'Mazlumun Yanında, Zalimin Karşısındayım'
HSH- İslami Tevhid Hareketi Genel Sekreteri Şeyh Bilal Şaban, Cumhuriyye Gazetesiyle yaptığı söyledşide, 'Ben Sünni olsun Şii olsun, Müslüman olsun Hıristiyan olsun, Kürt-Türk-Arap-Berberi kim olursa olsun mazlumun yanında, zalimin karşısındayım.' dedi.
"Sünni Müslümanların pozisyonunu değiştirmek isteyenler, onları bölgede çekişmeye ve mezhep çatışması tuzağına düşürmek istiyorlar demektir. Sünni ve Şii bütün herkesi, Müslümanların arasına darbe vurmak isteyen bu Batı projesini nasıl önleneceğini tartışmak üzere fikir teatisine davet ediyoruz."
"Uluslararası ve bölgesel siyasi projeler, bizlerin arka planda çatışmamızı istiyor. Bizim için Hizbullah, Filistin’den Irak’a ve Lübnan’a kadar uzanan cihad projemizin ve direnişimizin ortağıdır; ayrıca İsrail’den ve onun etrafında dönenlerden başka düşmanımız da yoktur. Bunun için bizler Lübnan’da el ele vermeliyiz, çünkü bizler tehdit ediliyoruz. Batı Hizbullah’ı ve Selefi akımları düşman olarak görüyor. Eğer biz tek bir siyasi görüşte ittifak edemiyorsak o zaman Batı’nın sömürgeci planlarına karşı ittifak etmeliyiz.
Arapları tehdit eden İran projesi ve buna paralel olarak Batı projesi
Bölgede Batı ve İran olarak tanıtılan iki proje olduğunu düşünmüyorum; bu anlayışa karşı bizler farklı bir proje üretmeliyiz. Evet, bölgede bir Batı sömürge projesi var ve buna karşı duran direniş projeleri de var; bunun için bizlerin gerek İran, Suud, Körfez ülkeleri gerekse de Türkiye ve diğer ülkeler olarak beraberce tek bir noktada buluşmamız gerekiyor. Bu devletlerin tümü politikalarını ve planlarını düşmanın İsrail olduğu üzerinde yapmalıdırlar. Bu akaidi ve tarihsel bir pozisyondur. Bu, İran Devrimi esnasında Siyonist düşmanın büyükelçiliğini kapatıp Filistin Büyükelçiliği’ni açarak gerçekleşmiştir. Şah'tan önce Arap ülkelerinin temelde bir müttefiki ve Körfez muhafızı olan İran hakkında konuşmak utanç vericidir. İran, Filistin meselesi ve Lübnan direnişinin yanında yer aldığında ise ona düşman olmaya başladık; şüphe yok ki bu çirkin, mantıksız ve kabul edilemez bir pozisyondur.
Ayrıca Doğu ve Batı medyasının ve Lübnan’daki 14 Mart Hareketi’nin tezgâhladığı bir pozisyondur. Sünni’yi Şii’ye, Şii’yi Sünni’ye, Arap'ı İranlıya, İranlıyı da Arap'a karşı kırdırmaya çalışan birçok medya propagandası yapılıyor. İslam, ırk veya mezhep dini değildir. Bizler ümmetiz ve ümmetçiyiz; kavim ve kabile ayrımı için değil, zalim ile mazlumu ve ezen ile ezileni birbirinden ayırmak için ileri atılırız. Ayet-i Kerime’de “ Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” deniliyor.
“Müslümanların dikkat etmesi gereken en önemli şey, gerçek dostun ve gerçek düşmanın tam olarak belirlenmesidir. Filistin, Rasulullah’ın(SAV) İsra’ yeri ve bölgedeki siyasi çatışmalarda tam manasıyla bir pusuladır. Sünni Müslümanların pozisyonunu değiştirmek isteyenler, onları bölgede çekişmeye ve mezhep çatışması tuzağına düşürmek istiyorlar demektir. Sünni ve Şii bütün herkesi, Müslümanların arasına darbe vurmak isteyen bu Batı projesini nasıl önleneceğini tartışmak üzere fikir teatisine davet ediyoruz.
Müslümanlar 1200 seneden fazla buralarda beraber yaşadı, daha sonra bölgeye Amerika geldi ve bölge haritasını değiştirmek ve mezhep ve ırkçılık fitnesini ekmek istedi. Müslümanlar, ortak din ile başlayan ortak maslahat veya ortak düşman ve ortak tarih ile devam eden birleşme noktaları aramalıdırlar. Birinci sorumluluğumuz, ister Sünni olsun ister Şii veya ister Milli olsun ister Arabî, çeşitli cihad ve mücadele güçlerini toplamak için bütün bu pozisyonları bir yerde birleştirecek yollar aramaktır. Bölgemizi parçalanma odağına çeviren, din olarak Müslüman-Hıristiyan, mezhep olarak Şii-Sünni-Dürzi-Alevi, etnik olarak Kürt-Farisi-Arap şeklinde ihtilaf tohumları eken ve İsrail denilen kabustan kurtulmak için bu gereklidir.”
Suriye’deki çatışma ve savaş ile ilgili görüşleri
Suriye’deki olayları çok iyi okumamız gerekmektedir, hiç şüphe yok ki Arap ve İslam ülkelerindeki halk hareketlerinin yanındayız; halklarımız hürriyet ve haysiyet özlemi çekiyor, onurlu bir yaşam özlemi çekiyor, siyasi ve hatta cihadi projelerde işbirliği için can atıyor. Fakat yabancı müdahale ile devrimleri asıl maksadından saptırmak istiyorlar. Bunun için bu ikisini birbirinden ayırmak gerekiyor. Biz birincisi ile beraber; ikincisinin ise karşısındayız. Birincisi daha fazla bağımsızlığı gerçekleştirecek ve bizleri yeniden Ümmet birliğine doğru yönlendirecektir. İkincisi ise Libya örneğinde olduğu gibi ümmeti parçalamak için mezhep ve ırk çatışmaları çıkarmak istiyor. Libya’da devrim, akan kanı durdurma, zulüm ve işbirlikçiliği ortadan kaldırma adına başladı. Fakat orada tek bir mezhep olmasına rağmen bugün ne yazık ki devrimleri, bir nevi parçalanmaya, iç bölünmeye, tıkanıklığa ve iç savaşa dönmüş durumda. Devlet projelerinden yoksunlar ve kalkınma eksikliği var.
Hâlbuki Batı bir yere girdiği zaman bölgesel, aşiretsel ve hizipsel vb... çelişkiler yoluyla girer. Bu Filistin’de de böyle oldu; oraya Fetih-Hamas siyasi çekişmeleri yoluyla girdi. İnce bir şekilde dokunmuş fitne üretiyorlar, devrim projesini dilencilik projesine çeviriyorlar, Suriye’de altı aydır memurlar maaş alamıyorlar. Suriye’de devlet var, azim var, sosyal devlet dokusu var, aynı zamanda bir daha dönmemek koşulu ile değişmesi gereken bir güvenlik zulmü var; fakat bu 1400 yıldan fazladır yaşadığımız hayat formülünün değişeceği anlamına gelmez. Bugün Lübnan’da zulüm yok mu? Acaba Lübnan yönetimi mutlak adaletli örnek bir yönetim mi? Tabi ki burada zulüm var: elektrik yok, hizmet yok, hepimiz bu zulme karşıyız. Fakat acaba bu zulüm daha büyük bir zulümle mi durdurulur? İşte biz buna dikkat çekmek istiyoruz.
Bizler her türlü cinayete karşıyız ve bizce bir kişinin öldürülmesi en aşırı cinayettir. “Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın, öldürülmesini haram kıldığı cana kıymayın. Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine yetki vermişizdir. Ancak o da (kısas yoluyla) öldürmede meşru ölçüleri aşmasın. Çünkü kendisine yardım edilmiştir.” (İsra:33) Öldürmede aşırılık katilden başkasını öldürmektir; bu üzerinde ittifak edilen bir konudur. Libya’da 7 ayda 160 bin ölü ve kayıp var ve medya buna hiç değinmiyor.
Şimdi ise Libya’da olanlar Suriye’de de olsun diye mesele aranıyor. Biz Libya’daki, Suriye’deki ve Irak’taki cinayetlerin tümüne karşıyız. Bugün Irak’a baktığımızda milli doku vurulduktan ve bir buçuk milyon insan öldükten sonra daha yeni Kürt-Arap, Şii-Sünni, Müslüman-Hıristiyan, Türkmen ayrımı olmuş gibi görünüyor... Peki ya Kerkük?
Bu çatışmalar Amerika oraya girmeden önce yoktu; işte korktuğumuz şey bu. Bu halka verilmesi gereken meşru talepler arasında ayrım olmalı; özellikle de Siyonist düşmanla yapılan 2006’daki ve diğer yıllardaki bütün savaşlarda bizlere kucak açan ve hürmeti ve onuru hak eden Suriye halkına meşru taleplerinin verilmesi gerekir. Fakat buna karşılık Batı’nın bağırmasından ve iniltisinden, Suriye halkının maslahatına uygun bir çözüm göremiyorum. İlaveten; Suriye’yi bir yerlere sürüklemek için köklü siyasi değişim projeleri üzerinde çalışıyorlar. Eğer Batılı güçler Suriye’deki kanı durdurmak istiyorlarsa, öncesinde Irak ve Libya’daki kanı durdursunlar. Eğer insanlıktan dolayı halkların yanında duruyorlarsa tüm servetlerini soydukları Somalili aç insanlara bir lokma yiyecek sağlasınlar.
Suriye’de reformlar yapılmalı ve tam bir işbirliğine varılmalı, aralarında görüşmeler arttırılmalı; ta ki Lübnan’daki gibi 17 sene çekişmelerle beklenilmesin.
Her şey sanki Lübnan gerçeğinin bir yansıması gibi; özellikle Suriye ve Lübnan arasında üyelik ilişkileri var. Suriye, Lübnan tarafından kolu saran bir bilezik gibi sarılmış ve Taif anlaşması, Lübnan’ın Suriye’ye karşı herhangi bir komploya vasıta olmamasından bahseder. Suriye ile olan ilişkilerimizden dolayı bizler bütün mültecilere yardım etmeye hazırız. Bizler Suriye’nin Lübnan’a müdahale etmesini hoş görmeyenlerin, Suriye’ye de güvenlik noktasında müdahale edilmemesini temenni ediyoruz.
Lübnan’daki Sünni toplumun geleceği ve eğilimleri ile “Müstakbel Partisi” in ilişkileri ve temsil yönü
Müstakbel Partisi(Tayyar el-Müstakbel), programını dini bir parti olarak değil de sanki laik veya ulusal bir partiymiş gibi ortaya koydu. Fakat çoğu kez içeride, herhangi radikal bir örgütten daha çok uygulamalar yaptı. Genel politikalarda ilişkiler başka, zeminde uygulamaların ayakta durması tamamen başka bir şeydir. Partinin temel uygulamaları genelde Sünni kesim içindi ve bir kaç sene önceki binlik veya milyonluk toplantılarında olduğu gibi kendisine inanıyorlardı. Tabir-i caizse kendi mezhebine ait veya savunmasız bölgelerle ilgili programlarla değil hususi siyasi programlarının menfaatlerine çalıştılar. Doksanların başlarında Refik Hariri’nin “Tayyar el-Müstakbel” projesinden 20 yıl sonra bugün Trablus, Akkar ve güneye bakın; bu Tayyar’ın Sünni ulus projesi ile kaçınılmaz olarak siyasi düzeydeki ilişkilerinin sonucuydu. Daha sonra başka şahsiyetleri siyaset sahasına çıkarmak Tayyar el-Müstakbel’in ekonomi programında vardı.
Ama dini durum ile ilişkileri ise iki yoldan oluyordu. İtaat eden kullanıldı; dairenin dışında olanlar ise tekfir ve mücadeleye maruz bırakıldı. Mezhep kışkırtması yapmayanlar ise camilerin minberlerinden koparıldı. Daha sonra medya minberleri kapatıldı ve doksanların sonlarında (İslami Tevhid Hareketi’nin yayın organları olan)Tevhid Radyosu’na ve Hilal Televizyonu’na saldırmaya ve kapatmaya karar verildi. O zaman da diğer taifelerin çeşitli medyaları vardı; şimdilerde yönetim dışında olan Tayyar el-Müstakbel kendini gerçek bir denetimden geçirmesi gerekmektedir. Hiç bir parti, Tayyar el-Müstakbel kadar Sünni kesime zarar vermemiştir. Diğer tüm taifelerin siyasi çoğulculuk ile yaşadığı bir zamanda bizler tek taraflı olarak Tayyar el-Müstakbel gölgesi altında yoksulluk ve bölünmüşlük içinde yaşadık. Siyasi hiyerarşinin en başından ta belediye ve muhtarlıklara kadar değişik taife ve mezhepler arasından gerçek bir işbirliği var. En iyi kanıt 7 Mayıs’ta şahit olduğumuz Dürzî örneği ve hatta Hıristiyanların bütün meselelerdeki her örneği. Ama Sünni topluma baktığımızda Saad Hariri’nin ortağı olmadığı görülür; bu teklik ise sadece Allah’a mahsustur. İstenilen çoğulculuk ve başkasının görüşünü reddetmemektir, insan tek başına zayıf, kardeşi ile kuvvetlidir.
Bugün Tayyar el-Müstakbel’in, Başkan Necip Mikati ve müftü Kabbani ile nasıl ilişkileri var. Bu iki makama hiç kimsenin girişemeyeceği kadar saldırgan bir tutum sergiliyor.
Bütün mezhep ve taifelerle siyasi ve ekonomik işlerde buluşalım. Lübnan çok keskin virajlardan geçiyor, İslam’da aşırılıklar bulamazsınız. Burada Selefi akımı, görüşlerini ve kendileri adına konuşanları belirlemelidirler. Onların içinde Lübnanlı olarak inanan herkesi tekfir edenler var; onların içinde Tayyar el-Müstakbel’in sağ tarafında durup kendi fikirlerini bina edecek görüşler arayanlar var. Şüphesiz Tayyar, Şeyh Esir gibi ortaya çıkanlardan sorumludur. Lübnan’da gerçekte bir seçme kültürü yok, çoğu zaman ilişkiler maddidir. Kim malı elinde tutarsa o kazanır. Bizler gerçek işbirliğine inanıyoruz, bugünkü seçim kanunu tam bir felakettir. Yüzdelik oranın koalisyon yapabildiğini görüyoruz. Hiç kimse ülke adına bir bütün olarak açıklama yapamaz. Tayyar el-Müstakbel’in geçmiş dönemlerdeki gibi yönetime egemen olacağını sanmıyorum. O zamanlarda mali kalkınma ve Refik Hariri’nin kazandırdığı bir sempati vardı.
Herkesin yaşam hakkı vardır ve çabalarımızın insani olması gerekir. Bizler kim olursa olsun, zalimin karşısında ve mazlumun yanındayız. Ben Sünni olsun Şii olsun, Müslüman olsun Hıristiyan olsun, Kürt-Türk-Arap-Berberi kim olursa olsun mazlumun yanında, zalimin karşısındayım.” (Velfecr)
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.