Dr. Abdulkadir TURAN

Dr. Abdulkadir TURAN

İTTİHAD-I İSLAM’A KARŞI TEFRİKA-I İSLAM

Uluslararası güçler minareye haç takmak isterken ittihadı meslek edinen bir nesil yerine tefrikayı meslek edinen bir neslin İslam dünyasında öne çıkmasını istiyor
“İslam kardeşliğinin gücü nükleer enerji gücünden daha büyüktür.” 1974’te Pakistan’ın Lahor kentinde toplanan İslam Kongresi’nin sloganlarından biridir bu.
İslami uyanış ve ona karşı geliştirilen alternatifler konusunda uzman olan israil Yahudisi bir yazar bu sözü kitabında (1) sadece bir dipnot olarak aktarıyor. Ancak İttihad-ı İslam konusunda uluslararası güçlere (2) sunulan bir rapor niteliğindeki kitabının her sayfasında bu gerçeği ve küfrün bu gerçekten duyduğu korkuyu işliyor. Kitabın sonuç bölümünde farklı kişilerden alıntılarla şu tespitler yapılıyor: “İttihad-ı İslam (3) manevi ve imani bağların üzerine inşa edilen bir birliktir.” “Müslüman topraklar. Ve nüfusu fiziksel olarak ne zaman tehdit edilse din onların siyasi olarak direnmelerini sağlayan ortak bir kaynak haline geliyor.” (Bu söz bir öykücünün “Anadolu ne zaman bir kriz yaşasa imana sarılıp onu aşıyor” sözüyle müthiş bir uyum arz ediyor). “120 yıldan uzun yaşamı boyunca Dar-ul İslam mücadelesi olan İttihad-ı İslam Batı uygarlaşmasının laik yeniliklerinin Avrupa’nın fiziksel saldırılarının karşısında yer almıştır.”
İttihad-ı İslam ile ilgili bir kıpırtıyı dahi dikkatle inceleyen israil Yahudusi yazar, bu tespitlerin ardından uluslar arası güçlere şu neticeyi sunuyor. “Tüm bunlardan sonra İslam, Müslüman toplumlardaki hala en etkili uzlaşma biçimidir. Ve Müslüman devletler arasındaki ortaklıklar, geliştirebilmenin, İslam dayanışmasını gittikçe daha etkili hale getirebilmenin en önemli kaynağı olarak işlev görebilir.
Bu milliyetçiliklerle, laiklerle ve çakışan çıkarlarla da başa çıkabilme anlamına geliyor. “İslamcılığın kabul edilebilir sentezleri ve milliyetçiliğin aynı anda işler olmasıyla nihayetinde İttihad-ı İslamcıların destek olduğu Müslüman toplulukların geleceğinin nasıl belirleneceğini tahmin etmek hayli güçtür. Buna rağmen İslami dayanışmanın artması, yakın bir gelecekte, belki de Müslüman devletler birliğinin yeni versiyonu olan bazı konfederasyonların oluşmasına yol açacaktır… Daha sonra dünyanın büyük bir bölümü olarak çok daha somut birlikler oluşturacaklar, hatta siyasi İttihat-ı İslamcılar belki de yüzyıllık rüyalarını gerçeğe dönüştürme şansını elde edeceklerdir. Karşılaştıkları zorluklar, uluslararası güçlerle mücadele etmek zorunda olduklarından, gerçekten de çok büyüktür. Buna rağmen eğer son yıllarda Müslüman nüfusun tekrar İslamizasyonu (yeniden dindarlaştırılması) çabaları başarılı olursa bir gün siyasi İttihad-ı İslam, başarısını ilan edebilir.” (4)
Bu sözler, kendisini açıklıyor, yine de açık bir dille ifade etmekte yarar var. Yazar uluslararası güçlere diyor ki “Siz, İslam vatanını işgal etmek, Müslüman nüfusu köleleştirmek istiyorsanız önünüzde en büyük engel İslam’ın kendisidir, ama özellikle Müslümanların birliğini sağlayan bir İslamileşmedir. İslam, Müslümanları bir araya getiren en büyük güçtür. Eğer İslam toplumlarında yeniden dindarlaşma engellenmezse işgal projeleriniz biter. Siz, Müslümanları bölmek için milliyetçiliği üretmişsiniz, birlik yolundan sapmış bir dindarlığı gerçek İslam’a alternatif olarak geliştirmişsiniz. Ama dindarlaşma bu hızla artarsa projenizin geleceği tehlikededir. Dindarlaşma (İslamizasyon) nihayetinde projenizi durdurabilir. Çünkü en büyük bölme aracı olan milliyetçiliği engelleyebilir. İslam dünyasının laikleştirilmiş güçleri ile kurduğunuz menfaat birliğine son verebilir. Yakında sizi durduracak bir İslam birliğinin kurulmasını istemiyorsanız Müslümanları milliyetçileştirmeye, birlik karşıtı fikirlere saptırmaya devam edin. Ancak işin aslında İslam’ın kendisiyle mücadele edin, çünkü siyasi İttihat-ı İslamcılığın temeli odur. Hedefinize onu koyun.”

NEDİR İTTİHAD-I İSLAM?

Miladi 19. Yüzyılın ortalarından itibaren başta Hindistan’daki Müslüman aydınlar olmak üzere dünya Müslümanları “Minareye hac takma tehdidini gördüler ve bu tehdidin bertaraf edilmesinin tek yolunun Sünni- Şii, Türk-Fars-Kürt-Arap demeden Müslümanların birlik olması olduğunu anladılar. Modern birer araç olan dergi ve gazeteden yararlanarak bu fikirlerini dünyaya duyurdular. O günlerde Slav birliği anlamına gelen Pan-Silavızm gündemde olduğu için Batılılar, bu fikrin temsilcilerine Pan-İslamist dediler. Kendileri ise hareketlerini amacıyla adlandırıp ona “İttihad-ı İslam” adını verdiler. Bu fikir bu günkü İslami uyanışın başlangıcını teşkil etmektedir. İttihadı İslam, İslam Birliği diye çevrilse de “Müslümanların Birliği” anlamındadır. Bu birliğin hedefi milliyet ve mezhep ihtilaflarını bir kenara atarak modern Batının kültürel (düşünsel-ahlaki) ve fiziki işgaline karşı netice alınabilir bir İslami direniştir.
Bu fikriyatın güç kazanması Risale-i Nur’la ilgili bir konferansta şöyle açıklanmıştır: “Ecnebi parmağıyla idare edilen zındıka komiteleri, İslamiyeti imha için, İslam memleketlerinde, bilhassa Türkiye’de (Osmanlıda), entrikalar çevirmişler, haince dolaplar döndürmüşler, hunharane ve vahşiyane zulümler irtikap etmişler, iğfalatta bulunmuşlar, iblisane, sinsi metotlar takip etmişler ve kardeşi kardeşe çarpıştırmışlar. Ve öyle aldatıcı yalan ve propagandalar ve yaygaralar yapmışlar, fitne ve fesat ve tefrika tohumları saçmışlar… Evet, o ecnebilerin canavarlar gibi yaptıkları muamele ve zulümler, İslam dünyasında hürriyet, ve istiklal ve İttihad-ı İslam cereyanını da hızlandırmıştır. (5)
İttihad-ı İslam’ın en önünde Cemaleddini Afgani vardır. Afgani, “Allah’a ve Resulüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, sonra içinize korku düşer de kuvvetiniz elden gider. Bir de sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 46) Ayet-i Kerimesini okuyarak İslam dünyasını dolaşıyor ve şöyle diyordu: “Herhangi bir yerde bir Müslüman grup yabancılara boyun eğmek zorunda bırakılsa her Müslüman kendisini bu grubun içinde hisseder… Ümmetimizin onurunu korumak bize zarar verenlere zarar vermek ve tüm birliği savunmak için her kim saldırıda bulunursa onun karşısında işbirliği yapmalıyız.”
İttihhad-ı İslam’ın ikinci kuşağından Üstad Bediüzzaman “Ey İslam ümmeti ittihad ediniz” diye gür sesiyle sesleniyordu.
Fikriyatın ikinci ve üçüncü kuşağı arasında bir köprü görevi gören Üstad Mevdudi, hedefleri ayrıntılı olarak açıklıyordu: “Bir İslam Ülkeleri Bloğu oluşturulmalı. Sorunlarımızı kökünden kavramalıyız. Bizim ihtiyaç duyduğumuz şey sağlıklı bir eğitim sistemidir. Bu noktada İslam ülkelerindeki kaynaklar bir araya getirilmelidir. İslam dünyasını savunmak üzere ağır sanayinin, silah fabrikalarının kurulduğunu düşünün… Ortak dilimiz Arapçayı yaygınlaştırın. Bir İslam dünyası haber ajansı kurulmalı, İslam ülkeleri arasındaki ekonomik bağlar güçlendirilmeli, pasaport zorunluluğu, vize sınırlamaları konularında kolaylık sağlanmalı, bunlar daha sonra tamamen kaldırılmalıdır. (6)
Fikriyatın genç temsilcilerinden Hüseyin Musavi (Lübnan) “Biz, tüm İslam dünyasını anavatanımız olarak görüyoruz” diyor, hedefi özetliyordu.
Bu fikriyat, İhvanı Müslimin hareketinin de, İran devriminin de öncüsüdür. İmam Hasan El-Benna ve Nevvab Safevi ittihadı İslam için bir araya geldiler. Milliyetçiliğe, mezhep taassubçuluğuna karşı durdular. Necmettin Erbakan D-8 projesini bu fikriyat üzerine bina etti. Bu fikriyat sayesinde Bosnalı İzzet Begoviç, Ace-Sumatralı Tunka Hasan Dı Tıro, Pakistanlı Kelim Sıddıki, Lübnanlı Hüseyin Fadlullah, Tunuslu Gannuşi, Cezayirli Abbas Medeni aynı hedefe doğru koşuyorlardı. Onlar, ittihadı meslek edinen bir nesildi, öyle bir neslin devamıydı. Onlar, minareye haç takılmak istenirken tefrikaya yol açacak, bayatlamış ama her seferinde yeniymiş gibi piyasaya sürülen meselelerle uğraşmazlardı, bunu hedeften sapma olarak görüyorlardı. ,

İTTİHAD-I İSLAM’I ENGELLEYEMEDİLER

Batı kendi kültürel ve fiziksel işgaline karşı İttihad-ı İslam direnişini erken hissetti. 1924’ten başlayarak İslam dünyasındaki uzantılarına Mekke Şerifi, Suudi ailesi ve Mısır kralına kongreler düzenletti. Bu fikriyatı başarmanın ne kadar imkansız olduğunu ispatlamaya kalkıştı. “Hayal kırıklığı oluşturma psikolojisi”nden yararlanarak “vazgeçirme”, “ürkütme” , “küçültme” yolunu aradı. Aynı süreçte ulusalcı diktatörlerin de bu fikriyatın bütün unsurlarına yönelik,
1- Gerek halkı dindarlaştıran tasavvuf dergâhlarına 2-Gerek “siyasal İslam” diye etiketlenen yeni İslami uyanışa karşı yozlaştırma, saptırma, sindirme yöntemleri uyguladı.
Buna rağmen İttihad-ı İslam kendi yolunda yürüdü ve 70’li yılların sonunda bir yerde iktidar, 80’li yıllardan sonra diğerlerinde de iktidar adayı oldu. İşte bu süreçte uluslararası güçler yeni bir analiz yaptı ve yeni bir proje başlattı: ittihadı meslek edinen bir nesil yerine tefrikayı meslek edinen birileri yetiştirilecek. Müslüman gençliğin önüne bunlar sürülecekti.
MÜSLÜMANLARI SAPTIRMAYA ÇALIŞIYORLAR
Bu projenin merkezi neresi olacaktı? Yemen diktatörü Ali Abdullah Salih, Tunus diktatörü Bin Ali nereye sığındıysa, “Hüsnü Mübarek’e iyi davranın” diyen kim ise merkez orası olacaktı. Hem ulusalcı diktatörlerin hem tefrikacı fikriyatın Suudi finanslı olması, buranın çok taraflı çalışan bir merkez seçildiği gerçeğini gösteriyor. Bu gerçek görülmeden İslam dünyasındaki gelişmeler anlaşılamaz.
9 Ağustos 2012 tarihli Star Gazetesi’nde Ardan Zentürk’ün Suudi’nin yeni İstihbarat Bakanı Prens Bender bin Sultanla ilgili övgüler ifade etikten sonra yazdığı şu satırlar herkese çok şey anlatıyor: “Hava kuvvetlerindeki görevi sırasında Amerikalılarla kurduğu yakın dostluklar dönemin Suudi kralı Faysal’ın dikkatini çekince 1983’te kendini ülkenin Washington elçiliği makamında buldu. CIA ile her zaman yakın çalıştı. 1984’te Nikaragua’daki solcu yönetime karşı CIA tarafından örgütlenmiş kontrgerillalarına hatırı sayılır mali yardım yaptığı biliniyor… Baba Bush S.Hüseyini Kuveyt’ten kovarken yanı başında o duruyordu. Oğul Bush, Irak’ı işgal ederken de bütün hazırlıkları onunla yapmış. Hatta işgalin başlayacağı haberini kendi bakanından önce ona bildirmiş, Dick Cheney’in Suriye ve İran’daki rejim değişikliklerine dayanan yeni Ortadoğu planının en güçlü destekçisiydi. Bence Prens Bender yalnız Suudi istihbaratının başına getirilmedi. Kral, onu savaş kabinesinin başına atadı.” (7) Miladi on dokuzuncu yüzyılda İslam Dünyasında İttihad-ı İslam fikriyatı güç kazanırken Arabistan’da bir tefrika fırkası güç kazanıyor, Müslümanların batı karşısındaki duruşunu zora sokuyordu. Bender ve adamları son 30 yılda o tefrika fırkasının fikirlerini İslam dünyasının dört bir yanına yaydılar. İttihad-ı İslam’a en çok kim hizmet etmişse onu yıprattılar.
Bizzat Yahudi yazarın tespitiyle İttihad-ı İslam için en önde koşanlar Hindistan-Pakistan Sünni-Şii Müslüman aydınlarıydı, İttihad-ı İslam için en çok kongre düzenleyen ülke Pakistan’dır ve bu yönden Pakistan mezhep-fırka taassubu içinde can çekişiyor. Bu işte Bender ve ondan önceki Suudi istihbarat başkanının büyük emeği (?) var. (ki eski başkan 80’li yılların hemen başında bu iş ancak fikirle hal olur deyip ensütü kurmuş. Bunu bizzat, cenaze törenini canlı veren Suudi radyosundan dinledim.)
Bender ve ekibi İslam dünyasında farklı mezheplerden karakterlerinde ihtilaf bulunan tipleri kışkırttılar. İhtilafçı karakterlerine fıkıh ve akideden delil arayan bu kişilerin ağzından farklı Müslümanlara karşı ağır sözler aldılar, ardındın bu sözler üzerinden “Kitlesel tefrika” oluşturdular. (İttihad-ı İslam’ın ürünü olan bir devrimin imkanlarının bir mezhebin yayılması için kullanılmasına göz yumanlar da Bender bin Sultanların işini kolaylaştırdılar.)
İslam dünyası, bir ateşin eşiğindedir, bu eşikte ihtilaf yerine ittihadı meslek edinen nesil zafere erecek, tarih boyunca bunu yapanlar başarılı, diğerleri zelil oldu.


NOTLAR: 1. Pan-İslam politikaları Jacab M. Zandau 2. Yazar “Merkezi Güçler” diyor. 3. Yazar “Pan-İslam” diyor. 4. Kitabın “sonuç” bölümünden 5. Yeni Asya yayınları, “Sözler”e eklenen “Bir konferans” bölümü 6. Metin, yer probleminden dolayı özetlenmiştir. 7. Yazının uç bölümleri buraya alınmadı.

Önceki ve Sonraki Yazılar