3 Ayda 1 milyon insanın katledildiği ülke Ruanda
3 Ayda 1 milyon insanın katledildiği ülke Ruanda`da da; Hutular arınmak, Tutsiler korunmak için İslam`la tanıştılar
Tarih boyunca büyük acılar, katliamlar, soykırım ve ayrılıkların yaşandığı bin dağlı ülke Ruanda, Orta Afrika`da Büyük Göller Bölgesi`nde yer alıyor. Ruanda`nın nüfusu yaklaşık 10 milyon civarındadır. Komşuları Burundi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Uganda ve Tanzanya`dır.
Tarih boyunca büyük acılar, katliamlar, soykırım ve ayrılıkların yaşandığı bin dağlı ülke Ruanda, Orta Afrika`da Büyük Göller Bölgesi`nde yer alıyor. Ruanda`nın nüfusu yaklaşık 10 milyon civarındadır. Komşuları Burundi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Uganda ve Tanzanya`dır.
Engebeli olan ülkenin adının anlamı "Bin tepe ülkesi" anlamına gelmektedir. Ülkenin başkenti Kigali’dir. Diğer önemli şehirleri: İlim ve kültür merkezi olan Butare, Kivu Gölü civarındaki sayfiye şehirleri olan Giseyni, Kibuye ve Cyangugu’dur. Halkın yüzde 80’i Hıristiyan, yüzde 15’i Müslüman, yüzde 5’diğer dinlere mensuplar. Ruanda’nın etnik yapısının yüzde 89 gibi büyük bir bölümünü Hutular meydana getirir. Geri kalan yüzde 9’unu Tutsiler, yüzde 1’ini ise Twalar tamamlar. Resmi diller: Kinyaruandaca, Fransızca ve İngilizcedir. Ülkede okur-yazar oranı, yüzde 70,4’tür.
Halkın yüzde 60’ı yoksulluk sınırı altında yaşıyor. Ülkede kişi başına yıllık gelir 1000 dolar civarında. Ülkenin doğal kaynakları ise altın, kalay cevheri, tungsten cevheri, metan gazından oluşuyor.
Ruanda`nın adı 1994`te yaşanan ve 1 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan katliamla hafızalara kazındı. Belçika`nın, emperyalist bir anlayışla, ülke yönetimini kontrolünde tutmak için Tutsilerle Hutular arasındaki kabile ayrımcılığını körüklemesi, fakir Ruandalılar için bedeli çok ağır bir politika oldu.
Siyasi Hayat
Ruanda 1962 yılında demokratik, sosyal ve bağımsız bir cumhûriyet haline geldi. 1978 yılında yapılan yeni anayasa referandumu ile General Habyarimana başkan seçildi. Şu andaki mevcut devlet başkanı Paul Kagame, Başbakan Bernard Makuza’dır. Ruanda idari olarak 10 vilayete, ayrıca bunlar da toplam 141 mahalli idareye ayrılmıştır. Başkan ve meclis dört yılda bir seçilir. Millet Meclisi 47 üyeli tek meclisli bir organdır. Devlet başkanına 14 bakanlar konseyi üyesi, iki devlet sekreteri yardım eder. Daha çok Belçika ve Fransa ile yakın diplomatik münasebetleri mevcuttur. Ruanda, BM ve kısa adı OCAM olan Afrika Cemiyeti Teşkilatı, Malgache et Mauricienne ve Afrika Birliği teşkilatı (OUAU)na üyedir.
Ülkenin kanlı tarihi
Bu katliamın neden yaşandığını tam olarak anlamak için geçmişe bir yolculuk yapmak yerinde olacaktır. Raunda, 1890 Brüksel Konferansı`nda, sömürge güçleri tarafından önce Almanların idaresine verildi. Ancak doğal kaynaklar bakımından fakir olması nedeniyle ülke Almanların pek ilgisini çekmedi. I. Dünya Savaşı`nın ardından Ruanda`nın yönetimi Belçika`ya verildi. Afrika siyasetinde yönetici ve yöneten unsurların birbirinden ayrılması prensibini uygulayan Belçikalılar, bu politikayı Ruanda için kontrolün elde tutulmasının garantisi olarak gördüler ve bölgede bulunan azınlıktaki Tutsileri, Hutulara karşı desteklemek amacıyla onlara ırka dayalı bazı ayrıcalıklar verdiler.
Sömürgeci güçlere kolaylık olması amacıyla, herkese ırkını gösteren kimlikler dağıtıldı. Tutsi ve Hutuların aslında ortak olan dil-gelenek-etnik geçmişleri ve kültürleri yok sayılarak bir tür yapay ırksal ayrımcılığa gidildi. Böylece ilk fitne tohumlarını eken Belçikalılar, 1950 yılından sonra başlayan özgürlükçü akımlarla bu defa sayıca üstün olan Hutuları desteklemeye başladılar.
100 günde 1 milyon insan katledildi
1962`de yapılan seçimlerde Tutsiler yönetimi ele geçirdi. Böylece Hutular yönetimden uzaklaştırılmaya başlandı. Bu dönemde başlayan fitne, kabileler arasında birçok katliama sahne oldu. Tarih 6 Nisan 1994’ü gösterdiğinde en kanlı katliamlardan birisi radyoda yapılan anonslarla başladı. O gün, bir Hutu olan devlet başkanının uçağı düşürüldü. Ülkede yaşanan kaostan faydalanan Interahamwe (Hutuların katliam için kurduğu birlik) üyeleri ellerindeki listelere bakarak, eğitimli Tutsi ve ılımlı Hutular başta olmak üzere kıyıma başladılar. Katliamlara şahit olan bölgedeki Kanada ordusuna bağlı bir komutan, bizzat Birleşmiş Milletler Sekreteri (Kofi Annan`ı arayarak) katliamı bildirmiş ve ne yapılması gerektiğini sormuş olmasına rağmen müdahale etmemesi emrini almıştır. Oysa BM ve NATO gibi kurumların İslam topraklarına girmek için türlü türlü bahanelere sahip olduğu hatta kimi yerde bahaneye bile gerek duymadığı bilinen bir gerçektir.
Somali başarısızlığının etkisiyle bölgeden uzak durmak isteyen ABD, baskı yaparak ve bölgede öldürülen 10 BM askerini sebep göstererek, BM Barış Gücü askerlerinin çekilmesini sağladı. Bunun üzerine katliam daha da şiddetlendi. Hutu milisleri, neredeyse ellerine geçen her aletle, balta, bıçak, satır, taş ile Tutsileri öldürmeye başladılar.
Parası olan Tutsiler kurşun parası vererek, acısız ölümü satın alıyorlardı, olmayanlar ise en acımasız şekilde öldürülüyordu. Öldürmekten yorulan Hutular, Tutsilerin kaçmasını önlemek maksadıyla aşil tendonlarını(topuğu baldır kaslarına bağlayan kısımdır) kesiyor, dinlendikten sonra katliamlarına devam ediyorlardı. Kilisede rahipler, hastanede doktorlar, ellerindeki Tutsileri cellâtlarına teslim ediyorlardı. Ceset saklanabilecek her yer cesetlerle dolmuş, cesetlere saldıran köpeklere sinirlenen Hutular, o dönemde neredeyse ülkedeki tüm köpekleri öldürerek yok etmişlerdir.
Katliam haberlerini alan RYB (Ruanda Yurtseverler Birliği) üyeleri ülkenin doğusundan girip katliamcılarla savaşarak başkente kadar ülkeyi ele geçirdiler. O ana kadar bölgeye müdahaleden uzak durmaya çalışan Fransa, ani bir kararla, katliamı destekleyen ve o anda legal olarak tanınan Hutu hükümetine askeri yardıma başladı. Bölgede hızla ilerleyen Fransız askerleri, Kigali`nin batısından Kongo`ya kadar olan bölgenin yönetimini ele geçirdi ve oraya RYB askerlerinin girmesini engelleyip, bölgedeki katliama müdahale etmedi. O ana kadar 600 bin insan öldürülmüşken, kendi sorumlulukları altındaki bölgede 200 bin kişinin daha öldürülmesine seyirci kaldılar.
Sonuçta 100 gün içinde bölgede 1 milyona yakın insan öldürülmüş, 2 milyona yakın Hutu, Tutsilerin ve RYB askerlerinin öç almasından çekindiği için komşu ülkelere mülteci olarak sığınmıştır. Tüm devlet kurumları çökmüş, ekili alan kalmamıştır.
Rahiplerin işbirliğiyle Kiliseler mezbahaya dönüşmüştü
Ruanda’nın bu yakın tarihinde yaşananlar, bütün dünya insanları için çıkarılabilecek dersler barındırıyor. En başta, milliyetçiliğin, gem vurulmadığı takdirde insanı hangi hengamelere sürükleyebileceği tecrübeyle sabit olarak görülüyor. Ancak, Ruanda trajedisinden alınacak dersler, bununla sınırlı değil. Ruanda tecrübesi, milliyetçilikle memzuç hale geldiğinde, dinin de bundan zarar görebildiğini çok bariz biçimde gösteriyor.
Zira, Afrika ulusları içinde genel nüfusa oranla en fazla Hıristiyan barındıran (yüzde 75) ülke olarak Ruanda’da, 1994 katliamından beri Hıristiyanlık müthiş bir sarsıntı geçiriyor. Özellikle nüfusun yüzde 60’ının kendisine mensup olduğu Katolik Kilisesi, o tarihten bugüne, neredeyse milyonlarca mensubunu yitirmiş. Bu kişiler ya İslâm’a yahut değişik dinlere yönelmişler. Çünkü Hıristiyan akidesine bağlı Tutsilerin ‘Allah’ın evi’ olarak sığındıkları kiliseler, soykırım hengâmında, onlar için mezbahaya dönüşmüş. Meselâ, Saint Benedictine kilisesine sığınan 7000 Tutsi katledilmiş; iki rahibe, bu katliamdaki rollerinden dolayı, Lahey’deki Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi tarafından 15 ve 12 yıl hapis cezasına çarptırılmış. Ruanda’da savaş sonrasında kurulan bir mahkeme, iki rahibe, katliama bilfiil katıldığı için idam cezası vermiş. Ruanda, Tanzanya ve Belçika’da soykırım esnasında savaş suçu işledikleri için yargılanan rahip ve rahibe sayısı yirmiyi aşıyor.
Soykırımdan kurtulan Murangira’nın anlattıkları kan donduruyor
Bu soykırımdan kurtulan Emmanuel Murangira’nın Christian Science Monitor muhabiri Mary Wiltenburg’a bu minvalde anlattıkları, insanın kanını donduruyor. Beş çocuk babası Murangira, gözü dönmüş Hutu milislerin onu ve aile efradını öldürmek üzere geliyor olduklarını haber alınca, karısını ve çocuklarını alıp en yakındaki kiliseye sığınmak istemiş. Kiliseye vardığında, piskopos Augustine Misago’nun, gelen kalabalığa emirler yağdırdığını, onları ‘daha güvenli’ olduğu gerekçesiyle vadinin öte tarafındaki yeni okula yönlendirdiğini görmüş. Çaresiz, okulun yolunu tutmuşlar. Murangira, piskopos Misago’nun, daha sonra katilleri de oraya yolladığını söylüyor. Sonuç: kiliseden içeri alınmayan 40 bin Tutsi’nin bu okulda topluca katledilmesi. Bu katliamdan sağ çıkan yalnızca 4 kişi var. Biri, Emmanuel Murangira. Karısı, beş çocuğu, akrabalarından 43 kişi daha bu okulda katledilmiş. Murangira ise, yaralı halde, cesetlerin arasından sürünerek dışarı çıkmış ve komşu ülke Burundi’ye sığınmış.
Geçmişte çok büyük acıların ve katliamların yaşandığı bu küçük orta Afrika ülkesi, artık kabile ve kabilecilikle ilgili tek kelime bile duymak istemiyor. Bugün insanlar yokluğa ve hayatın bütün zorluklarına rağmen barış içinde yaşamlarını sürdürüyorlar.
Ruanda Hükümeti Müslümanlara güveniyor
Savaş öncesi dönemde kendi yurtlarında izole bir halde olan, kendi okullarını kurmalarına, İslami kıyafetlerle dolaşmalarına, hiçbir devlet kademesinde görev almalarına müsaade edilmeyen, hatta hatta eğer okula gitmek ya da devlet kademelerinde iş bulmak isteniyorsa Hıristiyan bir isim almaya zorlanan Müslümanların kaderleri savaş sonrasında inanılmaz bir biçimde değişmiş. 1994 katliamında tarafsız kalan ve kendilerine sığınan mazlum halkı hiçbir şekilde teslim etmeyen Müslümanlar, bu tavırlarıyla Ruanda hükümetinin güvenini kazanmış ve hükümetle çok yakın ilişkiler geliştirmiş. Ruanda hükümetinin güvenini kazanan Müslümanlar burada belki de birçok ülkede bulamadıkları özgür bir ortam bulmuşlar. Devlet tarafından Müslümanlara tahsis edilen birçok arazide Müslümanlar cami, yanlarında okullar inşa etmişler. Bu okullarda hükümetin belirlediği programın yanında kendi belirledikleri programı da uygulayabiliyorlar.
Hatta Müslüman okullarında okuyan öğrencilerin yüzde 40`ının gayrimüslim olması ve burada okuyan gayrimüslim kız çocuklarının başörtüsü takmaları ve Hıristiyan ailelerin Müslüman okulunu tercih etmeleri, Müslümanların bölgede bıraktıkları etki ve güvenin bir göstergesi durumundadır. Hıristiyan ailelerin Müslüman okullarını tercih etmelerinin sebebi Müslümanların güvenilir ve ahlaklı çocuklar yetiştirmeleri olarak gösteriliyor.
Önceki hükümetin deklare ettiği ve yeni yönetimin de altına imza attığı “İslam hak dindir ve memleketin her köşesine yayılmalıdır. İslam’ın bu hoşgörülü öğretisinin her köşeye yayılmasını istiyoruz” ifadeleri, Müslümanların bıraktığı olumlu izlenimlerden ileri geliyor. Yakın bir zaman önce bir milyondan fazla insanın katledildiğini düşündüğümüzde mevcut yönetimin ırkçılığı ayaklar altına alan İslam anlayışını desteklemesi çok anlamlı gözüküyor.
Ruandalılar fevc fevc İslam’a koşuyor
Günümüzde İslam dini, Ruanda’da bir çığ gibi büyüyor. 200 senede yüzde 5-6’lara ancak varabilen Müslümanların nüfusu şimdilerde yüzde 15’lere varmış durumda. Yani ülkede yaklaşık 1,5 milyon Müslüman yaşıyor. Ruandalılar fevc fevc İslam’a koşuyor. Savaş sırasında Müslümanların göstermiş olduğu dik duruş ve kendilerine sığınanları katillere teslim etmeyişleri hala Ruanda devletinin en üst kademelerinde karşılık bulmakta. Ruanda’da herkes İslam toplumundan memnuniyet duyuyor. Katliama karışan Hutular arınmak, katledilen Tutsiler de korunmak için İslam’la tanışmışlar. 10 milyona yaklaşan nüfusuyla bu ülkede eli kana bulanmamış yegâne topluluk İslam toplumu olmuş.
Müslümanlar müftülük çatısı altında toplanmışlar
Ruandalı Müslümanlar kimliklerini korumak için müftülük bünyesinde organize olmuşlar. Müftülük, buradaki Müslümanların uluslararası arenada temsilcisi olduğu gibi aynı zamanda Müslümanların tek danışma organı. Ruanda`daki Müslümanlar kendi aralarında 10 değişik bölgeye ayrılmışlar ve her bölgenin bir müftüsü var. Müftülerin hepsi merkez müftülüğüne bağlı. Bölgelerde bulunan camiler, okullar ve diğer dini etkinlikler, bu müftülerin sorumluluğunda yapılıyor. Her bölge müftüsü yürüttüğü çalışmaları aylık olarak merkez müftüsüne bildiriyor. Başmüftülük bünyesinde yaklaşık 600 cami, 600 Kur`an kursu, 12 lise, 7 ilkokul şu anda eğitim veriyor. Bölge Müslümanları kendi aralarındaki herhangi bir sorunu hükümete yansıtmadan müftülük aracılığıyla çözüyorlar ve devlet, müftülüğün verdiği hükmü kabul ediyor.
“Müslüman evlerinin çatıları saklanan gayrimüslimlerle doluydu”
Ruanda başmüftüsü Salih Habimana, soykırım esnasında sergilediği örnek duruşla, ortaya çıkan bu sonucun mimarları arasında belki de en önde geleni. O günleri anlatırken, “Müslüman evlerinin çatıları saklanan gayrimüslimlerle doluydu” diyor ve ekliyor: “[Ruandalı] Müslümanlar, Allah indinde masum insanların kanını dökmekten dolayı sorguya çekilmeyecekler.” Habimana, Ruanda’da son on yılda yaşanan ihtida dalgasını 1997 öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırmak gerektiğini söylüyor. Tutsilerin de ağırlıklı biçimde yer aldığı yeni hükümetin ülkede kontrolü sağladığı bu tarihe kadar, İslâm’ı seçenler arasında ‘pratik sebeplere binaen’ bunu yapanlar olduğunu belirtiyor. Habimana’nın dediğine göre, Müslüman olmak, “Hutular için, ‘Benim ellerime kan bulaşmadı’ demekti. Tutsiler ise, soykırımda Müslümanlar ölmediğinden dolayı İslâm’ı seçtiler. Biri arınmak için İslâm’ı arıyordu, diğeri korunmak için...” Can güvenliğinin hükümet tarafından teminat altına alındığı 97 sonrasında ihtidaların devam etmesi, bu noktada son derece önemli.
Müslümanlar imkânsızlıklara rağmen iyi çalışıyor
Bütün imkânsızlıklara rağmen bölgedeki Müslümanlar çok iyi bir şekilde örgütlenmişler ve Ruanda hükümetinin kendilerine verdiği fırsatları çok iyi değerlendirmişler. Müslümanlar bölgede çok çeşitli çalışmalar yapmaktalar. Özelikle cumartesi ve pazar günleri kadınlar ve gençlere yönelik yapılan çalışmalar kiliseye alternatif olmakta. Bunun yanında yeni İslam`a girenlere İslami eğitim, işsiz gençler meslek edindirme kursları, okullar ve Kur`an kurslar vb. çalışmalar da yapmaktalar.
Vatikan tüm misyoner çabaları destekliyor
Tabii ki Hıristiyanlar da boş durmamışlar. Ülkede misyonerlik faaliyetlerinin her türlüsü görülüyor. Katolik ve Protestan toplulukları ise savaş dönemlerindeki kötü imajı silme telaşındalar. Bunun için büyük kiliseler, okullar ve üniversiteler kurulmuş. Hıristiyanlar, Ruanda’daki hemen her alandaki çalışmalarını sıklaştırmış durumdalar ve bu grupların hemen hemen tüm faaliyetleri Batı dünyasından finanse edilmekte. Bunun dışında Catolik Relief Service, World Wision, Caritas ve Gidenos İnternational gibi kilise merkezli kurumlar da yoğun faaliyet içerisinde bulunuyor.
Sonuç olarak…
‘Özgürlük’ söylemiyle gittiği ülkelerde uzun yıllar işgal, yıkımlar ve katliamlar gerçekleştiren, kan ve gözyaşından başka bir şey bırakmayan Batının günümüzde Irak ve Afganistan’da olduğu gibi geçmişte Ruanda’da da sırf menfaatleri uğruna benzer soykırımların gerçekleşmesine ön ayak olduğu ve sonrasında göz yumduğu gerçeğini göz ardı etmemek gerekir.
Gelelim en önemli meseleye; genel nüfusunun yüzde 80’ninin Hıristiyan olduğu ülkede 1994’te yaşanan katliamlar esnasında Tutsiler kendilerine uygulanan katliamlardan kurtulmak için kiliselere sığınmışlardı. Ancak birçok kilisede yaşandığı gibi onlarca rahip ve rahibe, ‘Allah’ın evi’ diye kiliselere sığınan yine kendi dindaşları olan Tutsileri, Hutulara teslim etmiş ve onbinlercesinin bu şekilde kiliselerde katledilmesine sebep olmuşlardı. Bu yüzden Batı’nın ülkede konuşlandırdığı Hıristiyan kuruluşlar ve misyonerler, savaş döneminden kalma kötü imajı silmek için ellerinden gelen her türlü çabayı gösteriyorlar.
Ama ülkedeki Müslümanların durumu ise çok farklıydı. Ülkede azınlık durumunda olan ve hemen hemen hiçbir haktan yararlanamayan fakir Müslümanlar, kendilerine sığınan Hıristiyan Tutsileri canları pahasına koruyarak Hutulara teslim etmemişti. Ve bu şekilde Hıristiyan onbinlerce insanın hayatının kurtulmasına vesile olmuşlardı. Müslümanların kurtardığı Hıristiyanların çoğunluğu hak din İslam’ı seçmişti. İşte fark buydu. Müslümanlar sahip oldukları İslam dininin gereğini yerine getiriyorlardı ve İslam, tüm insanlığa hayat verebileceğini ispatlar mahiyette kendini göstermiş, mesajını vermişti. Ve o günden bugüne İslam, ülkede hızla yayılıyor. İşte öyle güzel bir dinin mensubuyuz ki; bazen bir davranış veya hareket bile en katı kalpleri yumuşatarak hidayet kapılarının açılmasına vesile olabiliyor.
Furkan Can / İnzar Dergisi Haziran 2012
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.