikleri için arkalarında da Yahudi silah tüccarları vardır. Bunun istisnası yoktur. Maliki’nin de IŞİD’in de, Beşşar’ın da, ÖSO’nun da PYD’nin de arkasındaki güç aynıdır.  Savaşların bitmesi silah sektörünün ölmesi demektir. Savaşların görünür gerekçeleri hep işin “paravan” kısmıdır. Bu savaşların; demokrasiyi getirmek, şeriatı getirmek ya da bir zulme son vermek gibi görünür gerekçeleri insan aklını çelmek içindir.

Bu savaşlarda katledilenler ve katledilmek istenenler sadece Müslümanlar değil aynı zamanda İslam’dır. “Yüzyıl” savaşlarında ya da ikinci dünya savaşında birbirlerini boğazlayan 200 milyon Hıristiyan, Yahudi ve dinsizi hatırlayan yoktur. Bu savaşta 65 milyon kişi öldürülmüştür. İslam coğrafyası benzer bir yangına doğru yuvarlanmaktadır. Muhtemelen “mezhep” eksenli yapılacak bu savaşların dışında kalacak bir İslam ülkesi düşünemiyorum. İnsanlara “felaket senaryosu” gibi gelse de gidişatın o yönde olduğu inkar edilemez.

Bütün bu olup bitenlerin görünür bazı sebepleri olabilir. Hem gavurlara kukla, hem de başımıza diktatör olanlar bu işlerden sorumlu tutulabilirler. Ancak asıl nedenin bu olmadığını düşünüyorum. İslam’dan uzaklaşmamız, ondan yüz çevirmemiz bu felaketleri kaçınılmaz kılıyor. Yakın geçmişte birinci dünya savaşında verilen yüzbinlerce şehit, talan edilen ülkeler aklımızı başımıza getirememiş görünüyor.

Bu felaketlerden kurtuluş mümkün müdür? Bu bataklıktan ve ya yangından çıkış nasıl olabilir? Kuşkusuz yeniden İslam’a girmekle olabilir. İslam’la kurtuluşa ulaşabiliriz. Huzur İslam’dadır, çare İslam’dır. Bunlar sloganik laflar değildir. Benzer hastalıklara uygulanmak suretiyle kesin şifa veren bir reçeteden bahsediyoruz. İnsanlık, tarih boyunca İslam’a girmiş huzur bulmuş, çıkmış felaketlerle baş başa kalmıştır. Hâlihazırda cahiliye döneminden ne eksiğimiz kalmıştır. Ümmet coğrafyasının şehir meydanlarında dikili putlar, caddelerinde faiz müesseseleri, sokaklarında meyhaneler, park ve toplu taşıma araçlarına kadar sirayet etmiş adeta mekan tanımayan fuhuş sektörü ile bilinen cahiliye döneminden beter haldeyiz. İslam, Evs ve Hazrec’in düşmanlığını kardeşliğe, cahiliye toplumunu altın bir nesle dönüştürmedi mi?

Birileri zaten sahada savaşanlar da İslam’ın hâkimiyeti için mücadele etmiyorlar mı diyebilirler. Ediyorlar demek çok zordur. Çünkü İslam’ın şöyle bir özelliği vardır. İçerisine gireni kendi potasında eritir. Farklılıklarını önemli ölçüde törpüler. İslam’a giren siyah kendini beyazdan, beyaz da kendini siyahtan farklı görmez. Irkı, dini, mezhebi İslam içerisinde görünmez hale gelir. Tek belirgin görünen vasfı Müslümanlıktır. Günümüzde herkes İslam kazanı içerisinde ama kaynaşma, İslam’da erime, benzeşme görülmüyor. Fiziksel birleşme, kimyasal dönüşüme uğramıyor. Kürtlük, Türklük, Araplık, Acemlik, Şiilik, Sünnilik, “Müslümanlık” vasfını bastırmış durumdadır. “Asimilasyon” sevimsiz, antipatik bir kelimedir. Biz açıkça gelin İslam içerisinde asimile olalım diyoruz. Onlar ise demokrasi adlı gavurluk potasında asimile olmayı içine sindirdikleri halde İslam’da asimilasyona itiraz ediyorlar.

İslam yerine kurtuluşu demokrasi de arayanlara son çağrımızdır. Ya İslam adlı Hz. Nuh’un gemisine biner kurtulursunuz ya da güvendiğiniz demokraside helak olur gidersiniz.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.