Kötülüğü Defetmek, İyiliği Celbetmekten Evladır

Kötülüğü Defetmek, İyiliği Celbetmekten Evladır

Kötülüğü defetmek veya kötülüğe bulaşmamak iyiliğin ilkidir. Zira kötülükle iyilik bir birine karışırsa kötülüğün galebe çalması söz konusudur.

Kötülüğü defetmek veya kötülüğe bulaşmamak iyiliğin ilkidir. Zira kötülükle iyilik bir birine karışırsa kötülüğün galebe çalması söz konusudur. Esasen birçok zararlı şeyde bazı faydalar mevcuttur. Ancak zarar daha çok olduğu için tamamı zararlı oluyor. Bu itibarla faydanın celbinden önce zararın defedilmesi daha evladır. Nitekim içki (şarap)’de az da olsa fayda vardır. Ancak zararı daha çok olduğu için tamamen haramdır ve zarardır.

Bu kaide akidede, amelde ve maslahatta da geçerlidir. Nitekim icmali imanın ifadesi ve iman dairesinin kapısı olan “Kelime-i Tevhid” dahi evvela nefiy sonra isbatı oluşturmaktadır. Yani evvela “Lailahe: Ulûhiyet şanında ve makamında ilah cinsinden kimse yoktur,” deyip kalbi masivai ulûhiyet iddialarından, şirkin necasetinden tertemiz yaptıktan sonra ancak “illallah” diyerek Tevhid nuru kalbe yerleşmiş olur. Bir kaba temiz bir şey doldurmak için evvela o kabın kirlerden tamamen temizlenmesi lazımdır.

Esasen her iyiliğin yapılmasından önce bir temizlik operasyonu yapılır. Namaz kılmadan önce her nevi temizlik yapılır. Daha sonra temiz bir yerde divana durup ibadet eda edilir. Oruç için de önce nefis, sonra kalb hazırlanıp ardından niyet edilerek başlanır. İyiliklerin sıhhatli ve kalıcı olması için daha önceden ona münafi olacak olan şeylerin giderilmesi ve iyilikle beraber herhangi bir kötülüğün gelmesine müsaade edilmemesi gerekir.

Ayrıca “kötülüğün def’inin, iyiliğin celbinden evla” oluşunun bir manası da ‘bir iyiliğin yapılması için bir kötülüğün yapılması zorunlu olup başka yolu olmazsa kötülüğün terkine öncelik verilir’ demektir. Şu halde kötülüğün, fesadın ve zararın defedilmesi veya ortadan kaldırılması; iyiliğin, faydanın ve menfaatin yapılmasından evladır.

Fesadın ve kötülüğün büyüklük derecesi onun defedilmesinin ehemmiyetini ve zaruretini de aynı ölçüde artırır. Zaten fesad ve kötülüklerin defedilmediği ortamlarda iyilik ve faydaların elde edilmesi imkânsız denecek kadar zor olur. Şu var ki iyilik ve kötülük karşılaştırıldığında iyilik çok, kötülük ona nisbetle cüz-i ise o zaman iyiliğin terk edilmemesi gerekir. Aksi durumlarda ise kötülük terk edilir. Zira İslam, münkerin nehyine iyiliklerin emrinden daha fazla hassasiyet göstermektedir. Yani bir şeyde fayda ve zarar bulunup faydanın işlenmesi ile zarar terk edilemiyorsa her ikisi de terk edilir. Çünkü evleviyet mefsedetin terkidir. Mesela gusülde mazmaza ve istinşakta mübalağa yapmak sünnettir. Ancak oruçlu olduğu zaman mekruh olduğu için terk etmek evladır.

Kötülüğün def’i ve iyiliğin celbi hususu ile yakınlığı bulunan ehven-î şer kaidesinin mahiyetini de belirtmek gerekmektedir. İki tane fayda karşılaştığında en faydalısını tercih etmek gerekir. Mesela bir farz ile bir nafile arasında elbette ki farz tercih edilir. Hakeza, iki şer karşısında birini tercih etmekten başka bir yol yok ise en şerlisini terk etmekle ehven-î şer mürecceh olur. Yalnız burada söz konusu olan şerden murad küfür hallerinin dışında kalan şerlerdir. Çünkü küfürden küfür tercih edilmez ve itikattan taviz verilmez. İtikat’ta taviz vermek her hal u kârda küfürdür ki küfrün en hafifi dahi şerrin en şiddetlisidir. İslam’da iman hayat-ı beşerin asıl gayesidir. Bu gayede taviz verilen hayatın hiçbir hayrı kalmaz. Yani tağuti sistemleri mukayese ile birini diğerinden hafif görüp tercih etmek doğrudan Allah’ın nizamından ayrılıp şeytanın düzenlerini onun üzerine tercih etmek olur.

Ehven-i şer’in tercih durumu ameli olarak iki şerden birini yapmak zorunda kalıp üçüncü bir (kurtuluş) yolunun olmadığı bir halde o iki şerden en hafifi ile daha büyüğünü terk etme keyfiyetidir. Mesela bir kişinin hayvanı başkasına ait olan inci, altın veya kıymetli bir eşyasını yutsa, eğer eşya hayvandan değerli ise hayvan kesilir, hayvanın parası sahibine verilir. Şayet hayvan daha kıymetli ise eşya sahibine bedeli ödenir. Susuzluktan helak olacak bir kimsenin yanında su bulunmayıp yolda geçen bir yolcunun yanında şarap ile domuz artığı bir sudan başka içecek yoksa domuz artığı şaraba tercih edilir. Domuz artığı necis ve haram olduğu halde içki hem necis ve hem de sarhoşluk verdiğinden zararı daha çoktur.

Yine bu kaideye bağlı olarak umumi bir zararın önlenmesi için hususi bir zarar gerekiyorsa hususi zarar umumi zarara tercih edilir. Mesela çıkan bir yangının bütün mahalleyi veya köyü imha etmesi biliniyorsa bunun önlenmesi için önceden bir evin yıkılması ile önlenme durumu mümkün ise o ev yıkılır ve umumi zarar önlenir.

Umumi bir fesadın önlenmesi ancak hususi bir zararla mümkün oluyorsa bu durumda da hususi olan feda edilir. Ehil olmayan bir hekimin hekimlikten men olunması da bu kabildendir. Hekim, hekimlik maişetinden hususen zarar görse de toplumun (umumun) zararı önlenmiş olur.

Hakeza birbirine müsavi iki zarardan birinin işlenmesi zorunlu olduğu durumlarda ise muhayyerlik söz konusu olur.

Ehven-i şerde veya küçük zararla büyük zararın önlenmesi hususunda asıl gaye şüphesiz ki zararın giderilmesidir. Bu nedenle bir zararı gidermek İslam’ın emridir. Zarar bedelsiz giderilemiyorsa kendi misli veya daha büyük bir zararla değil de mümkün olduğunca en azı ile giderilmesi gerekir.

.....

İslam dininin gayesi, insanlık âleminin, dünyevi ve uhrevi hayatlarındaki bütün zararlardan korunmasıdır. Şüphesiz ki en büyük zarar kitlesel zarardır. İnsan topluluklarını beşeri heva ve heveslerle meydana gelen sistem ve otoritelerin tahakkümü altında tutmak, Allah (cc)’a kulluk yapmanın önündeki engellerdir. Bu da dolayısıyla kula kul olma zilletini doğurur. İslam’ın gayesi ise kulları kula kulluktan kurtarıp sadece ve sadece Allah(cc)’a kul olmaya davet eder.

İslam yeryüzünde bütün insanları kendi arzuları dâhil bütün beşeri sistemlerin tahakkümünden, böylece kulu kula kulluktan kurtarmak için nazil olan evrensel bir çağrıdır. Bu çağrının gereği de ancak kanun koyma yetkisini (ulûhiyet hakkını) sadece Allah’a tahsis etmek, âlemlerin Rabbi olarak da O’nu tanımak ve hâkimiyet makamında yine ancak O’nu tanıyıp ilan etmekle mümkündür.

Bu hakikat gayet sarih olarak Kur’an-ı Kerim’de belirtilmektedir:

“(Yeryüzünde) hiçbir fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer kötülükten vazgeçerlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir”[1]

Bütün beşeri sistem ve tahakkümler (kula kulluğu tahakkuk ettirme itibariyle) yeryüzündeki fitnenin en büyüğüdür. İslam’ın gayesi ise bu fitneyi ortadan kaldırmak ve insanların Allah’a kulluk yapabilecekleri ortamı hazırlamaktır. Böylece insanlar hür iradeleriyle iman eder veya etmezler. Fakat bu ortamı hazırlamak yani cihan hâkimiyeti İslam’ın hedefidir. İslam’ın bu hedefi bütün Müslümanların hedefidir. İslam’ın hedefini kendisine hedef edinmeyenler her gün Müslüman olduklarını ilan etmiş olsalar da gerçekten Mü’min olmazlar. Bu hedef ise ancak dünyanın neresinde olursa olsun İslam’ı rahatça tebliğ etmek, İslamî bütün esasları rahatlıkla ifa edebilmek (Müslümanca yaşamak) ve bu yaşama dolaylı veya doğrudan engel olmaya çalışan bütün şer odaklarının izalesi ile gerçekleşir.

Zaten ayet-i kerimede geçen “din yalnızca Allah’ın oluncaya” ibaresi yeryüzünde hâkimiyet sadece Allah’ın oluncaya kadar manasına gelmektedir. Bu mana ile Bakara suresi 256. ayetinde geçen “dinde zorlama yoktur” manası arasında hiçbir tenakuz yoktur. Bilakis bu ayetler birbirlerini te’kid etmektedir. Bu hususta okuduğumuz (Enfal 39) ayet-i kerimenin tefsirinde hem Mevdudi’nin hem de Üstad Seyyid Kutub(r.a)’un tefsirinden bir bölümü okuyalım:

«“Ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar” ayet-i kerimesi... Bu maddi engeller yok edilince, insanlar her türlü baskıdan uzak olarak hür iradeleri ile baş başa kalacak ve inançlarını serbest bir ortamda seçeceklerdir. Şu şartla ki, İslam karşıtı izimler, başkalarına baskı yaparak güdümlerine alacak güçlü bir cemaatleşmeye gitmeyecek, hidayeti arzu edenlerin yola gelmesine engel olmayacak ve Allah’ın otoritesinden başka bütün otoritelerden fiilen kurtulmuş kişilere de eziyet etmeyeceklerdir. İnsanlar inançlarını seçmede hürdür. Ancak bir şartla ki, bu inancı kulların boyun eğdiği kahredici bir gücün zorlamasıyla değil özgür iradeleriyle benimseyeceklerdir. Böylece hiçbir kul, onların da Rabbi olan Allah’tan başka hiçbir güce boyun eğmeyecektir.»[2]

İnsanların gerçek anlamda hür olabilmeleri ve hür iradeleriyle hakkı (İslam’ı) seçip seçmemeleri ve müslümanca yaşayabilmeleri ancak egemenliğin yalnızca Allah(cc)’a ait olmasıyla mümkün olur. İslam, insanlığın hayat realitesine en uygun olan bir nizamdır. İslam ne bir düşünce lüksü, ne bir teori, ne de kul ile Allah arasında sübjektif bir inanç, ne de sadece pratik bir takım amellerden ibarettir. O bütün insanlığın -ilayevmilkıyame kalıcı olan- hayat nizamıdır.

Bütün insanlığın dünyevi ve uhrevi en büyük faydası İslam ahkâmı ve onun hâkimiyetidir. En büyük zarar ise insanlığın dünyevi ve uhrevi hayatlarının hüsranı olan beşeri sistemlerdir. Zararın defedilmesi ve faydanın celbi hususunda evvel emirde Müslümanların dikkate alması gereken husus budur. Yani şeytani ideolojileri insanlığın üzerinden defetmek ve İslam ahkâmını tesis etmek bütün zararların definin ve bütün faydaların celbinin kaynağıdır, anasıdır, temelidir, toplamıdır…

“Def’i zarar celb-i hayırdan evladır” kaidesi evvela bireylerde itikaden kalpte küfrün ve şirkin defedilmesi sonra tevhid nurunun temiz kalbe yerleştirilmesi gerekliliğini ifade eder. Sonra ameller ve içtimai istikamet icraatları için geçerlidir. Ancak küfürlerden ehven veya eşed şeklinde ayırım yapıp birini tercih etmeyi asla gerektirmez. Ümmetin içtimaî hayatı ve istikameti hususunda batıl metotları tercih etmeyi de gerektirmez. Çünkü Hz. Muhammed(sav)’in hayatı ve metoduna uymayan metotların hepsi batıldır. Batıldan batılı, küfürden küfrü tercih etme yetkisi hiçbir Mü’min fert veya topluma verilmemiştir. Ayrıca İslamî hayatta Müslüman ferdin konumu ile İslam ümmetinin konumu arasında bazı içtimaî farklılıklar vardır. Şöyle ki, Müslüman fert bazen aciz duruma düşebilir, fakat İslam ümmeti üzerine acziyetin isnadı doğru olmaz. Zira ferdi ruhsat mümkündür; ancak umumi ruhsattan bahsetmek mümkün değildir. Umumi anlamda sadece ümmetin içtimaî hayatı ve siyasi icraatları üzerinde meşru otorite olan ‘emir-el mü’minin’ maslahat yetkisi söz konusudur. Bunun dahi sınırları ilahi ahkâm ile belirlenmiştir.

Def-i zarar celb-i hayırdan evladır kaidesinin sınırları İslam ahkâmı ile belirlendiği gibi, bunun keyfiyeti ve metodunun da sınırları belirlenmiştir. Esasen İslam’ın temel ilkeleri nasslardır. Nass’lara aykırı olan her kural veya kuralın kullanılma keyfiyeti batıl olur. Aslolan İslam nizamının hâkimiyet hedefine ulaşması için yaşanan hayatın veya takip edilen metodun meşru hudutlar dâhilinde olmasıdır.

Zararların defedilmesinin hayırların celb edilmesinden evla olduğu kaidesinin de bu çerçevede telakki edilmesi muhakkaktır. Çünkü hiçbir kaide nasslardan bağımsız veya nasslardan ehemmiyetli hatta nass kadar bağlayıcı değildir. Zaten kaideler ancak nassların anlaşılması ve uygulanmasına yardımcı olma konumuyla kıymet kazanmaktadırlar.

Hülasa; def’i zararın celb-i hayırdan evla olması hayrın kalıcı olması ve salahı içindir. Ehven-i şerrin tercihi ise hiçbir hayır yolunun bulunmaması ve en şerliyi terk etmek içindir. Bu da genelde münferit ve muvakkattir. Bununla beraber ehven-i şer meşru bir çözüme ulaşmak için arızi bir ruhsattır. Ancak beşeri sistemler içerisinde bir sistem ve metot takip etmek manasında asla kullanılamaz. Hele bir İslam toplumunun yolu hiç değildir. Nitekim “Def-i zarar celb-i hayırdan evladır” kaidesinin zıddı düşünülürse, aslının gerekliliği ve manası daha iyi anlaşılır. Yani “celbi hayır def-i zarardan evladır” denilse mevcut olan zararın (şerrin) içine evvela hayır çekilirse, şerrin içine karışan hayırda hayır kalmaz. “Ehven-i şerr” değil de “eşeddi şer” tercih edilse durum ne kadar vahim olur. Bu akıl kârı olamaz.

Def-i zararın celb-i hayırdan evleviyeti ve ehven-i şerrin tercihi gerekli ve en makul keyfiyettir.

İnzar Dergisi

İslam ve Kur'an Haberleri

[1] Enfal: 39. Ayet

[2] Fizilal-il Kur’an Enfal 39. Ayetin tefsiri
 

HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.