Yasin Börü davası için platform

Abdullah ASLAN

Türkiye'de hukukun kişiye göre işlediğini hemen hemen söylemeyen yok. Herkes mahkeme kararlarından muzdarip ve saygı göstermez bir tutum içinde. Mahkeme kararlarının, mahkûm edilenler tarafından eleştiriliyor olması gayet normal bir husus, ancak bu kararların ma'şeri vicdanda yer bulamıyor olması, hukuki manada gelinen kötü noktayı göstermesi bakımından önemli.

Kamu adına karar veren mercilerin verdikleri kararların kamuoyu vicdanında niye kabul görmediği konusu tartışılmalı ve halk cihetinden sivil inisiyatiflerle adil yargılamaların önündeki engellerin kaldırılması noktasında kimi adımlar atılmalı. ‘Tuz kokarsa' meselesinde olduğu gibi hukukun hatara düştüğü bir dünyada kaos, kin ve düşmanlığın doğuracağı facialar, kestirilemeyecek neticeler değil.

İsabetsiz kararların altında yatan birçok sebep vardır tabi ki. Karar vermede hâkim ve savcıların ideolojik ve siyasi görüşlerini esas almalarından tutun da hâkim ve savcılara delil toplamada ayak direten kolluk kuvvetlerinin tavrı ve yönlendirmelerine varıncaya kadar bütün bunlar bu serüvende etkin rol oynayan hususlardır. İşte tam da bu noktada kamuoyunda duyarlılık çıtasını yükseltecek, herkese görevini hatırlatacak sivil inisiyatiflere ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu ülkede casusluk faaliyeti yürütenlerin bile kimi inisiyatiflerin baskısıyla nasıl da kurtarıldıklarını el-an hepimiz görüyoruz. Tabi bahse konu ettiğimiz mesele bunun tam tersi. Ortada mağdurlar, maktuller var, ancak katillerin yargılanmaları konusunda bir iştiyaksizlik var. Kurulacak inisiyatiflerin gerekliliğini tartışmak bile abesle iştigaldir.

Yıllar önce işlenen ama ciddi manada sorgulayanı ve takipçisi olmayan büyük katliamların 1-2 caninin sorumluluğuyla sınırlı tutulup olayın üstünün adeta örtülüyor olması aslında bize her şeyi anlatıyordur.

5 Temmuz 1993'te, Erzincan'ın Kemaliye ilçesine bağlı Başbağlar köyünde PKK ve diğer dinsiz örgütler işbirliğiyle 33 sivil katledilip köy ateşe verildi. A.Öcalan, olayın kendilerinden sözde habersiz sorumlu Dr. Baran (kod adlı Müslüm Durgun) tarafından yaptırıldığını ifade ederek adresi de gösteriyordu. Ve 100'e yakın caninin katılımıyla gerçekleşen katliam, 1-2 kişinin hüküm almasıyla neticelendiriliyordu.

Akşamüzeri 100'e yakın kişi köyü basıyor. Ezanın okunduğu sırada camiye giren örgüt mensupları cemaati zorla dışarı çıkarıyor. 1.5 saat örgüt propagandası yaptıktan sonra tüm erkekler kurşuna diziliyor, burada 29 kişi hayatını kaybediyor. Daha sonra köy ateşe veriliyor ve 214 ev, köy okulu, köy camii yakılıyor. Yakılan evlerde saklanan 1'i kadın 4 kişi de yanarak can veriyor. Böylece 33 kişi katledilmiş oluyor. Ancak olaylarla ilgili 20 kişi gözaltına alındı ve haklarında idam ile çeşitli sürelerde hapis cezası istemiyle dava açıldı. Sanıkların 18'i bu davalardan beraat etti,  sadece 2'si mahkûm edildi.

Başbağlar davası hâkimlerinden Şakir Kadıoğlu emekli olduktan sonra işin tabiri caizse püf noktasına dikkat çekiyordu: “Başbağlar davası sahipsizdi” Emekli hakim Şakir Kadıoğlu, kimsenin Başbağlar'da gerçeğin ortaya çıkarılması için çaba sarfetmediğini belirtiyordu. Kadıoğlu: "Başbağlar sahipsiz kaldı. İzmir'deki duruşmalar sessiz sakin, eylemsiz yapıldı. Davalar sessizce görüldü. Kimse sormadı, 'Arkadaş bu davanın soruşturmasını nasıl bir Başçavuş yapar' diye... Kimse adliyenin önünde pankart açmadı, slogan atmadı, bağırıp çağırmadı. Sonuç da bu oldu. Bakın diğer davalara kadın kız, çoluk çocuk o kampüs önünde nöbet tutuyor" şeklinde açıklamalar yaparak tüm davalarla ilgili aslında “görevlerimiz”i hatırlatıyordu.

Evet, böylece sahipsiz kalan bu mazlumları adalet de görmedi. Çünkü terazinin kefesi güce ve toplumsal ağırlığa göre şekil alıyordu. 70'ten fazla yetimin, 30'dan fazla dul'un sesi sedası kısılmış, ‘mazlumların hamisiyiz' diyenlerin de başka uğraştıkları daha değerli(!) gündemleri vardı…

Benzer davalar da eğer böyle sahiplenmeyecek bir tavırla birilerin inisiyatifine terk edilecekse, onlardan da benzer kararları beklemek sürpriz olmayacaktır. Buna Mavi Marmara'yı ve diğer davaları da ekleyebilirsiniz.

Şehit Ubeydullah Durna olayı da bunun için ayrı bir örnek olsa gerek. Duyarlılık olmayınca katiller de bir türlü bulun(a)muyor.

Onun için 6-8 Ekim 2014 katliamı önemle takip edilmeli ve davayla ilgili duyarlılık zinde tutulmalıdır. Hukukçular ve sivil toplum kuruluşları temsilcilerinin konuyla ilgili girişimleri önemlidir. Şuan tasarladıkları gibi platform çatısı altında bir oluşuma gidiyor olmaları çok önemli ve değerli bir gelişme. Buna ciddi manada destek çıkmak insan olan herkesin görevi. Şehit Yasin Börü ve arkadaşlarının güttüğü dava nasıl ki hepimizin davası idiyse, bugün onlara su-i kast edenlerin yargılandığı veya yargılanacağı hukuki dava da hepimizin ilgi alanı içinde olmalı ve hukuki kararlarda keyfiliklere mahal tanımayacak güçlü sivil inisiyatiflerle “bu davanın takipçileriyiz” diyerekten dimdik ayakta olduğumuzu ilan ederek herkese göstermeliyiz.  Amaç, elbette ki adaletin sağlanmasında duyarlılık oluşturarak benzer katliamların tekrarlanmasını önlemek, cezanın caydırıcılık yönünü devreye sokmaktır.

Selam ve dua ile…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.