Zaman yazarından çok sert "Haşhaşi" cevabı!

Zaman gazetesi yazarı Mümtazer Türköne, Cemaat'i Haşhaşiler"e benzeten Başbakan'a oldukça sert çıktı.

"Derdi Cemaat değil, yolsuzluk soruşturmasından sıyrılmaya çalışıyor. Dosyalar “sağlam” olmasa, bu kadar “sağlam irade” ortaya çıkmaz." Diyen Türköne, yargılamalar ile ilgili ise şöyle dedi:

"Başbakan’ın siyasî geleceğini belirleyecek hesaplar savaş alanlarında veya bataklıkta değil, hukukun buz gibi sakin aklının egemen olduğu yargı alanında verilecek. Terazi tartacak ve adaletin keskin kılıcı inecek ve bazı başlar yere düşecek."

İşte Türköne'nin o yazısı:

Bu tür benzetmeler, siyasetin kuru dilini renklendirir. Benzetme aşırıya kaçtıkça, siyasetçinin sıkıştığı dar alanla ilgili fikir verir. Siyasetçinin silahı dilidir; yaralayıcı ve öldürücü bir şekilde kullanmaya başlamışsa çareler tükenmiş demektir.

 “Haşhaşin” lafı, onur kırıcı, ağır bir niteleme. Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’ni siyasî alanda inşa etmek ve bu hayalî kaleye savaş açmak, öldüresiye bir düşmanlığın ilan edilmesi demek. Kim kullanırsa kullansın, bu deyimi tedavüle sokan, kirli bir siyasetin tarafı haline gelir. Haşhaşînler, uyuşturucu ve kadın ile gençlerin beynini esir alan ve onları suikastçı olarak kullanan bir örgüt. Dehşet salmak için tenhada kıstırmak yerine cuma vakti gibi kalabalık mekânlarda devlet büyüklerini öldürüyorlar. Suikastçı yakın mesafeden, hançer kullanarak işini bitiriyor ve sonrasında kesin olarak kaçmıyor. Dehşeti büyütmek için yakalanmasına ve paramparça edilmesine karşı koymuyor. Yaydıkları dehşet o kadar büyük ve kalıcı ki, Batı dünyası hâlâ suikast deyimini “assasin” yani “haşhaşin” kelimesi ile karşılıyor.

Siyasetçinin söyledikleri, çoğu zaman maksadı hakkında sadece bir ipucu verebilir. Anlamak için bakmamız gereken başka yerler var. Başbakan neden bu ağır hakaretleri ediyor, onur kırıcı benzetmeleri yapıyor? Kavgayı tırmandırmaya, Cemaat ile arasındaki kutuplaşmayı keskinleştirmeye niyetli. Peki neden?

YOLSUZLUK ALTINDA EZİLİYOR

Sorunun cevabını sebeplerde aramamız lâzım. Hükümet, kendisini hedef alan ve Türkiye’yi sarsan ağır bir yolsuzluk suçlaması altında eziliyor. Elindeki bütün imkânları seferber ederek, dört taraftan kıstırıldığı bu bataklık alandan çıkmaya çalışıyor. Yargıya “topyekûn” bir savaş açıyor. Savcıların ve soruşturma yürüten polislerin üzerinden buldozerle geçiyor. Kendisini yargılayamayacak bir adalet düzeni oluşturmak için Anayasa’yı yok sayarak yasa çıkartıp, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırmaya niyet ediyor. Daha önce çok çektiği düşmanları ile uzlaşmaya ve eski cellâtları olan darbecilerle ittifak kurmaya çalışıyor. Elinin altındaki medyayı ve kalemleri sağa sola saldırıp-yıldıran, taciz müfrezeleri gibi kullanıyor. Ve bütün bunları yaparken, yolsuzluk soruşturmasını soğutmak için bir düşman kadrosu oluşturup, bütün günahları onların sırtına yıkıp, dikkatleri başka yöne çekmeye ve rahatlamaya çalışıyor.

Kadroda eksik bir düşman var mı? Dış güçler, devlet içindeki çeteler, paralel devlet, kirli ittifaklar, ajanlar, vatan hainleri... Liste uzayıp gidiyor. Yolsuzluk soruşturmasının üstü ancak bu düşmanların listesi arttıkça ve “ihanet ve komplo kapasiteleri” inandırıcı hale geldikçe kapanacak. Böyle bir kapasite ise ancak Haşhaşinler türünden örgütlerde olabilir. Kesmiyorsa, yenileri gelebilir. Tapınak Şövalyeleri veya Hospitalierler, Rozenbergler, Farmasonlar, İlluminatiler diye ilerleyen bir liste ile yakın bir zamanda karşılaşmak hiçbirimizi şaşırtmamalı. Her bir örgüt, siyasetin keskinleşen dilinde sadece yolsuzluk soruşturmasının üstünü örtmek üzere görev alacak. Peki bu zorlu görevi başarabilirler mi?

BAZI BAŞLAR YERE İNECEK

Hiç şansları yok. Haçlı Seferleri çok gerilerde kaldı. Alamut Kalesi de, suikastlarla yürüyen siyaset de çökmüş vaziyette. Başbakan’ın siyasî geleceğini belirleyecek hesaplar savaş alanlarında veya bataklıkta değil, hukukun buz gibi sakin aklının egemen olduğu yargı alanında verilecek. Terazi tartacak ve adaletin keskin kılıcı inecek ve bazı başlar yere düşecek. Başbakan’ın geçtiğimiz günlerde gönderme yaptığı Anayasa’nın 138. maddesi, bu sefer sadece son bendi ile kimin kazandığını ve kimin kaybettiğini belirleyecek. “Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.” Uygulanmayan mahkeme kararları var. Türkiye, hukukun askıya alındığı bu garip duruma daha ne kadar tahammül edebilir?

Siyasetçi üslubunu keskinleştiriyorsa; toplumu kutuplaştırarak, birbirine düşman ederek girdiği badireden çıkmaya çalışıyorsa herkes dikkatli olmalı. Başbakan’ın Cemaat’e düşman olmaktan bir çıkarı olamaz. Önümüz seçim, tam tersine muhafazakâr toplumun güçlü kanaat önderleri ile iyi geçinmek ve sempati mesajları vermek işine daha çok gelmez mi? Demek seçimi ve alacağı oyu bile tali hale getirecek çapta başı çok fena dertte. O zaman insanları incitme ve yaralama sebebini başka yerde aramalı. Derdi Cemaat değil, yolsuzluk soruşturmasından sıyrılmaya çalışıyor. Dosyalar “sağlam” olmasa, bu kadar “sağlam irade” ortaya çıkmaz.

Haşhaşin hakaretini kimse üzerine alınmamalı. Bin yıl öncesinin terör örgütü bile tam kadrosu ile bugün avdet etse, Başbakan’ın emrine girse bu yolsuzluk soruşturmasının üstünü örtemez.

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.