“Komünal Çürüme”

Yusuf Sancak

Bilindiği üzere şu anda yürüyen bir “PKK’nın Silahsızlandırılması” süreci var. Uzun yıllardır süren silah ve şiddet faktörünün en başta Kürtlere zarar verdiği gerçeği, aklı başında herkesin kabul ettiği bir gerçektir.

Umarım süreç başarıya ulaşır da Kürtler bu sarmaldan kurtulur.

Silah ve şiddet her şeye rağmen arızi bir durumdu. Kürt halkının tercihi olmasa da yaşanan şiddet sarmalı, “çıplak kralın” ayıplarını örten bir libas işlevi görmekteydi. İcra ettiği rol itibariyle şiddet sarmalı, özellikle “Belediye merkezli” bölgenin yerel siyaset dinamiği başta olmak üzere toplumsal hayatta görülen her türlü ahlaksızlık, yozlaşma, uyuşturucu, vurgun, hırsızlık, yolsuzluk gibi çarpık ilişkilerde failler için deyim yerindeyse “Setr-i avret”e dönüşmüştü.

İki yılını geride bırakan silahsızlanma sürecinde yaşanan sükûnet dönemi, kan ve göz yaşı üzerinden siyaset yapan, sivil alana müdahale eden, 1930’lu yılların CHP’sinin millete giydirdiği deli gömleğini Kemalizm müzesinden ödünç alarak Kürtlere giydirmeye çalışan malum kesimi köhne icraatlarıyla baş başa bıraktı.

Mesela ölümler, çatışmalar, gerilla-şehit söylemleri, serok-parti hikayeleri yapılan yolsuzlukları, sokaklara taşınan sapkınlıkları örtmeye yetmiyor artık.

Mesela LGBT denen gruh için yapılan arsızlıklar artık Kürtlük perdesinin arkasına gizlenemiyor. DEM’inden DBP’sine, TJA’sından bilmem nesine kadar sarfedilen efor artık söz ve icraatlar üzerinden değerlendiriliyor.

Belediyelerdeki durum hakeza!

Yapılan yolsuzluklar, hırsızlıklar, vurgunlar, talanlar artık “Yurtseverlik” kılıfı üzerinden değil, olması gereken realite üzerinden sorgulanıyor.

Nitekim asıl üzerinde durmak istediğim mesele tam da budur.

Belediyelerde “hizmet nötr, şaibe pozitif” denecek bir süreç yaşanıyor. Hizmet kalitesi tartışma konusu. Geçen kış yağan karın başta Diyarbakır olmak üzere çevre il ve ilçelerde hayatı felç etmesine karşın kar küreme ve tuzlama gibi temel belediyecilik hizmetlerinin bile yürütülememesi hala hafızalarda duruyor. İlk defa belediyeler bir sınavla karşılaştı, onu da başaramadı.

Kaldı ki yerel yönetimlerde yaşanan usulsüzlükler artık dışarıdan gelen eleştirilerle sınırlı değil. “İçeriden” yapılan ifşaatlar ve öne sürülen ithamlar, “Komünal topluma” giden süreçte “Yerel demokrasinin kıblesi” addedilen belediyelerin koridorlarında şeytanın ıslık seslerinin kulakları tırmaladığını gösteriyor.

İddialar ve Kürt kamuoyu algısı, dönen dolapların ülkedeki genel soygun ve çürümüşlük trendiyle yarış halinde olduğu yönündedir.

“Dışarıdan” yapılan eleştiri ve ithamlar çoğu zaman ilgi çekmeyebiliyor. Ama eleştiri ve ithamlar “içeriden” olunca ilginin odağına dönüşebiliyor.

Nitekim yerel basında bazı kalemler yine “içeriden bir ses” olarak zaman zaman belediye koridorlarından yükselen şeytanın ıslık seslerine, detaylara girmeden temas ederek kamuoyunun hissiyatına tercüman olmaya çalışıyorlar. Ama bu yeterli olmuyor.

Tam da bu noktada, sosyal medyada anonim hesapların son zamanlarda Diyarbakır ve ilçe belediyelerini kapsayan iddialara zaman zaman hepimiz denk gelebiliyoruz. Ancak son günlerde ortaya çıkan bir X hesabı, alışıldık “içeriden” ithamların çokça ötesine geçiyor.

“Öz hakikat@ozgfeaxg” adlı kullanıcının yaptığı ifşaatların niteliği tabii ki tartışılabilir. İddialardan bazılarını ispat etmenin imkanı da yok. Bunlar reddedilebilir, inkar edilebilir. Mesela kimin kimi ayarttığı, belediye imkanlarıyla kimlerin kimlerle sefa sürdüğü falan filan. Hatta iddiaların bir kısmı klikler arası rekabetin bir ürünü de olabilir. Ancak çok somut iddialar da var ve bu somut iddiaların kamuoyu algısıyla benzerlik taşıması hayli dikkat çekici görünüyor.

İsim verilmiş, mekan belirtilmiş, vurgunun miktarı failleriyle beraber belirtilmiş, kısa sürede edinilen gayri menkullere yer verilmiş vs vs… Araştırıldığında doğruluğu veya yanlışlığı derhal ortaya çıkacak somut iddialar yani. Bildiğim kadarıyla ilgili belediyelerden şimdiye kadar yalanlama yönünde bir açıklama gelmedi. Öne sürülen somut iddiaların halk arasında yaygın olan genel kanaatlerle örtüşmesi, iddiaların ciddiyetini göstermeye yetiyor.

Peki, ne tür iddialar var?

Neler yok ki!?

Önce şu TJA denen ucube kadın teşekkülünden başlayalım.

Hani aileyi düşman gören…

Kadın için en güvensiz ortam ailedir diyen…

Aileyi devletten sonra en gerici kurum addeden…

“Özgür kadın” mottosuyla evlilikleri bitirmeye, mevcut evlilikleri yıkmaya çalışan…

LGBT sapkınlığı için boğazlarını yırtan…

Erkek düşmanlığı üzerinden aile bağlarını dinamitleyen…

Aile ortamından kopardığı kadını sokaklara teslim eden…

Tutunacak dalı kalmayan kadın için sığınma evlerini adres gösteren…

Her türlü istismara karşı kadını tamamen savunmasız bıraktıktan sonra;

“Özgür kadın” plakası takıp etrafında apachi dansı yaptıktan sonra kadını izbe sokaklara, ıssız kaldırımlara emanet eden TJA!

Kadınları tüm ailevi bağlarından soyutladıktan sonra sokak zibidilerinin insafına sürüklemek, tabii ki paradigma literatüründe “Özgürlüğün nirvanası” olarak değerlendiriliyor. Bu rol TJA denen LGBT teşvikçisi ucube teşekkül tarafından yürütülüyor. Anlaşıldığı kadarıyla Paradigma referanslı bu ucube teşekkülün her türlü gayri meşru faaliyetleri hiyerarşik yapıda en üst sıralarda bulunan konumdan dolayı alkışlanmak zorundadır. Çünkü “Öcalan’ın tanrıçaları” olarak TJA’nın ayrıcalığı ve dokunulmazlık özelliği mevcuttur.

İsim her ne kadar TJA olsa da, nam-ı diğer Öcalan’ın “A Takımıdır!”

Sosyal medya ifşaatlarında “TJA prensesleri” olarak yer edinen kadınların karıştıkları skandallar, belediyelere uzanan vurgun ve hırsızlıklar, yanısıra uyuşturucudan tecavüzlere kadar yaşanan dramatik hadiseler isim, yer, faaliyet belirtilerek yer almaktadır. Paylaşımlarda detaylar mevcut olduğu için ayrıca buraya almayı gerekli görmedik.

Halk belediyeciliği!

Öne sürülen iddialara göre belediyeler de tüm skandalların merkezinde yer almaktadır.

Halk belediyeciliği dedikleri anlayış, aslında skandal belediyecilikten öteye geçmemektedir.

“Demokratik Konfederalizm” yolunda komünleri, meclisleri finanse edip örgütlemesi öngörülen ve kararları halk tarafından verildiği şeklinde koparılan asılsız yaygaraların aksine, “Referanslı kliklerin” yanı sıra “Öcalan tanrıçalarının” arpalığına dönüşen bir belediyecilik pratiği hüküm sürmektedir. Karar mercii olarak lanse edilen halk ise sadece seçimlerde lehte oy kullanması gereken bir figüran muamelesi görmektedir.

Öcalan’ın yere göğe sığdırılamayan paradigmasına göre halkların özgür yaşamı komün sistemiyle mümkün olacaktı. Kömün sistemini de belediyeler örgütleyecekti.

Pratik, teorinin ispatıdır daima.

Yansıyan iddialara bakılırsa belediye çeperlerinde örgütlenen önemli miktarda “Komün” oluşmuş durumda.

Yapılan paylaşımlara bakılırsa;

Uyuşturucu komünleri,

Tecavüz komünleri,

Hırsızlık komünleri,

İhale komünleri,

Komisyon komünleri,

Meyhane komünleri,

İmar-arsa komünleri,

Ahbap-Çavuş komünleri… Var da var!

Sadece halk yok.

Sadece halka hizmet yok.

Temel belediyecilik hizmetleri bile komalık.

İşte size Komünal Toplum İnşası!

Voltaire ve J.J. Rousseau

J.J Rousseau, Öcalan’ın kitaplarında ve paradigmasında sıklıkla atıfta bulunduğu ilham kaynaklarından biridir. Komünalcı da denebilir. Rousseau’nun “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı” kitabını okuyan Voltaire, kendisine bir mektup yazar. Mektubunda yer verdiği şu cümle, Paradigma ekseninde bugün yaşananlara da cevap niteliğindedir:

“Bizi yeniden hayvan yapma isteği için bunca zekâ şimdiye kadar hiç kullanılmamıştı; eserinizi okuyup bitirince insanın içinden dört ayak üzerinde yürüme isteği geliyor.”

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.