Yeni Dış Politika “Beyaz Kuvvetlerin” Kıskacında!

Said Çınar

NATO'nun herkesçe bilinen ve tüm üye ülkelerde pro-aktif olan bir “Gayri nizami harp” unsurları gerçeği bulunmaktadır. Soğuk savaş döneminin bitmesi sonrasında Avrupa ülkelerinde bu husus daha şeffaf ortamlarda tartışma imkânı bulsa da Türkiye'de böyle bir imkân hiç oluşmadı.

Hangi ülkenin ne oranda bu “Gladyatör unsurları” temizlediği ayrı mesele. Türkiye'de ise bu tür tartışmalar uzun bir geçmişe sahip olmakla beraber, daha ziyade “Ergenekon” sürecinde gündeme taşındı, bu unsurlara dikkat çekildi, bunların Türkiye siyasi hayatında oynadıkları olumsuz rollere odaklanıldı. O dönemde Ergenekon'un tasfiyesi, aynı zamanda “Gladyo'nun tasfiyesi” olarak değerlendirildi. Seferberlik Tedkik Dairesi'ne” yönelen operasyon hep bu minval üzerinden okundu.

Oysa o dönemde “Gladyo'nun” Ergenekon şahsında tasfiye edildiği iddiası, bir sonraki aşama olan FETÖ gerçeğiyle çürütülmüş bir iddia olduğu gerçeğiyle bizi yüz yüze bıraktı.

NATO güdümlü Gladyo, bizde hep işlenen karanlık cinayetlerle, somut ve komplikasyon içeren hadiselerle gündeme taşındı. Gündemler soğudukça bu tür tartışmalar da soğumaya terk edildi.

Oysa bu unsurların en önemli özelliği, Türkiye gibi cephe hattı ülkelerin gidişatına yön vermek, iç ve dış politikada belirleyici unsur olmak üzerine kuruludur. Bu unsurların gazabından korunmak, siyasi iktidarlar açısından aynı zamanda NATO'nun gazabından korunmak demektir. Bölgesel ve küresel politikalarda nasıl bir yöntemin izleneceği, kimin dost kimin düşman olarak tanımlanacağı, hangi ülkeyle nasıl ilişkiler geliştirileceği noktasında kimi zaman siyasi iktidarlar “aykırı eğilimler” gösterebilse de nihai söz hakkı hep bu unsurlara ait oldu.

Bu unsurlara rağmen politika yürütmek, istenmeyen ülkelerle iş tutmak, farklı politik eğilimler içerisine girmek, bu unsurlarla, dolayısıyla NATO konseptiyle karşı karşıya gelmek demektir.

Geçmiş dönemlerde birçok siyasi iktidarın darbelerle, ültimatomlarla, muhtıralarla, ekonomik krizlerle kuşatılıp iktidar sahnesinden kovulmalarının altında yatan en belirleyici nedenlerin başında tam da bu gelmektedir.

NATO'cu unsurların Türkiye dış politikası üzerinden yürüttüğü en bariz etki, tüm komşu ülkelerin “Milli düşman”, Atlantik ötesi ülkelerin ise “Dost ve müttefik” olduğu algısı üzerinden şekillenmektedir.

Şu anda Türkiye, NATO'yu ilgilendiren dış politika bağlamında bariz bir yol ayırımının tam ortasındadır. Bu yol ayırımının direksiyonunda da CB Erdoğan'ın temsil ettiği akım bulunmaktadır. Bu akımın iç ve dış politikada yaptığı veya yapması muhtemel yanlışları, olması gereken ölçüler içerisinde eleştirmeyi tüm bunların dışında tutmayı öncelikle şerh düşelim. Bir de oluşan yeni iç-dış politika akımını bloke etmek adına içeride kaos ve iç çatışmayı, dışarıda ise tüm kirli araçlar kullanılarak dış politikayı bloke etmeyi öngören küresel operasyona arka çıkmak, araçsallık işlevine soyunmak gibi bir durumla karşı karşıyayız.

Daha da somutlaştırırsak; Türkiye, Ortadoğu ve Suriye politikasında son dönemde bariz bir değişikliğe gitti. Bu değişiklik, köklü esaslarla beraber aynı zamanda partner değiştirme, hatta esaretini iliklerine kadar yaşadığı NATO ile yollarını ayırabilecek bir eğilimin de işaretleriyle doludur. Kumpaslar, şantajlar, bombalar ve darbe girişimleri bu politik eğilimleri bertaraf etmeye yönelik “Müttefik” mesajlarıydı ve caydırmayı hedeflemekteydi. Ancak şimdiye kadar “Müttefik caydırma mesajları” ters tepmekle kalmadı, Rusya ile giderek derinleşme ihtimali göstermeye başlayan ilişki sürecini kamçılamaya sebep oldu.

Suriye özelinde Ortadoğu'da cereyan eden güç dengesi mücadelesinin artık bariz bir Rus-NATO üstünlük mücadelesine dönüşmeye başlaması, sahadaki üstünlük mücadelesinden sonra diplomatik üstünlük mücadelesinin de Türkiye-Rusya-İran eksenine kaymaya başlaması, NATO'nun kabul edip sineye çekebileceği bir durum değildir.

İran ile Rusya'nın Türkiye ile işbirliği olmadan sahada ve diplomaside NATO'ya karşı belirgin bir üstünlük kazanması oldukça güçtür. Nitekim Suriye'de olayların bu denli uzayıp sivil yutan bir kör kuyuya dönüşmesi de bunu göstermiştir. Son zamanlarda Halep özelinde olduğu gibi kör düğüme dönüşen çatışmaların belli ölçülerde ateşkes ve siyasal çözümle halledilebileceği ihtimalinin belirmiş olması, kirli savaş konseptinin bitirilmesi noktasında bir umut ışığına dönüşmüştür.

Bu durum ise, bölgesel düzlemde yoğunluklu iç çatışma senaryosu üzerine kurulu NATO konseptini zora sokmuştur. Hal böyle olunca en azından Suriye üzerine Türkiye ile Rusya'nın işbirliğini sabote edecek etkili hamleler yapmak, NATO açısından kaçınılmaz olmuştur.

Bu hamlelerin ilki El Bab yakınlarında Türk askerlerine yapılan “meçhul” hava saldırısı olmuştur.

İkinci etkili hamle, yaşanan insani dram üzerinden Halep dramının Halep'ten kopartılıp çok farklı bir boyuta taşınarak Türkiye'nin iç piyasasına sürülmesi olmuştur.

Üçüncü ve en önemli hamle ise, Rus elçisinin öldürülmesi olmuştur. 

NATO'nun zıt yelpazedeki dinamiklerinden oluşan bilumum “Beyaz Kuvvetlerinin” muayyen bir gaye etrafında birleşerek devreye girdiği bir anda, yürütülen “psikolojik üstü harekâtın” büyük gerilimler oluşturan ortamı kopma noktasına getirecek adımlarla destekleneceği beklentisi sürpriz değildi.

Lakin bu noktada “kıvılcım çakan çakmak taşının” FETÖ'den seçilmiş olması ilk bakışta sürpriz gibi algılansa da, “Beyaz Kuvvetlerin” görünürde birbirleriyle zıt bileşenlerden müteşekkil olması, bu komplikasyonun doğası gereğidir.

Çelişki ve karşılıklı çekişme ve çatışmaların rahatlıkla sahnelenebilmesinin sırrı da zaten burada yatmaktadır.

Çünkü kaos senaryoları, çelişkiler, çatışmalar zıt görünenlerin manevralarıyla devreye sokulabilir, dost görünenlerle değil.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.