İnsan İcaz Bir Varlıktır

Fesih YASAK

Allah(cc.), Kur'an-ı Kerim'de: "Gerçek şu ki, insanın yaratılış tarihinde onun henüz anılan bir şey olmadığı bir dönem gelip geçmiştir. Hakikatte biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; imtihan edelim diye onu işitir ve görür kıldık." (İnsan:1-2) buyurmaktadır.

İnsan kelimesi, "beşer, insan topluluğu" anlamına gelen ins kökünden türetilmiş olup akıl ve fikir sahibi, konuşarak anlaşan, ademoğlu, merdüm gibi anlamları olan sosyal bir varlık türünü ifade eder. Bu kavram güncel hayatta iyi huylu ve ahlâklı kişiler için de kullanılır. Kur'an'a müracaat ettiğimizde altmış beş yerde insan, on sekiz yerde ins, bir yerde de insî (insanın her bir ferdi) geçmekte, bir ayeti kerimede "enâsî", 230 yerde ise nâs şeklinde çoğul olarak yer almaktadır.

İlgili âyetlerin çokluğundan da anlaşıldığı üzere Kur'an'da insan çeşitli yönleriyle ele alınmış; onun nasıl yaratıldığı, mahiyeti ve yaratılış amacı üzerinde detaylı bir şekilde durulmuştur. İnsanı tanımak kadar hayatın anlamını bilmek de önemlidir.

Öyleyse hayatın sırrı nedir? Onu bağışlayan kimdir? Canlı varlıklar nasıl gelişir ve halden hale nasıl değişiklik gösterirler? İcaz olan bu şerefli varlık, farklı ve değişik gelişme ameliyelerini nasıl gerçekleştiriyor? Konuşmayı nasıl öğreniyor? Bizzat konuşmanın kendisi bile aklın kuşatamayacağı çapta bir mucize değil midir? İnsanlar çeşitli işaret ve terkiplerden oluşan bir dille konuşmayı nasıl gerçekleştirdiler? Anlaşılmaz sesler nasıl oluyor da sınırları belirsiz lafızlara dönüşüp birtakım manaları ifade edebiliyor? Aynı anlamları ihtiva eden, fakat insanların farklı milletleri arasında değişik şekillerde ortaya çıkan diller nasıl çoğaldı?

Mesela, düşünme ve hatırlatma faaliyeti... Bütün bunlar, çocuğun gelişimiyle birlikte nasıl gerçekleşiyor? Çocuğun zamanla konuşması, düşünmesi ve hatırlaması başlı başına bir mucize değil midir?  Dahası, insanın soyut düşünme, düşünceleri ses, harf ve vurgulara sahip kelimelerle, fikirlerle sembolleştirmesi gibi yeteneklerle donatılması icaz bir varlık olduğunun delilidir. Yine icatçı olma özelliklerine nasıl sahip oldu da onun bir uygarlığı ve bir tarihi ortaya çıktı?

İnsan, daha küçücük bir çocuk iken etrafını saran varlıkların kendisi gibi canlı olduklarını tasavvur eder. Ve bütün eşyanın tabii halinin canlılık olduğunu sanır... Bunun için eline aldığı oyuncaklar, dokunduğu kapı, pencere, sandalye ve masayla canlı varlıklarmış gibi ilişki kurmaya çalışır. Çoğu defa onlarla konuşur, kendisine cevap verdiklerini tasavvur eder. Kimi zaman onları sever ya da kızarak döver. Kendince onların acı duyduklarını, ağladıklarını ya da sevindiklerini hayal eder.

Yaşının kemaline eren insanoğlu, etrafında canlı olan birtakım şeylerle hayat sahibi olmayan başka birtakım şeylerin bulunduğunu; daha önce hayatı yakıştırdığı cansız varlıkların kendiliklerinden hareket edemediklerini, yiyip içemediklerini öğrenir. Açık ve net bir şekilde canlılarla cansız varlıklar arasında kesin bir fark olduğunu kavrar. Fakat o, hala bir yanılgı içindedir: Mesela, canlı olanların hayatlarının, cansız eşyanın da cansızlıklarının ebedi olduğunu varsayar. Ancak pratikte edindiği tecrübeler canlıların hayatının daha önceden sandığı gibi sürekli olmadığını, tanıdığı bir canlının gözünün önünde öldüğünü görünce fikri değişir. Karşı karşıya kaldığı bu durum, ruhunda etkisini gösterir ve derinden onu sarsar. Ölüm hadisesine şahit olan insanın, ağzının tadı kaçıp ruhunda fırtınalar kopar. Bu hal onu, bir zaman etkilemeye devam eder.

Rabbimiz Allah(cc.), vakti gelince "ölüm" denilen, hayatın soğuk yüzüyle karşılaştırıyor insanı... Bir sabah ansızın kapıyı çalınca Azrail(as.), şaşkınlık ve korkudan nutku tutulur insanın. Kaçış yok, artık kendisi de bu fani hayattan göç eden kervandaki sırasını almıştır. Nihayet ölüm vakası, onun tüm benliğini sarsar ve şöyle söyleme noktasına getirir: Ölüm denilen hakikatin sırrı nedir? Nasıl oluyor? Ve ona Mâlik olan kimdir? Bu hayatı yaratan kimdir? Şu hayatı bitiren ve akışını durduran ölümün ötesinde kim vardır? Sorular cevabını doğru olarak bulur ve o, gerçek hüviyetiyle alemlerin rabbine teslim olur. O'nun(cc.), hayatı ve ölümü yarattığına iman ederek "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" ayetine sığınarak kalbi itminan bulur.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.