Küresel ahlaki konsensus mümkün mü? (1)

İlişkilerin içiçe geçtiği bir dünyada, ahlak temelinde küresel bir consensus sağlamak mümkün mü? Bu sorunun cevabı sahih inancın tahribi olan ateizm ve sekülerazisyonun ahlaki değerlerin hangi kaynaktan ve hangi yollarla elde edileceği sorularının cevabın

İlişkilerin içiçe geçtiği bir dünyada, ahlak temelinde küresel bir consensus sağlamak mümkün mü? Bu sorunun cevabı sahih inancın tahribi olan ateizm ve sekülerazisyonun ahlaki değerlerin hangi kaynaktan ve hangi yollarla elde edileceği sorularının cevabında yatmaktadır. Felsefi temeli naif olmakla beraber, ister Tanrı’nın varlığının inkarına ister varlığın Tanrısı’sız algısına bir isyan şeklinde olsun; ateizm, eğer insanı ahlaki bir varlık olarak görüyorsa ve dünyanın yüksek değerler çerçevesinde kurulması iddiasında ise, bu “ahlakçı ateizm” ile “din” arasında bir payda var demektir. Bu bir paradoks gibi görünmektedir, öyledir de. Ancak her paradoks temel karşıtlığı ifade etmez. Söz konusu payda paradoksun kendisinde yatmaktadır. Bir ateist, birinin mülkiyetinde olan bir eve girip evin sahibini inkar etmesine benzer. Ev kendisinin değildir, orada barınmaktadır ve her şeyin kendine ait olduğunu düşünmekte, iddia etmektedir. Allah’ın yarattığı bir insanın selim fıtratı ve akl-ı selimi ile tespit ettiği bir gerçek, hem gerçeğin sahibini hem onu elde eden materyalin O’nun bağışı olduğunu gösterir sadece. Ateist ise gerçeği ve materyali reddeder. İnsanın vasıflarından biri onun “bir tarafı”nın buraya, maddi tabiata, yani salt dünyaya ait olmamasıdır. Böyle olmakla beraber insan tarihini yapma kudretine sahip bir öznedir. İnsanın dengesi beden ve ruhun buluşma noktasıdır. Eğer bir canlı türü olarak “insanın doğasını genetik yapısı belirliyorsa”, o zaman insan bütünüyle buraya aittir ve buranın ürünüdür. Bu türün tarih yapması, fiziki ve sosyal çevreyi değiştirmesi mümkün değildir; nihayet sosyal bilimlerin dediği doğru olur: insanı çevre ve tarih biçimlendirir. İnsanın toplumsal ve tarihsel durumların ürünü gören sosyal bilimler onun ruh ve ondan türeyen iradesini reddederler. Peki, tarih ve çevre tarafından biçimlendirilen, yani belirlenen ve hatta modern pratikte gözlendiği üzere bir sosyal kukla gibi motive edilip determine edilen insan(lar) artık “birey” sayılabilir mi? Liberalizm ve postmodern zamanların sofistike ideolojisi insanın birey olma fikrini yüceltmektedirler. Ancak birey fikrini imkânsız kılan bizzat bu bakış açısıdır. Belirlenen ve biçimlendirilen insanın yaratıcı olma ve sorumluluk yüklenme iradesi yoktur. Kuşkusuz bu kavramsal çerçeveden ahlaki bir malzeme çıkmaz. Çünkü varoluş düzeneği, içinde yaşadığı fizik ve sosyal çevreyle başlayıp biten insanın doğası daha fazlasına yetmez. Herşey burada başlıyor, burada sürüyor ve burada bitiyor. Modern tasavvurda insan bir ağaçta bir yaprak gibi bitti, bir süre yaşadı, sonra düştü, çürüdü ve yok olup gitti. İnsanın bütün macerası buysa, ne kadar boş, anlamdan ve amaçtan yoksun, üstelik trajik ve hazindir! Bir kapalı sistem ki, ne öncesi var, ne sonrası, ne ötesi var ne de başka bir varlık boyutu. Bu kapalı sistemde birey ve ahlak mümkün olmadığı gibi hakiki tefekkür de mümkün değildir. Bizim iddiamız iyi, doğru ve güzelin insana dışarıdan ve üstünden verilmiş olması değil, bizzat kendi özünde içkin olarak bulunuyor olması fikrine dayanır. Şanı yüce Allah’ın vahy ve elçiler aracılığıyla bildirdiği şey, bu evrensel ve ebedi özde varolanın hatırlatılması, açığa çıkmasına yardımcı olunması ve öznel bir çaba ile bilinen ve başarılan şeyin doğrulanmasıdır. Söylenmek istenen şu ki, uzun bir çevrim izlense dahi sonuçta gelinecek nokta ilk hareket noktası olacaktır. “Din fıtrattır, insan(lar)ın üzerinde yaratıldığı şeydir” (30/Rum, 30.). Ve bütün “insanlar İslam fıtratı üzere doğarlar.” (Buhari, Cenaiz, 92.) Din iyi, güzel ve doğru değerleri (ma’ruf) öğütleyip emretmek suretiyle hakikatte insana kendini, özünde içkin ahlaki değerleri hatırlatıyor; böylece kendine ayna tutmasını öğütlüyor, zindandan kurtuluşun yollarını gösteriyor ve sorumluluk yükleyerek bu (değişmez ebedi) değerlere riayet etmeye davet ediyor. Unutan ve şaşıran insanın sürekli hatırlamaya ihtiyacı var. İnsan unuttuğu, şaşırdığı ve savsakladığı zaman din bir üst denetleyici oluyor; değerlerin keyfi olarak değiştirilmesinin önüne geçiyor. Bunun yanı sıra, söz konusu değerlerin nasıl ete kemiğe bürüneceğini, bir yaşama biçimi ve pratikler düzeneği şeklinde gösteriyor. Dünyabülteni

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.