"ÜMMET" DEDİK, ümmet diyoruz, ümmet diyeceğiz...

Dr. Abdulkadir TURAN

Geçen yüzyılda uluslararası güçler ve onların denetimindeki yapıların amacı, küfrün “tükenme” umuduna kapıldığı bir dönemde bile Şeyh Esad Erbili gibi Türkiye ve Balkan Müslümanlarını etkileyen büyüklerle Üstad Bediüzzaman gibi bir ümmet güneşini yetiştiren memleketimizdeki İslamî bereketin kaynağını yok etmekti.

Bu hedefe ulaşmak için sanki ortak bir uluslararası merkez kurmuşlardı. Kendileriyle ilişkiye giren, onların projelerine yardımcı olma sözü veren ulusalcı, demokrat hatta muhafazakâr ne kadar güç varsa hepsini bu uğurda seferber ettiler. Uluslararası yapıyla işbirliği içine giren her yapı, bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek o bereket kaynağını yok etmek için bir rol üstlendi adeta. Bu ortaklığı bugün bütün yönleriyle evraklara dayandırmak mümkün değilse bile, bu fiili ortaklıkta görev alanların uluslararası bağları ve bu farklı unsurlar arasındaki ahenk, bu kanaatin oluşması için yeterlidir.

Uluslararası yapının önünde, tarihteki hizmetler bir yana, Siirt’in, Cizre’nin köylerinden kalkıp Plevne’lere, Kırım’lara giden, Sarıkamış faciasından sonra düzenli bir ordunun neredeyse bulunmadığı Doğu’da Rusları durduran, Urfa’da Fransız’ın, Antep’te İngilizin karşısına dikilen bir toplum vardı. O toplumun enerji kaynağı İslam’dı, işte o toplumla o eneji kaynağı arasındaki bağ koparılmalıydı.

Rus diplomatlar başta olmak üzere Batılı ajan araştırmacılar, Kürtlerin okumuşlarına “sizin İslam içinde yeriniz yok, daha 15, 16.yüzyılda Müslüman oldunuz” dediler, o yüzyıllar öncesindeki tarihe onların gözünü kapattılar.

Kürt genci, bu sözleri gecenin karanlığında  uluslararası sistemin işbirlikçisi sosyalistlerden dinledi; sabahın aydınlığında çıkıp kaynaklarda aslını aradı. Konu İslam olunca tabii olarak muhafazakâr çevrelere ait kitabevlerine yöneldi. Oysa İstanbul-Ankara’da yerleşik çevrelerin yayınevlerinde çıkan kitapçıklar, dergiler, gazeteler bir yana, bilimsel olma zorunluluğu bulunan ansiklopedilerde bile yörenin İslam içindeki tarihi ya asimilasyona uğramış, örneğin Eyyübiler Türk olmuştu ya da Kafkas Beylikleri örneğinde olduğu gibi o tarih tümden atlanmıştı.

Neticede imanı aileden miras kalan, akide bilgileri birkaç cümleyi geçmeyen ve tarihin toplumu yönlendirmek için kullanıldığı bir çağda yaşayan bu genç “Sosyalist arkadaşlar, doğru söylüyormuş; bizim bu tarihte gerçekten yerimiz yokmuş” dedi ve kendisine sırtını dayayacağı bir tarih aramaya başladı.

Allah şahittir ki bu vaka aynen  böyle yaşandı.

O genç ne bilsin ki kimisi büyük gazeteler çıkaran o muhafazakâr çevreler, “bazı mühim meseleler söz konusu olunca” meseleye İslam ve vicdan penceresinden değil, “resmi gözlüklerle” bakıyorlar. Ne bilsin ki o ansiklopedi maddelerini; resmi tarih tezini seslendiren, Türkleri ümmetten koparmak için görevlendirilen, Masonluğu belgeli Mehmet Fuat Köprülü’nün söylediklerini “makam hırsı zindanında”, “milliyetçilik zindanında”, “âli menfaatler zindanında” tekrarlayan profesörler kaleme almış.

Ne bilsin ki yazılıdaki not düşkünü bir öğrenci geçer not almak için “Şeyh Said kimdir?” sorusuna ne cevap veriyorsa onlar bu eserleri kaleme alırken o tutumu takınmış.

Ne bilsin ki o ansiklopediyi, o medeniyet tarihini, o sözde modern İslam tarihini çıkaran çevre, o profesörlere “Hayır” demeyi “isyan kuşkusu” görmüş, sonra kendi yayınladığına, kendisi de “bilimsel eser” diye inanmaya başlamış.

Ne bilsin ki uluslararası güçler, yöremizdeki bereketin kaynağını yok etme burayı İslam için bereketli bir toprak olmaktan çıkarma kararı almış. Ne bilsin ki birileri buna doğrudan hizmet ediyor, birileri de bilmeden o hizmetin içinde yer alıyor.

ETNİK SORUNLAR MODERNİZMİN ÜRÜNÜDÜR

Eldeki tarihi bilgiler, geçmişteki savaşların bir dinin mensuplarını, etnik kökeni ne olursa olsun bir ülke veya bölgedeki insanları, bir hanedanı hedef aldığını gösteriyor. Ancak bir etnik unsurun topluca hedef alındığını gösteren açık kanıtlar yoktur. Yahudilerin büyük bir topluma dönüştükleri Hz. Musa (as) sonrasındaki çağda, israiloğullarına yönelik katliam girişimleri bile onların sadece bir kesimine yöneliktir.

Etnik sorunlar, Yahudi ideologların ürettiği, Fransız İhtilali sürecindeki milliyetçilik ve onun ırkçılığa dönüşmesiyle ortaya çıktı. Darwin gibilerinin ürettiği sahte bilgilerle, insanlığın Adem’in (as) çocukları olarak ortak bir kökene sahip olduğu inancı sarsıldı. “Ortak köken” inancı sarsılınca kardeşliğin ilk noktası olan “insanlıkta kardeş olmak” hissiyatı ağır bir darbe aldı. “Henüz insanlaşmamış toplumlar”, “az insan toplumlar” gibi saçma iddialar ortaya atıldı. “Güçlü olan insan, en insan olan insandır” safsatasıyla güçlü etnik unsurların zayıf etnik unsarları yok etme hakkı öne sürüldü. Bunun neticesinde “ırkçılar”, başka etnik unsurları bedenen yok etmeyi hedeflerken milliyetçiler tarih ve kültür açısından yok etmeyi hedeflediler; bunu “daha mümkün” olduğu için “daha tercih edilir” buldular.

Bugün yaşadığımız etnik sorunların temelinde, insanlığın kaynağını saptıran bu eğilim vardır. Resulullah (sav)’ın döneminde böyle bir şey yoktu; biz, bugün bunun tahribatını görmeyelim” denemez. Böyle bir tutum, İslam’ın kötülüğe elle, dille müdahele veya kalble buğzetme kaidesine aykırı olduğu gibi İslam fakihlerinin “hiçbir sorunu çözsümsüz bırakmama” tutumuna da aykırıdır. Müslümanların Darwin teorisine bir cevapları olduğu gibi, bu teorinin sosyal neticelerine de bir cevapları olmak durumundadır. Etnik sorunlara çözüm önermek, gayri İslamî bir çaba içinde bulunmak değildir, aksine İslam’a yönelen bir tehdidi bertaraf etmenin ta kendisidir.

ULUSÇULUK İSLAM’I     TEHDİT EDİYOR

İslam dünyasındaki “ulusçuluk”; İslam ümmetini oluşturan her etnik unsuru,

1.İman

2.Tarih

3.Coğrafya olarak bağlı olduğu çevresindeki İslam toplumlarından kopararak “bağımsızlık” iddiasıyla

1.Kültürel

2.Ekonomik

3.Siyasi olarak Batı uygarlığına ve o uygarlığın siyasi iktidarına bağlamayı hedefliyor. Ana hedef “koparma” olduğu için, çevresindeki etnik unsurların her biri Batılılaşmayı benimsese bile ulusçuluk, onlarla (hatta Suriye-Irak örneğinde olduğu gibi arada dil birliği varsa bile) çatışmayı amaçlıyor. Ta ki İslam dünyasının her parçası daha küçük bir idari birim olsun ve paylaşımlara daha kolay konu olsun... Ulusçunun işi efendisine hizmettir.

Bütün İslam toplumlarına yönelik projeler üreten Batı, İslami kimliğimizi, ereji kaynağımızı, hayat kaynağımızı yok etmeye yemin etmiş gibiydi. Ulusalcılık üzerinden öyle bir ortam oluşturacaktı ki memlekitimizde kimse İslam’ı savunamaz olsun, hatta ihtiyar kadınların bile İslam’dan söz edilmeye tahammülü olmasın...

Bunun için,

1.Çevremizdeki toplumlardan kendilerine bağlı oluşturdukları “ulusal güçler” üzerimize salınacak, “Bakın, Müslümanlar size zulmediyor” denecek

2.Tarihimiz saptırılacak, “Müslümanlar  tarihte de size zulmetmişti” denecek.

3.Kur’an ve Sünnet aleyhinde propaganda yapılacak, haşa “Müslümanlığın esası bozuk” denecekti.

Buna “Hayır” diyen bir Müslüman olursa içimizde ürettikleri ulusalcılar “Bu adam, sizin ulusal çıkarlarınıza, ırkî değerlerinize düşmandır; onu öldürün veya içinizden kovun” diyeceklerdi.

Bu proje, aynen böyle uygunlardı. Ancak “ilahi yardım” hesaba katılmadığı için iflas etme sürecine girdi. Bugün o süreçte vazife alan liberal, demokrat, milliyetçi çevreler; efendilerine adeta özeleştiri ve savunma dilekçeleri veriyorlar; yok etme tutmayınca değişim önerileri geliştiriyorlar, hilesi bozulan sihirbaz misali, kartlarımız bitmedi, böze güvenin diyorlar.

ÜMMETİN BİRİKİMİNDEN YARARLANDIK

Bir İslam alimi şöyle diyor: “İnsanın iki zindanı vardır: Bir toplumsal zindan, diğeri coğrafi zindan. İslam Peygamberinin (sav) yaptığı en köklü işlerden biri, insanları sınıflara dayanan kısır toplumsal yapıdan ve coğrafi sınırlara hapsolmaktan kurtarmaktı.

Biz, İslam dünyasının buluştuğu bir yolun üzerindeyiz. Berekitimiz etnik kökenden kaynaklanmıyor; biz etnik zindana girmedik, memleket zindanına girmedik, mezhep taassubu zindanına girmedik, devletin âli menfaatleri zindanına girmedik, etrafımıza duvar örmedik; milliyet demeden, mezhep demeden, memleket demeden İslam dünyasının hangi noktasında bir İslamî üretim gördük; üzerinde oturduğumuz büyük ilim ve irfan mirası özgüveniyle onu elekten geçirdik ve kendimiz için bir üretime dönüştürdük, onu kendimizdeki bereketin üzerine kattık. Bu, tam anlamıyla ümmet birikiminden yararlanmaktır.

İslamî bereketimiz yok etmek isteyen güçler, bizi hep bir uca hapsetmek istediler. Doğudan bir mezhebin, güneyden bir fırkanın ucuna yapıştırmaya çalıştılar. Şiilik... Vehabilik... dediler, olmadı. Şimdi, bari yerinizde kalın, diyorlar. Olur mu hiç? Biz, Arab’ımızla, Türk’ümüzle göçmen bir toplumuz, dağlarımızda mahpusken İslam sayesinde yol öğrenmişiz bir kere... Yerimizde durabilir miyiz? İbn-i Abdüsselam olur. Cizre’den çıkar Şam’a gideriz; Ergani’de ilk derslerimizi alır, Bursa’da Molla Gürani oluruz. El-Ezher’e gider, Şeyh Muhammed Emin oluruz, Güney Afrika’ya gider El Kerküki oluruz, Endonezya’ya gider El Berzenci oluruz. Hem yol alırız, hem biz olarak kalırız; “sabitimiz” yol alırken kendini korur ve etrafında ilim-irfan halkasını örer. Bakın, Anadolu dergâhlarına bunun şahitlerini görürsünüz.

ÜMMETTEN BAŞKA DAYANAK YOK

Her İslami yapı, ümmetle bağ kurar; bundan başka yol yok:

1.Ya Mısır İhvanı gibi sahip olduğu bikirimi dışarıya taşır.

 2.Ya da Milli Görüş gibi, HAMAS gibi, Tunus’taki En-Nahda gibi diğer coğrafyalardaki İslamî hareketlerle sağlıklı bir iletişim bina etmeye çalışır, böylece ümmet bütünlüğü içinde yerini alır.

Öte yandan her toplum dünyada kendisine bir yer arar. Bizim toplumumuzun yeri;

1.Ortak iman

2.Ortak tarih

3.Ortak coğrafya

4.(Hatta) ortak ekonomiyle bağlı olduğu İslam ümmetidir. Bundan öte bütün arayışlar boştur. (Ümmet bütünlüğü içinde yerini almak, dünyanın diğer toplumlarıyla iletişim kurmaya da asla engel değildir.)

Gençlerimize Enternasyonal marşlarını ezberletenler, Ape Hoşimin, Che Quevara öğretenler; biz ümmetten söz edince “kendinize yabancılaştınız” dediler; yanıbaşımızdaki Çeçen kardeşlerimizden söz edince Çeçenci, ümmetin ortak davası Kudüs’ten söz edince Filistinci dediler. Tek bir dertleri vardı, bizi bir yere hapsedip boğmak... “Kürt” deyince de başka birileri “Tamam, hepsi bu kadar işte Kürtçü oldunuz, en iyisi orada kalınız” dediler, onların derdi de bir yerde tutmaktır.

Biri sözde Kürtlerin “ulusal çıkarı” üzerinden, diğeri sözde Türklerin “ulusal çıkarı” saikiyle; uğradığımız haksızlığı meşrulaştırmaya, bize yönelik kahredici duyarsızlığa bahane bulmaya, bize  haksızlık yaparak manevi varlığımıza kast eden uluslararası güçlerden ve onların uzantılarından aferinler almaya çalışıyor.

“Kendimize yabancılaşırsak” rahatlayacaklar; ilmi Çin”e götüren büyüklerimizin yolunu terk edip bir yere haps olursak sevinecekler... Halbuki biz ümmet dedik, ümmet diyoruz, ümmet diyeceğiz. Bireysel-toplumsal; dünyevi-uhrevi ne kadar menfaatimiz varsa oradadır, başka yerde değil…

Doğruhaber Gazetesi

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.