Dinlemeyin şu Kur’an’ı, basın yaygarayı

Dinlemeyin şu Kur’an’ı, basın yaygarayı

Kur’an düşmanları tarih boyunca bu düşmanlıklarını genellikle iki şekilde icra etmişlerdir.

Kur’an düşmanları tarih boyunca bu düşmanlıklarını genellikle iki şekilde icra etmişlerdir.

Birincisi; Kur’an’da eğrilik (‘ıvec) arayıp bulmaya çalışmışlar, kendilerince çelişki ve tutarsızlıklar olduğunu iddia etmişlerdir. Bazıları da; sihirdir, büyüdür, eskilerin masallarıdır gibi iftiralarda bulunmuşlardır. Bilindiği üzere bu iddialara bizzat Kur’an’ın kendisi cevap vermiştir. Ayrıca Müslüman ilim adamları da Kur’an düşmanlarının bu iddialarını çürüten nice eserler vermişlerdir.

Nazil olmaya başlamasıyla birlikte oluşan bu Kur’an düşmanlığı günümüzde de devam etmiş, kıyamete kadar da devam edecektir.

İkinci çeşit Kur’an düşmanlığına gelince, zaten bizim konumuz da budur, bizzat Kur’an’ı duymama, duyurmama yoludur.

“Kâfirler dediler ki, dinlemeyin şu Kur’an’ı, basın yaygarayı ki ancak bu şekilde galip gelebilirsiniz.” (41/26)

Öyle ya, inatçı kâfirlerin yapabilecekleri başka bir şeyleri yoktu, tek çare onu duymamak, duyurmamak, dinlememek ve dinletmemekti. Çünkü onu dinleyip de etkilenmemek mümkün değildi. Onun için Kur’an okunurken yaygara yapıyorlar, anlamsız gürültüler çıkarıyorlar, ellerini birbirine vuruyorlar, alternatif olarak kendi derledikleri masalları yüksek sesle okuyorlardı. Ve bunu birbirlerine tavsiye ediyor, herkesin böyle yapmasını istiyorlardı. Yani bizzat Kur’an’ın kendisini duymamak, ona kapalı olmak, insanları ondan uzak tutmak yolunu tercih ediyorlardı.

Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v) kendisine nazil olan her sureyi, her bölümü başta Kâbe olmak üzere bulduğu her insana, her insan grubuna okuyordu. İslam’a girenlerin önemli bir bölümü Kur’an dinleyerek giriyorlardı.

Çünkü onlar Kur’an’ın bambaşka bir şey olduğunu hemen fark ediyorlardı.

İnsanları Kur’an’la İslam’a davet denilince Peygamber Aleyhisselam’dan hemen sonra Hz. Ebubekir gelmektedir. Başta Aşerei Mübeşşere olmak üzere gençlerin büyük bir kısmı bizzat onun Kur’an’la daveti sebebiyle İslam’a girmekteydiler. Hatta Hz. Ebubekir evinin bitişiğine mescide benzer küçük bir bölüm yapmıştı, orada durmadan içli ve samimi bir sesle Kur’an okuyor, oradan gelip geçen Mekke’nin genç kızları ve erkekleri mutlaka etkileniyorlardı. Bu yüzden müşrikler onun bu yaptığını engellemek için karşı çıktılar, tehdit ettiler, yasak koydular, hicrete zorladılar.

“Dinlemeyin, yaygarayı basın, ancak bu şekilde galip gelebilirsiniz” derlerken aslında birçok şeyi de itiraf etmiş oluyorlardı. Her şeyden önce küfrün acizliği ortaya çıkıyor ve onlar da bunu kabulleniyorlardı. Yani Kur’an’ın hak olduğunu, Allah Teala’nın kelamı olduğunu aslında bizzat kabulleniyorlar ama bunu bile bile inkar ediyorlardı. Zaten devamındaki ayet de buna işaret ediyordu; “Ayetlerimizi inatla inkâr etmelerinin (cuhûd) cezası olarak (cehennem) onların sonsuza kadar kalacakları yer olacaktır” (41/28)

Şimdi gelelim günümüze. Bütün bunlar karşısında bize düşen nedir? Aslında sorunun içinde cevabı da mevcuttur; Bizzat Kur’an’ın kendisiyle davet etmek, Kur’an’ı insanlara ulaştırmak, duyurmak, dinletmek ve okutmaktır.

Bunu yaparken asla ihtilaflı yollara sapmamak önemlidir.

Biraz detaylandıracak olursak; Duruma göre insanları bizzat Kur’an’ın lafzıyla, güzel kıraatiyle muhatap etmek, yerine ve insanına göre anlamıyla muhatap etmektir.

Gayr-i Müslimlere yapılan tebliğin olmazsa olmazı onları mutlaka Kur’an’la buluşturmaktır. Günümüzde zaten İslam’ı merak eden yabancılar doğrudan Kur’an’ı görmek, okumak istemektedirler.

Bize düşen görev, bunu sistemli ve mükemmel bir şekilde yapmaktır. Günümüzün şartları bunun için çok elverişlidir.

Kurum olarak Diyanet bunu geniş çapta yürütmektedir. Yine bir takım dernekler ve vakıflar da güçleri nispetinde bu konuda bir şeyler yapmaktadırlar.

Fakat Müslümanların birebir bu görevi yürütmeleri, kendi elleriyle, dilleriyle insanlara Kur’an’ı sunmaları ve neticelerini izlemeleri, işin takipçisi olmaları çok önemlidir.

Zannedilmesin ki bu fazladan yapılan bir amel, bu bir mükellefiyettir, her birimiz bununla yükümlüyüz, bunun şuurunda olmalıyız.

Mehmet Göktaş

Kaynak:Haber Kaynağı

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler