Dr. Mücahit Gültekin: Türkiye'nin Batılı ülkelerin dayatmalarına karşı çıkması bölgenin kaderini değiştirir

Dr. Mücahit Gültekin: Türkiye'nin Batılı ülkelerin dayatmalarına karşı çıkması bölgenin kaderini değiştirir

Siyonist işgalcilerin Gazze'ye yönelik saldırıları ve direniş cephesinin karşılık vermesiyle değişen dengeler hakkında konuşan Dr. Mücahit Gültekin, Türkiye'nin batılı ülkelerin dayatmalarına karşı çıkması bölgenin kaderini değiştirir." dedi.

Siyonist işgalcilerin saldırılarına karşı direniş cephesinin karşılık vermesiyle bölgede değişen dengelerle ilgili İLKHA muhabirine konuşan Dr. Mücahit Gültekin, ABD başta olmak üzere uluslararası siyonizmin Türkiye’nin İran'a ve direniş eksenine yaklaşmaması için büyük baskılar yaptığını, Türkiye'nin bu dayatmalara karşı durup direniş ekseniyle birlikte hareket etmesinin hem ülkedeki askeri üslerin kaldırılması hem de bölgenin kaderinin değişmesinde hayati bir rol oynayacağını dile getirdi.

"israil, İngiltere ve ABD'nin var ettiği ve dünyanın diğer devletlerine dayattığı yapay bir şey"

Gültekin, "Türkiye,  siyasal, kültürel, ekonomik vb. alanlarda Batılı formatta yapılandırılmış bir ülke ve bunun yaklaşık 300 yıllık bir geçmişi var. Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkelerin etkisi altına girdikten sonra 2'nci Dünya Savaşı'nın bitişiyle birlikte ABD etkisi altına girdik. Daha önce Araplara yakın duran Türkiye, 1947’de Truman doktrininin ilan edilmesinden sonra israili desteklemeye başlamış ve kuruluşundan 9 ay sonra israili tanıyan ilk Müslüman ülke olmuştur. Dolayısıyla Türkiye’nin israile karşı belirlediği politika, ABD dolayımıyladır. israil, İngiltere ve ABD'nin var ettiği ve dünyanın diğer devletlerine dayattığı yapay bir devlettir. israilin etrafına, kültürel, ekonomik, siyasi ve askeri bir koruma kalkanı kurulmuştur. ABD ve Batılı ülkeler 'uluslararası hukuk, uluslararası ticaret, uluslararası toplum' gibi kavramlar aracılığıyla ve uluslararası kurumlarla hem Türkiye’ye hem de dünyanın diğer ülkelerine bu devleti dayatmaktadır." dedi.

"ABD ve uluslararası siyonizm, Türkiye’nin İran'a ve direniş eksenine yaklaşmaması için büyük baskılar yapıyor"

Türkiye özde Filistin’in yanında ve siyonist rejimin karşısında olduğunu belirten Gültekin, "Burada bence iki önemli nokta var; Güç-imkân ve siyaset yapma anlayışı. Her ikisi de Batılılaşma maceramızla ilgilidir. Türkiye NATO üyesi, siyasal tercihini liberal-kapitalist bloktan yana yapmış bir ülke. Türkiye’nin Filistin’in yanında olması, dünyaya dayatılan uluslararası kavramları ve kurumları da sorgulamasını gerektirecektir. Şimdi bu tercih sorgulanıyor, sorgulanmalıdır. Batılı ülkeler ve bu anlayışa sahip kişiler bunun sorgulanmasını istemiyor. Fakat Türkiye'nin Filistin’in yanında durması zorunlu olarak bu tercihi sorgulamayı gerektiriyor. Bugün İran'ın içinde bulunduğu direniş ekseni bu dayatmalara rağmen önemli kazanımlar elde ediyor. O yüzden başta ABD ve uluslararası siyonizm, Türkiye’nin İran'a ve direniş eksenine yaklaşmaması için büyük baskılar yapıyor. Merhum Erbakan Hocaya yapılan 28 Şubat darbesi bununla ilgilidir. Türkiye'nin bu dayatmalara karşı durup, direniş ekseniyle birlikte hareket etmesi hem sözünü ettiğiniz üslerin ülkemizden kaldırılması, hem de bölgenin kaderinin değişmesinde hayati bir rol oynayacaktır." diye konuştu.

"Ülkemizdeki ABD üsleri kapatılmalı, NATO'dan bağımsız bir yapılanma için hazırlık yapılmalı"

Gültekin, "Şimdi ülkemizde maalesef 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin ötesinde, İncirlik Üssü’nün tarihi pek bilinmiyor. İncirlik Üssü’nün inşaatına 1951’de başlandı. Amacı Soğuk Savaş döneminde komünizmin yayılmasını önlemek ve Türkiye’ye güvenlik vaat etmekti. Ama İncirlik Üssü kurulduğu tarihten bu yana hep Türkiye’nin güvenliğini tehdit etmiştir. Örneğin 1960’daki U-2 istihbarat uçakları krizi ki, Türkiye’nin bilgisi dâhilinde değildi, Türkiye’yi nükleer bir tehdit altında bırakmıştır. ABD Ortadoğu'ya ilk müdahalesini 1958 yılında Lübnan'a İncirlik üzerinden yapmıştır ve bu müdahaleyi yaparken Türkiye Hükümetinden ne izin almış, ne de hükümete bilgi vermiştir. Dolayısıyla İncirlik üssü, ABD emperyalizminin çıkarlarını korumak ve israilin güvenliğini sağlamak için kurulmuştur. Ülkemizin menfaatleriyle ilgisi olmadığı gibi, ülkemizin güvenliğini de tehdit etmektedir. Orada resmi olarak teyit edilmese de nükleer silahlar bulunduğu biliniyor. O yüzden sadece İncirlik Üssü değil, ABD ve NATO’nun diğer üsleri de kapatılmalıdır. Ama dediğim gibi bu, daha büyük bir politikayı gerektiriyor. Türkiye kendini NATO dışı bir yapılanma için hazırlar ve direniş ekseni içinde İran ile birlikte öncü bir rol oynamayı tercih ederse bunlar yapılabilir şeylerdir diye düşünüyorum. Tabii ki bedeli olmaz demiyorum. Siyasi, ekonomik vb. bedelleri olabilir. Ama onlarca yıldır zaten pek çok bedel ödedik. Bağımsızlığımız için bedel ödemek bizim için hem daha makul hem de daha kolaydır." şeklinde konuştu.

"Filistin direnişine her türlü destek sağlanmalı"

Filistin direnişine siyasi, askeri, lojistik, manevi ve kültürel manada her türlü yardım yapılması gerektiğini söyleyen Gültekin, "Tabii ki, yardım imkân ve güç meselesi. Herkes kendi imkânları ve gücü doğrultusunda Filistin direnişini desteklemelidir. Ben ihlasla yapıldıktan sonra Gazze'ye sokulan yara bandını da, füzeyi de değerli buluyorum. Allah katında bunların her birinin kıymetli olduğunu düşünüyorum. Ama tabii ki, her birinin kıymeti farklı. Bugün Filistin direnişinin en çok ihtiyacı olan şey askeri ve ekonomik yardımdır diye düşünüyorum. İlki devletlerin işi, ikincisi de hem devletlerin hem de halkın sorumluluğu. Halkımız bu konuda gerçekten duyarlı. Yardım kuruluşları aracılığıyla dişinden tırnağından artırdıklarıyla yardımlarını yapıyor." dedi.

"Ülkemizdeki bir sorun da akademinin ABD ve Batı hegemonyasını aşamamasıdır"

Halkın ve toplumun farklı kesimlerinin zaman zaman ülkemizdeki ABD üslerinin kapatılması talebinin sadece haklı bir talep değil aynı zamanda makul ve gerçekçi bir talep olduğunu vurgulayan Gültekin, siyonistlere karşı verilen mücadelede basına, akademisyenlere ve halka düşen görev ile ilgili şunları kaydetti:

Bakın zihinsel ve psikolojik dinamikleri bir kenara bırakırsak, Türkiye’nin ABD boyunduruğuna girmesinin başlangıç tarihi Truman doktrinidir. Burada ana faktör ekonomi ve güvenlikti. Amerika, Türkiye’ye ekonomik yardım ve komünizme karşı güvenlik vaat ediyordu. Bu bağlamda 1947’de askeri yardım anlaşması, 1948’de de ekonomik işbirliği anlaşması imzalandı. 75 yıllık tarih bize her ikisinin de yalan olduğunu gösterdi. Bizzat ABD’nin kendisi ülkemiz için ekonomik sorunların kaynağı ve güvenlik sorunu haline gelmiştir. Darbeler, teröre destek, finans operasyonları vs. Bu bağlamda verebileceğimiz pek çok örnek var. Şimdi akademisyenlerimiz duru bir dille bu gerçekleri işlemelidir. Maalesef ülkemizdeki bir sorun da, akademinin de ABD ve Batı hegemonyasını aşamamasıdır. ABD’nin ve Avrupa'nın kendi çıkarlarını koruyacak bir şekilde yapılandırdığı bilgi üretme kalıpları üniversitelerimizde etkilidir. Bu kalıpların dışına çıkabilmelidirler. Gazetecilerimiz Türkiye'ye korku yüklemeyi bırakmalı, Batıdan bağımsız bir politika üretebileceği yolunda siyasilerimizi desteklemeli ve teşvik etmelidirler.

"Basında Gazze'deki acılardan çok direniş cephesinin zaferi işlenmeli"

Basın dilinin nasıl olması gerektiği hakkında önemli değerlendirmelerde bulunan Gültekin, "Basın ve gazetecilerimiz maalesef bu konuda görevini ya yapmıyor ya da yeterince yapmıyor. Bakın 10 gündür Filistin’de olağanüstü bir direniş var. O füzeler Gazze’den akıl almaz zorluklar içinde atılıyor ama bunun üzerinde yeterince durulmuyor. Direnişin liderleri ümmete zafer vaat ediyor ama onlara pek kulak verilmiyor. Daha çok Gazze’nin çektiği acılar, yaşanan trajediler filan gündeme getiriliyor. Evet, bunları da gündeme getirmeliyiz ama bunu direnişin gösterdiği olağanüstü başarıları örtmemeli. Basınımız direnişin liderlerine daha çok kulak vermeli. Halkımıza gelince, ben halkımızın görevini büyük oranda yaptığını düşünüyorum. Türkiye halkı Filistin meselesine her zaman duyarlı olmuştur. Bu son operasyonda da direnişin yanında olduğunu meydanlara inerek göstermiştir. Kadınından erkeğine, gencinden yaşlısına pek çok kişi elinden geleni yapıyor. Bazıları sosyal medyada direnişi desteklemenin, protesto yapmanın faydasız olduğunu söylüyor. Bu doğru değildir, bu bir manipülasyondur. Sessizce yapılmış bir duadan, atılan bir twite, protestolarda bir Filistin bayrağı tutmaya kadar yapılan her şeyin Filistin direnişine bir katkısı vardır. Bu, siyonistleri korkutmaktadır. Çünkü onlar Filistin meselesinin unutulmasını istiyorlar. Ama Allah'a şükürler olsun ki, Filistin ve Kudüs, halkımızın zihninde ve kalbinde canlı bir şekilde durmaktadır." dedi.

"Bir açık hava hapishanesi olan Gazze nasıl oluyor da siyonist düşmana korku salıyor?"

Basının yaşanan olaylarla ilgili bugünlerde kendisini direniş medyası olarak konumlandırıp ona göre hareket etmesi gerektiğini belirten Gültekin, "Basınımız bu tarihi günlerde kendini 'direniş medyası' olarak konumlamalıdır. Ne demektir direniş medyası? Vahdet, mukavemet ve umut eksenli yayınlar yapan medya demektir. Sürekli Gazze'nin trajedisininden ve israilin askeri kapasitesinden bahseden bir yayın anlayışı doğru değil. Burada gerçekçilikten sapalım demiyorum. Elbette ki, mazlumiyetimizi ve Gazze'de yaşanan acıları dile getirmeliyiz. Bunlar siyonist düşmanın caniliğinin kanıtlarıdır. Ancak diğer taraftan bu saldırıların her birine dakik bir şekilde cevap veren bir direniş var. Direnişin bu kısmı yeterince öne çıkarılmıyor. Medya şu soruyu işlemelidir. Bir açık hava hapishanesine döndürülen Gazze, nasıl olmuştur da siyonist düşmanı korkutan ve Demir Kubbeyi delebilen, israilin tamamını tehdit edebilen bir direniş ortaya koyabilmektedir? Bu savaşın bana göre en önemli sorusu budur. Ortada gerçekten bütün güç orantısızlığına rağmen çok ihtişamlı bir direniş var. Operasyonun bu kısmı daha çok işlenmelidir." diye konuştu.

"Irk, din, dil, asabiyet ayırımı yapmadan siyonizme hep birlikte karşı durmalıyız"

Gültekin, "Basın, vahdeti, birliği esas almalıdır. İsmail Heniyye'nin de dediği gibi, Kudüs ortak cephedir. Mezhepçilik, kavmiyetçilik ve hizipçilik yapmadan bu cepheye dâhil olmalıyız. Filistin davasını desteklemek adına örtülü ya da açık bir şekilde kavmiyetçi, mezhepçi, hizipçi bir dile prim vermek Filistin direnişini zehirler. İyi niyetli de olsak bu, direnişe yapabileceğimiz en büyük kötülüklerden biridir. Buna kimse prim vermemelidir. Şii'si ile Sünni'si ile Kürt'ü ile Türkü ile Arap'ı, Acem'i, Kanadalısı, İskoçyalısı ile hiçbir ayırım yapmadan siyonist düşmana karşı hep beraber olmalıyız. İsmail Heniyye yaptığı konuşmada; 'Kudüs cephesi, özgür Müslümanların ve özgür Hıristiyanların ortak cephesidir' dedi. Bu önemli bir söz. Direniş bizi geniş bir birlikteliğe davet ediyor. Bu ilahi bir fırsattır aynı zamanda. Ben, 'Kudüs Allah'ın yeryüzüne sarkıttığı bir ip gibidir' diyorum. Eğer bu ipe hep birlikte tutunursak biz de kurtuluruz Kudüs de, yok eğer küçük hesaplar yapmaya devam eder kendi içimizde çatışmaya, tartışmaya devam edersek, biz de, Kudüs de esaret altında kalmaya devam ederiz. Kudüs asabiyelerimizden, takıntılarımızdan daha yücedir. Gün, asabiyelerimize Kudüs'ü değil, Kudüs'e asabiyelerimizi feda etmemiz gereken gündür." şeklinde konuştu.

Türkiye'nin direnişe askeri manada destek vermesi halinde bölgedeki dengelerin değişeceğini vurgulayan Gültekin, "Türkiye, siyonist rejimle her türlü ilişkisini kesmelidir. Bu sadece Filistin direnişinin değil, ülkemizin de menfaatinedir. Cumhurbaşkanı konuşmasında bir askeri destek vermekten de bahsetti. Ama konuşmadan anlaşılan bu, uluslararası bir güce verilecek bir askeri destek. Bu sorunu çözecek bir yaklaşım değil diye düşünüyorum. israilin uluslararası hukuku tanımadığı ve uluslararası kurumların da israilin katliamlarına göz yumduğu ortadadır." dedi.

"İkili devlet çözüm değildir, israil devlet olarak tanınmamalı"

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın israil ve Filistin için Kıbrıs gibi ikili devlet önerisini değerlendiren Gültekin, şöyle konuştu:

"Filistin meselesini doğru anlamalıyız. Bugün devam eden direniş iki devletli çözümü kabul etmiyor. Bu bakımdan Ramallah yönetiminden farklı. Burası mevzunun ilkesel/asli bir noktasıdır. israilin varlığını tanıyarak israilin zulmünü engelleyemeyiz. Bakın Kudüs’ün Kılıcı Operasyonu, Kudüs’ün ve işgal topraklarının özgürlüğü için yapılıyor. Nitekim Heniyye de konuşmasında Oslo Anlaşması gibi diplomatik girişimlerin bir faydası olmadığını ifade etmiştir. Diğer taraftan sadece Kudüs işgal altında değildir, bütün Filistin toprakları işgal altınadır. 1967’de işgal edilen topraklar da 1948’de işgal edilenler değil mi? Dolayısıyla Filistin meselesine bütüncül bir şekilde bakmalıyız. Şimdi siz eğer direniş gruplarını desteklerseniz, bilmemiz gerekir ki, Türkiye terörü desteklemekle mahkûm edilecektir. Çünkü israil ve Amerika gibi ülkeler doğal olarak HAMAS, İslami Cihad gibi yapıları terörist olarak kabul ediyor. Diğer taraftan hem israil devletini 'terör devleti' olarak tanımlayıp hem de iki devletli çözümü nasıl savunacaksınız? Burada derin bir çelişki var. Meselenin özü israili tanıyıp tanımamakla ilgilidir. Filistin’deki ve Ortadoğu’daki zulmün, sömürünün ve katliamların engellenmesinin asli noktası israil gibi bir devleti tanımamaktan geçer. Türkiye bu iradeyi gösterir ve direniş ekseninin yanında yer alırsa hem Türkiye’nin hem de bölgenin kaderi değişebilir." 

Kaynak:Haber Kaynağı

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Önceki ve Sonraki Haberler