Ümmet öldü mü?

Dr. Abdulkadir TURAN

 Irkçılık, Müslümanlar arasında gün geçtikçe etkisini yitiriyor; dış güçler hesabına iş görmekten uzaklaşıyor. Dış güçler, buna karşı İslam âleminde mikro milliyetçilikleri kışkırtıyor, yeni sorunlar üretiyor, o sorunlar üzerinden Müslümanlar arasında ırkçılığın var olduğu ve devam ettiği düşüncesini canlı tutmanın yolunu arıyor

“Ümmet olmak” İslam karşıtlarını en çok endişelendiren, onları Müslümanlara karşı plan yaparken en çok durduran etkendir. Bundan olacak, büyük veya küçük neredeyse her aksi yöndeki olay “Ümmet bitti” şeklinde yorumlanıyor.

“Ümmet”, “Bir peygamberin tebliğ ettiği dine inanan veya o dine muhatap olanların meydana getirdiği topluluk” anlamında iken “İslam ümmeti” ile “Ümmet-i Muhammed” ile özdeşleşmiş; “Hz. Muhammed'e iman edenlerin bütünü” anlamı ile bilinmiştir. Bu yönüyle “Ümmet”, İslam toplumunun bütünüdür, kendisini Müslüman hisseden herkesin mensubu olduğu büyük bir topluluktur. Kişi Müslüman olmayı kabul ederek “Ümmet” mensubu olmayı da kabul etmiş olur.

Ümmetin iki yanı vardır: Birincisi hissidir, ikincisi siyasi. Siyasi anlamda ümmet olmak, ortak bir siyasi idare altında bulunmak ya da bulunmayı arzulamaktır. Hissi anlamda ümmet olmak ise Müslüman birey veya toplumların diğer Müslüman birey ve toplumlara yakınlık hissetmesidir.

Siyasi anlamda ümmet ne durumda olursa olsun, hissi anlamda ümmet her zaman diri kaldı. Müslümanlar dün olduğu gibi bugün de dünyanın herhangi bir yerinde ırkını, mezhebini, meşrebini bilmedikleri bir Müslümanın başarısına seviniyor; sıkıntıları için üzülüyor, bir şeyler yapmak istiyor. Futbol gibi bir alanda bile bunu görmek mümkündür. Müslüman bir futbolcu, günlük yaşamında İslam'a uzak da olsa kendisine Müslüman diyen bireylerce daha çok seviliyor, onun başarısı “Müslümanların başarısı” gibi görülüyor ve daha çok alkışlanıyor.

Bu hissin canlı olduğunun en kayda değer delili ise felaketler karşısında yapılan yardım kampanyalarında ortaya çıkıyor. Toplum, Müslüman bir ülke için yapılan yardım faaliyetlerine katılırken, Müslüman olmayan topluluk ve ülkelere yönelik yardım kampanyaları genellikle sonuçsuz kalıyor.

Yine bir yabancı, Müslüman olduğunda sokakta, pazarda, mahallede hemen kabul görüp birkaç yıl içinde yerli biri gibi kabul görülürken Müslüman olmayan yabancılar neredeyse hiçbir zaman yerli gibi görülmüyor.

Halk, İslam'a uzak bir yaşam içinde bulunsa da bu tutumuyla, ben sosyal anlamda Müslümanım ve İslam ümmetine mensup olmayı önemsiyorum, diyor.

Basit gibi görülen bu durum bile dışarıda ve içeride İslam'a karşı olanları ürkütüyor, öfkelendiriyor, endişelendiriyor, harekete geçiriyor, karşı yönde girişimler içinde bulunmaya yöneltiyor. Bunların en rahat kullanabildikleri malzeme ise Müslümanların siyasi tutumlarıdır.   Yanlış bir pratikten doğru bir hüküm çıkmaz. Ama bunlar ve farkında olmadan onların söylemlerini dillendirenler, yanlış siyasi tutumlardan ümmetin öldüğüne dair bir hükme varmaya çalışıyor, bu yönde propaganda yapıyor.

MEZHEPÇİLİK, FIRKACILIK, IRKÇILIK

Müslümanların daha çok yakınlarındaki Müslümanlarla tartışmalarında, didişmelerinde etkili olan mezhepçilik, fırkacılık ve ırkçılığın siyasi anlamda ümmete çok zarar verdiği, hissi anlamda da ümmeti olumsuz etkilediği açıktır.

Daha erken dönemde etkili olan mezhepçilik ve fırkacılık, bugün de yıkıcı bir akım olarak varlığını sürdürüyor. Birilerini “Müslüman kardeşiyle” değil, kendi mezhebinden, kendi fırkasından olanla dayanışmaya götürüyor.

Irkçılık ise İslam dünyasında daha önce belirtileri varsa da modern bir akım olarak doğrudan ümmete karşı örgütlendi. Bu akımı İslam dünyasına ihraç edenlerin amacı, hem siyasi hem hissi anlamda ümmeti bitirmekti. Bunun için Müslümanlar arasında etnik kimlik canlandırıldı, “kavim iktidarları” kuruldu.

Herhalde bugüne kadar hiçbir dış akım, ırkçılık kadar İslam dünyasını olumsuz etkilemiş değildir. Irkçılık, 20. yüzyılda İslam dünyasını neredeyse yok etme noktasına getirdi. Irkçılığı yayanlar, Müslümanların ırk düzeyinde bölüneceğini, ne olursa olsun kendi ırkından olmayanlarla dayanışma içinde olmayacağını, bunun da İslam dünyasını işgal etmeyi kolaylaştıracağını planlıyorlardı.

Bu korkunç plan epey yol aldıysa da çökme noktasına doğru gidiyor. Planın işlemeyeceğini dair ilk işaret, pek çok kişiye göre hiçbir anlam taşımayan İslam Konferansı Teşkilatı idi. Siyasi anlamda bu etkisiz teşkilatın simgesel değeri büyüktü. İslam Konferansı Teşkilatı, hangi siyasi amaçlar için oluşturulmuşsa oluşturulsun, psikolojik anlamda onun var olma zeminini sağlayan ümmet hissiyatıdır. Teşkilat kurulur kurulmaz, laikliği varlığının esası haline getirmiş ülkeler dâhil, halkı Müslüman olan ülkeler üyelik başvurusunda bulunmuş, hatta halkının sadece bir bölümü Müslüman olan ülkeler de gözlemci sıfatıyla teşkilata katılmış, böylece dünyanın siyasi amaçlı, uluslararası tek din esaslı teşkilatı ortaya çıkmıştı. Bu teklik, İslam dünyası üzerinde çalışan Batılı uzmanların gözüne çok battı ve pek çok analizde yer buldu.

İslam Konferansı Teşkilatı,  Müslümanların iç sorunlarını çözmede etkisiz kalsa da Afganistan işgaline karşı ve Bosna probleminin duyurulmasında tarihi bir rol oynadı; Müslüman azınlıkların varlıklarını ve sorunlarını dünyaya duyurmaları için iyi bir zemin oluşturdu.

Teşkilatın bugün tükenme noktasına gelmiş olması, ümmet hissiyatının zayıflamasına yorumlanamaz. Teşkilat, kendiliğinden zayıflamıyor, halkı Müslüman olan ülkelerin yönetimlerine yönelik dış müdahaleyle zayıflıyor. Onları bu yönde müdahaleye sürükleyen ise ümmetin güçlenmesidir ve böyle bir teşkilatın bu güce sözcülük etme olasılığıdır.

Teşkilatın, kırıcı tartışmalar için zemin olmaması, aksine her toplantısında Müslümanlar arasındaki kardeşliğin ve dayanışmanın vurgulanması dış güçlerin müdahalesinin zayıflaması durumunda bu veya bunun yerini alacak bir teşkilatın çok önemli bir rol üstlenebileceğini göstermektedir.

Irkçılık, Müslümanlar arasında gün geçtikçe etkisini yitiriyor; dış güçler hesabına iş görmekten uzaklaşıyor. Dış güçler, buna karşı İslam âleminde mikro milliyetçilikleri kışkırtıyor, yeni sorunlar üretiyor, o sorunlar üzerinden Müslümanlar arasında ırkçılığın var olduğu ve devam ettiği düşüncesini canlı tutmanın yolunu arıyor.

ÜMMETÇİ AKIMLAR VE ÜMMET

İslam dünyasında tarih boyunca pek çok ümmetçi akım vücut buldu. Bunların bir bölümü İslamî hareketti, onların samimiyetinden kuşku duyulmaz. Ama İslamî yönü zayıf olduğu halde politik nedenlerle ümmetçi görünen yapılar da olmuştur.

Bu akımlardan ırkçılar ve ümmet karşıtları tarafından en çok suiistimal edilenler, Osmanlı'nın son döneminde siyasi ümmetçilik akımıdır.

Osmanlı, yapı olarak ümmetçiydi; bunu dillendirmeyi dahi abes görecek kadar ümmetçiydi. Osmanlı yönetimi, sultanın ve yönetimin kişiliğine göre zaman zaman aksaklıklar gösterdiyse de kendisini dünyanın her yerindeki Müslümanlardan sorumlu görüyor; pratiği dönemsel olarak ne olursa olsun, teorik olarak dünya Müslümanlarına yardım etmeyi görev biliyordu.

Miladi 19. yüzyılda Osmanlı iyice zayıfladığında köklerini canlandırma girişimlerine sahne oldu, bu doğrultuda siyasi yorumcularca “İslamcılık” denen, gerçekte “ümmetçilik”ten ibaret olan bir akım da görülmeye başlandı.

Bu akımı akım yapan, yeni bir şey ortaya atması değildi; Osmanlı yönetimindeki önemli bir kesimin Osmanlı'nın köklerinden kopmuş olmasıydı. Daha önce yönetimin esası ümmetçilik iken Batı etkisinde oluşan bu yeni durum “ümmet” diyenleri bir akım konumunda bıraktı. Akımın içinde olanların bir bölümü İslam konusunda samimiydi, bir bölümü ise akımı sadece Osmanlı çıkarına uygun bulduğu için sahipleniyordu. İkisi arasındaki fark, birinci kesim için belirleyici olanın İslam olması, ikinci kesim için ise belirleyici olanın devletin bekası ve güçlenmesi olmasıydı. Öz bir ifadeyle biri İslam için ümmet derken, diğeri, devlet için ümmet diyordu. Biri ilkesel olarak ümmeti sahipleniyordu, diğeri pragmatist bir anlayışla ümmet diyordu.

Akım için dönüm noktası, 1911 ve 1912'deki Arnavutluk İsyanları oldu. Arnavutluğun bağımsızlığıyla neticelenen isyan, İslam dünyasını parçalamak ve işgal etmek isteyenlerce “ümmetin bitmesi” olarak anlatıldı. Pragmatist nedenlerle ümmeti sahiplenenlerin bir bölümü de onlara katılınca Osmanlı'da ümmeti sahiplenenlere karşı başlatılan “hayalcilik” propagandası güç kazandı.

Sonraki dönemde İttihat ve Terakki'nin Batıcı-despot uygulamaları yüzünden Arap İslam âleminde görülen her hareketlenme ümmeti zayıflatmak için kullanılırken dünya Müslümanlarının I. Dünya Savaşı'nda ve Kurtuluş Savaşı'nda ümmet hissiyatıyla verdiği destek özenle saklandı. Cumhuriyet Dönemi'nde ise “ümmet” demek dolaylı olarak suç sayıldı.

Arnavutlar gibi küçük bir toplumun idarecilerinin tutumundan yola çıkarak Müslümanların bir inancını ortadan kaldırmaya çalışmak... Akıl almıyor gibi. Ama İslam, Kur'an-ı Kerim ahkamıyla o kadar güçlü ki onun aslına karşı savaşı daima kaybedeceğini bilenler, sürekli pratikten yola çıkarak İslam'ı vurmaya çalışmışlardır. Ümmet inancını pratik uygulamalardan yola çıkarak yok edemeyenler, önce personel yetiştirdiler, ardından onlar etrafında bir pratik oluşturdular ve sonra o pratikten yola çıkarak İslam'ın kendisine zarar vermeye çalıştılar.

Mason İttihatçıları yetiştirip onların eliyle Arnavut, Arap ve diğer Müslümanların huzursuz olmasına yol açanlar onlardı. O baskı ortamına karşı oluşan tepkinin Arnavutluk'ta, Arabistan'da ve diğer yerlerde İslamî bir muhalefet olarak şekil bulmasını engelleyenler onlardı. Bundan yola çıkarak “Ümmet öldü” diyenler de onlardı. “Ümmet ölmedi ve asla ölmeyecektir” diyenleri susturmaya çalışanlar ise onların bizzat yetiştirdiği kişilerdi.

ÜMMETİ SUİİSTİMAL EDENLERİN VARLIĞI

Bugün de siyasi anlamda ümmetin iki tür taraftarı vardır: İslam'ı merkeze alarak ümmete taraf olanlar ve pragmatist sebeplerle devlet ya da kimi kavimleri merkeze alarak ümmet diyenler.

Pratik esası bozmaz. İslam'ı merkeze alarak ümmete taraf olanlar, çok zayıf olabilir. Pragmatist sebeplerle devlet ya da kimi kavimleri merkeze alarak ümmet diyenler, suiistimallerinden sonuç alabilecek kadar güçlü olabilir.  Onlar var ve güçlü diye ümmete karşı durmanın, bu durumdan ümmet hissiyatına düşmanlığın caiz olduğuna dair fetva çıkarmanın yeri yoktur. Böyle bir tutumun İslamî bir yönü olamaz. Bu tür tutumların temeli, yüzyıldır sürekli gündemde ve güçlü olan, Batı kaynaklı ümmet düşmanlığından kaynaklanıyor. “Ümmet öldü” diyenler, farkında olarak veya olmayarak Batı'nın etkisinde kalmış ve Batı'nın çıkarı doğrultusunda çalışanlardır. Onların günlük yaşamının İslamî olması, fikriyatlarının uzun bir süre İslam içinde şekillenmesi bu tespiti haksız çıkarmaz.

Pragmatist anlamda ümmete sahip çıkanların varlığı da aslında ümmetin hâlâ diri olduğunun başka bir kanıtıdır ve onların varlığı İslam için bir zaferdir. Zira İslam düşmanları, İslam'ın ve ona ait değerlerin bir gün tamamen ölmesini, hiç kimsenin onlardan dünyevi veya uhrevi bir umut beslememesini umuyorlardı. Bir şeyde bir menfaat umanların var olması o şeyin diri olduğuna alamettir. Pragmatist ümmetçilerin varlığı İslam düşmanlarının haklı olduğunun değil, umutlarının boşa çıktığının kanıtıdır.

İslam, ahir zaman dinidir.

Kur'an-ı Kerim, ahir zaman kitabıdır.

İslam ümmeti, ahir zaman insanlarına önder olsun diye tayin edilmiş bir ümmettir.

“Ümmet çağı bitti” demek ile “İslam'ın çağı geçti, Kur'an-ı Kerim'in çağı geçti” demek arasında bir fark yoktur. “Ümmet çağı bitti” diyenlerin ilkleri İslam düşmanlarıdır, bunu sonradan dillendirenler ise onların etkisinde kalan art niyetli veya zavallı kişilerdir.

İslam Konferansı Teşkilatı deneyimi bile tek başına İslam ümmetinin hâlâ güçlü siyasi birliktelikler oluşturma zeminine psikolojik olarak yatkın olduğunun açık bir kanıtıdır. Ümmetin hissi anlamda diri olduğuna ise her gün hepimiz her ortamda tanıklık edebiliriz.

Ümmet bitmedi ve bitmeyecek. Ama birileri ümmetin mutlaka bitmesini istiyor; İslam dünyasına karşı emellerini gerçekleştirmek için ümmetin ölmesini umut ediyor.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.