Bir kısım polis PKK ile “paralel mi” hareket ediyor?

Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan; gazetelerin genel yayın yönetmenleriyle yaptığı bir toplantıda (16 Nisan 2014) şöyle bir tespitte bulunmuştu: “…Güneydoğu illerindeki bazı sandıklardan çıkan şu sonuç oldukça ilginç. Askerin ve polisin oy kullandığı sandıkların birçoğunda BDP 1. çıkmış. ‘paralel yapı’ buralarda çok iyi çalışmış.”

Daha sonra Zaman gazetesi yazarı Ekrem Dumanlı ise bir gazeteye verdiği beyanatında: “…Cemaate sempati duyan insanlar oylarını Güneydoğu’da BDP’ye verdi” şeklinde bir teyitte bulundu.

Seçim döneminde ise bu konuda medyaya pek çok olay düşmüştü. Örnek olması açısından şu ilginç olay hatırlanabilir: Siirt’e bir kız öğrenci yurdunda; dört kız öğrenciye, BDP’ye oy vermeleri için yemin ettirildiği, iki kız öğrencinin kabul ettiği, iki kız öğrencinin tepki gösterip reddettiği, bunula da yetinmeyip durumu ilgililere ve bazı basın mensuplarına bildirmeleriyle olay büyümüştü.

Bir insanın ya da bir kesimin oyları ile bir partiyi desteklemeleri doğaldır. Kimse yadırgayamaz. Ama vahim olan şudur: Eğer bu durum uygulamada, şiddet, saldırganlık ve kendilerine rakip gördükleri kesimleri, sindirme/imha tarzında kendini gösteriyorsa -kimse kusura bakmasın- buna bir hale çare lazım. 6-8 Ekim olaylarında PKK/HDP ve bağlı şebekelerin öldürme, yakma, yağma olaylarında, polis adeta seyirci kalıyor. Bunun sonucunda en az olaylar kadar vahim bir durum oldu. Hükümet mecbur kalıp askeri, kışladan sokağa çağırdı. Adeta bir askeri müdahale görüntüsü oluştu. Polisin bu kayıtsız kalışının bir de arka planı varmış meğer. Yine Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan; bir uçak seyahati esnasında 6-8 Ekim olaylarına ilişkin şu ilginç açıklamada bulunuyor: “6-7 Ekim olaylarında bazı yerlerde polis pasif direniş göstermiş.” (Güya paralel yapıya yönelik yaklaşım boykot ediliyormuş.) Cumhurbaşkanı bunun hesabının sorulacağını belirtiyor. (Gerçekten sonradan, Diyarbakır, Batman, Van ve diğer bazı illerde polisler açığa alındı, haklarında soruşturma başladı vs.)

HÜDA PAR ve İslami STK’ların 6-8 Ekim olayları sırasında emniyet bahanelerle “maalesef size şu anda yardımcı olamayacağız, kendi başınızın çaresine bakın” tarzı cevaplar, Sayın Cumhurbaşkanının “polisin pasif direnişi” olarak nitelendirdiği olgunun ta kendisidir. İlginçtir ki; HDP’li S. Demirtaş da katıldığı bir TV programında “sebep olduğu” 6-8 Ekim olaylarında HÜDA PAR’a yönelik saldırılar konusunda şu tespitte bunuyor: “…Bölgedeki AK Parti binalarının önünde birkaç TOMA ve polis aracı nöbet tutuyordu. Neden HÜDA PAR binalarının önünde bir tek TOMA aracı ya da polis aracı yoktu?” (Cevabı aslında kendisi çok iyi biliyor.)

Sadece pasif direniş yok… Aktif katılım da olmuş! Van’da 7 Ekim 2014 tarihli bir güvenlik kamerası görüntüsü ‘bu kadarına da pes’ dedirten cinsten… eylemcilerin (?!) yaktığı arabalar yanıyor. Polis panzerinden (TOMA) güya yanan araçlara su sıkıyor. Oysa su sıkma yerine yakında park halindeki araçları sürükleyerek yanan araçların içine atıp yakmaya (!) çalışıyor… Tabi bu işin daha başka detaylarını devlet biliyor. Zira bu konu ile ilgili olarak Van Valisi yaptığı açıklamada, İçişleri Bakanlığı’ndan müfettiş çağırdıklarını, söz konusu panzerin sürücüsünü ve bir polis amirinin açığa alındığını ve soruşturmanın devam ettiğini belirtiyor. Bunlara ilaveten daha da ilginç durumlar söz konusu.

Malumun ilanı mı geçmişin itirafı mı?

6-8 Ekim olaylarından hemen sonra STV’de haftalık program yapan bir ekip var. Ekipteki iki isim geçmişteki görevleri nedeniyle önemlidir. Bunlar Gültekin Avcı… Emekli Savcı… Diyarbakır DGM’de görev almış. Bölgede bazı cezaevlerinin de savcılığını yapmış. Diğeri ise Hakkâri eski İl Emniyet Müdürü Emekli Polis Tufan Ergüler. Yaptığı tüm programlarda İslami yapı ve oluşumları hedef alıp karalarlar. Bir yönüyle de hükümete karşı yapılan 17-25 Aralık operasyonunun mimarları ve savunucuları arasında sayılırlar. Bu zatların bu programda söyledikleri bir şey, hem Van’daki polisin araç yakma meselesine, hem de geçmişte bölgede Hizbullah- PKK arasındaki çatışmada bazı odakların nasıl rol üstlendiklerine ışık tutmaktadır. Gültekin Avcı; 6-8 Ekim olaylarını kastederek diyor ki: “…Türkiye şu an kritik bir eşikten geçmiyor olsaydı, bıçak sırtında olmasaydı, bırakacaksın iki kesim birbirlerini yiyip bitirsinler…” zaten Sayın Cumhurbaşkanı’nın işaret ettiği, polisin olaylara seyirci kalması bu yüzden askerin göreve çağırılması Gültekin Avcı’nın kastettiğidir. Hiç üzülmesin, onun temennileri icra olunmuştur.

STV ekranlarında, demokrasi, insan hakları, İslam’dan dem vuran Gültekin Avcı’nın geçmişte Diyarbakır DGM’de hazırladığı iddianameler, özellikle Hizbullah’a yönelik mahkeme kararları tetkik edilirse vahametin boyutları ortaya çıkar. Sadece camilerde Kur’an-ı Kerim dersi vermek ya da almak suçlamasıyla yüzlerce insan cezaevinde kaldı. Aynı şekilde Siirt cezaevinden hatta başka bazı cezaevlerinden insanlar kanunsuz olarak alınıp aylarca gözaltına alınıyordu. Savcı Gültekin Bey’in bu alınmamalarla ilişkisi bu günkü TV ekranlarındaki demokratlıklarıyla bağdaşıyor mu?

Hakkâri, Yüksekova gibi yerlerin bugün tamamen PKK’nin kontrolüne geçişini de Hakkâri eski emniyet müdürüne sormak lazım? Nasıl oldu? Polisler ve PKK’liler Hakkâri sokaklarında kovalamaca oynuyordu. Sonra polis panzeri çamura batınca PKK eylemcileri panzeri/TOMA’yı çamurdan çıkarıyorlardı. Sonra bu mizansen günlerce medyada konuşuluyordu… Bir de Tufan Ergüder’e sormak lazım. Hakkâri Yüksekova’da Mustazaflar Derneği nasıl defalarca PKK saldırısına uğradı? Mustazaf Der Başkan Yardımcısı Ubeydullah Durna gün ortasında nasıl-kimlerin saldırısına uğradı? Emniyet katilleri bildiği halde neden ailesine bilgi vermedi, faili meçhul olarak dosyayı sümenaltı etti. Bir de işin tersi bir boyutu var. Bazı odakların nasıl PKK’yi içten yönlendirdiklerine dair. Şu satırları okuyun, mesele kendiliğinden anlaşılır… (6-8 Ekim olaylarında sokağa çağırılan çapulcular nasıl gaza getirilip, partilere, STK’lara saldırtıldığına dair önemli ipuçları var. O zaman HÜDA PAR henüz kurulmamış, hedefte Ak Parti var…) “…Öfkeli çatık kaşlı Kürt genci, AKP’nin Kürdistan’da oy kaybını gördü. Önce sevindi, sonra AKP’nin polisine Molotof attı, sonra AKP’nin seçim bürolarının pencerelerine tekme savurdu… Kürt cemaati içinde yer alan ‘solcu kardeş’ farklı baktığı, pozitif enerji saçtı, havaya girdi “…Kürler için savaşmayan sosyalist olamaz” dedi: Bir daha da omuzlardan inmedi…” (14 Haziran 2011 Özgür Gündem Gazetesi/ Cengiz Kapmaz…) Peki o günlerde Özgür Gündem’in ve PKK’nin altın çocuğuna; Abdullah Öcalan’ın biyografisini yazacak kadar APO’ya yakın ve vakıf olan, hatta APO’nun o dönem avukatlarla gönderdiği talimatları deşifre edip, tefsir eden bu Cengiz Kapmaz kimdi?... Ne oldu…? KCK operasyonları sırasında gözaltına alınan Cengiz Kapmaz, meğer MİT elemanıymış. MİT elemanlarının basında deşifresi henüz yasaklanmadığı için Cengiz Kapmaz/APO müfessiri büyük bir skandal olarak patladı. Medyada genişçe yer aldı sonra devlet korumasına alındı…

PKK’nın o dönemde Mustazaf Der’e saldırıları sırasında, Cengiz Kapmaz, duayeni olan Faik Bulut’la beraber bir TV programında Mustazaf Der’in o dönemki başkanı Hüseyin Yılmaz’la bir programa çıkmış. PKK’nin saldırılarının avukatlığını yapıyordu. Peki, sormak lazım; bir MİT görevlisi, Özgür Gündem’de yazarsa APO’nun mesajlarını yıllarca eylemlilik ve talimatlar şeklinde aktarırsa, TV ekranlarında, medyada o bölgedeki Mustazaf Der gibi İslami STK’lara PKK’lileri saldırtırsa yukarıdaki diğer olaylarla beraber bunu nasıl okumak lazım?

Sizler de bu konuda PKK ve bazı devlet birimleri arasında “ Paralellik” görmez misiniz?

Yer darlığından; Adana’da, Mersin’de, Malatya’da, Elazığ’da ve daha pek çok yerde mütedeyyin STK’lara operasyonların arka planlarına; Diyarbakır’da HÜDA PAR merkez binasını emniyetin özel aracı ile emniyetten habersiz (?!) dinlenmesi ve yakalanmasına ve daha pek çok benzer vukuata yer veremedik. Allah’ın (c.c) adaletine, basiret sahiplerinin nazarına havale etmek lazım… Allah’a emanetsiniz…

Önceki ve Sonraki Yazılar