Gene aldatılmayın da

Darbe girişimi sonrasında kavramlar üzerinden yoğun bir operasyon var. Girişimin ardındaki yapının dış görüntüsü sebebiyle cemaatlere ve İslami yapılara medyatik bir saldırı var. Hâlbuki bu yapının –dini kullanmak dışında- dinle hiç bir alakası olmadığı açıktır. Ayrıca darbenin önlenmesinde İslami cemaat, tarikat, dernek veya vakıfların etkisi göz ardı edilmemelidir. Çünkü bu yapılar organize bir şekilde daha ilk saatlerde sokaklara dökülmüş, diğer insanlara da cesaret kaynağı olmuşlardır.

Kimi medya grupları darbe girişimine karşı onurlu bir duruş sergilese bile ekranlarında Ergenekoncu tiplerin dilleriyle İslami kişi, kurum ve kavramları kötülemektedir. Hatta İslamcı geçinip Üstad Bediüzzaman'ı kötüleyen bile çıkmıştır. Bediüzzaman'a kurban olsunlar. Ömrünü İman ve Kur'an hizmetine adamış bir âlimi kötülemek kibir ve hasedin bir sonucudur. Bugün DAİŞ'in yaptıklarından nasıl ki Kur'ân ve Resulullah sorumlu değilse aynı şekilde Fetullahçıların melanetlerinden de Üstad ve Risale-i Nur mes'ul değildir. Hükümet bu hakaretlere engel olmalı ve Müslümanları sahiplenmelidir. Dini yapılara yönelecek bir negatif tutum ilerde dine yakın-saygılı partilere de yönelecektir. O zaman Ak Parti sahipsiz kaldığı halde ekranlardaki “demokrat aydınlar” koltuklarında rahatlarını bozmayacaklardır.

Devletin tepesinde -belki maslahat gereği- dillendirilmese de darbenin arkasında ABD'nin olduğu ve AB ülkelerinin de sonucu uzun süre hevesle ve umutla beklediği kanaatindeyiz. “Onlara savaş açılsın” demiyoruz. Ancak dostluk-müttefiklik ilişkilerinin gözden geçirilmesi gerekiyor. Zaten Batı, arkasından gidildikçe ülkeleri onursuzluğa mahkûm ediyor.

Devlet kurumlarının kilit noktalarına FETÖ'den boşalan yerlere eski derin devletin adamlarının yerleşmesine fırsat verilmemelidir. Her ne kadar mevcut zeminde Ergenekon-Balyozcular aklanmış gibi görünse de kendilerini devletin asıl sahibi gören zihniyetin sahibi bu muktedirlerin halka ve İslam'a düşmanlığı inkâr edilemez. Bu kesimin güçlü anlarında Müslümanları -başbakan, cumhurbaşkanı olsa bile- nasıl hor gördüklerini, dindarlara nasıl ikinci sınıf vatandaş muamelesi yaptıklarını biliyoruz. Yakın zamanda kapattıkları Kur'an kurslarından yaşattıkları başörtü mağduriyetlerine kadar her şey zihnimizde capcanlı duruyor. Âlimlerin asıldığı, “Allah” demenin yasak olduğu dönemlere gitmeye bile gerek yoktur.

FETÖ'nün mağdur ve mahkûm ettiği kesimlerin mağduriyeti giderilmelidir. Özellikle 28 Şubat sürecinde kolluk biriminden, soruşturmaya, yargılamaya hatta yüksek yargıya kadar yerleşmiş bu yapının mağdur ettiği insanlar vardır. FETÖ, brifingli yargının da yardımı ile Müslümanları mahkûm etmiştir. O kapsamda Türkiye'de şuanda cezaevlerinde salt düşüncesini ifade ettiğinden dolayı herhangi bir terör örgütüyle suçlanıp mahkûm edilen birçok mağdur var. On yıllardır cezaevlerinde zulmen tutulan bu insanlar toplumun ıslahına çalışan Kur'an öğretmenleridir. Kendileri ile ilgili verilen mahkûmiyet kararları kesinlikle adil bir muhakeme sonucunda değil, kumpaslar ve niyet okumalar üzerinden yapılmıştır. Özellikle FETÖ davalarından tutuklanan hâkim ve savcıların bakmış olduğu dosyalar yeniden incelenmelidir. Zaten bu inceleme sonucunda ne kadar taraflı bir sürecin işlemiş olduğu ortaya çıkacaktır. Aksi takdirde vebal mevcut iktidarın olacaktır. Her seferinde “kandırıldık” demekle vebal ortadan kalkmaz. Hem nasıl bir kandırılmadır ki; en az zararı kandırılan görüyor? Sorumluluğu olmayan bir idare, hükümet, yönetim olabilir mi?

İnsanların canına, malına, özgürlüğüne kasteden örgütlerle mücadelede bir fark olmamalıdır. Yargılama, finansal desteğini kesme, kayyum atama veya görevden alma gibi uygulamalarda zararlı yapılar aynı muameleye tabi tutulmalıdırlar. Adaletin gereği de budur. Zaten kişiye göre hukuk ülkemizin en bariz sorunudur. Ama şu husus da unutulmamalıdır. Kayyum atamayacaksanız boşuna meydanlarda kayyum edebiyatı yapmayınız; dokunmayacaksanız dokunulmazlıkları kaldırarak bir mağduriyet ajitasyonuna yol açmayın.

PKK ile mücadele devam ederken Kürtlerin insani ve İslami taleplerinin karşılanması süreci de yürümelidir. Bu şekilde PKK'nin Kürtlerle bir tutulmadığı belirtilmiş olur. Ayrıca her topluma, her topluluğa bir temsilci, bir önderlik lazımdır. Kürtler kerhen de olsa hem devlet hem de Batı tarafından kendilerine layık görülen PKK önderliğinden kurtarılmalıdır. Bunun da yolu Kürtleri temsilen İslami yapıların muhatap alınmasıdır. Ak Parti aldığı oylara güvenip Kürtlerin kendisini temsilci olarak görmesini beklerse veya “muhatap halktır” gibi soyut ve anlamsız söylemlere devam ederse; PKK daha uzun süre Kürtleri rehin tutacak, beş para etmeyen siyasetçiler(!) onların sırtında adam sayılmaya devam edecektir.

Şimdiye kadar çok önerilerde bulunduk. Siz de bizi dinlemeyerek çok kere aldanıp pişman oldunuz. İnşallah bu son “acı tecrübe” olur.

Önceki ve Sonraki Yazılar