Kamuoyu Hakemliğine; Nedir Gerçek ve Yanlış, Kimdir Bölücü ve Irkçı?

Artık toplum olarak aleti ve figüranları yapıldığımız bu oyunu görmeli ve dahi bozmalı değil miyiz? Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beridir zorba egemenliklerini Anadolu’daki halkların dini ve etnik özelliklerini birbirine çatıştırarak sürdürenlerin oyunlarına da sultalarına da artık son vermeli değil miyiz? Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iki asli ve kurucu unsuru olan biz Türklerin Kürtlerin 100 yıldır bir insanlık suçu olan ırkçılığın pençesinde debelenmemiz ve birbirimize kardeş diyenlerden birinin sözüm ona kendi güvenliğini diğerimizin temel insani haklarından bazılarını gasp etmesinin ırkçılık olduğunu kabul ederek bu hak gaspına behemehâl son vermeli değil miyiz?

Kamuoyu da pekâlâ biliyor ki, bizim İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde maruz kaldığımız ırkçı muamele ve tecrit politikası bir istisna değil, aksine Türkiye’nin hemen hemen her yerinde ve her resmi-gayri resmi kurumunda meydana gelebilecek kadar yaygındır. Bunun için bir Kürt’ün bazen Kürtçe olması bile böyle bir mağduriyeti yaşatmak için yeterli olabiliyor. Yeter ki, o kurumda bir Kürt inkâr politikalarının sınırlarını zorlasın, yani kendisini gizlemek veya takiye yapmak yerini tabiiliğini korumaya yeltensin ve daha açık bir ifade ile görünür olmaya kalkışsın.

Bir üniversite, dersin adı ne olursa olsun, bazen önemine binaen hocalarının başka konuları da gündemlerine aldıkları ve almaları gereken bir bilim kurumudur. Kaldı ki, bizim verdiğimiz ödevler dersin müfredatına ve içeriğine aykırıdır, ama özüne uygundur. Bizim yaşadığımız sorunda asıl müfredat derse ve ders de gerçeğe aykırıdır. Şöyle ki: Dersin adı “Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi’dir. Dışarıdan bakıldığında, konusu yakın tarihimizdir. Yani son 100-150 yıldır yaşadıklarımızı belgeler ışığında doğru anlatan bir derstir. Ancak içeriği hepimizin bildiği ama çoğumuzun dile getirmekten hala korktuğu yalanlarla doludur. Bu yalanların en büyüğü de Birinci Dünya Savaşı yıllarında birçok halkın kendi devletlerini kurmak adına Türkleri arkadan vururken, tıpkı Malazgirt’te olduğu gibi Türk kardeşlerinin yanında canla başla savaşan ve bu destansı mücadelenin sonunda Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci kurucu unsuru olarak tarihteki yerlerini alan Kürtlerin “bölücü” ve “zararlı” olarak lanse edilmeleridir. Bizim suçumuz bu yalanı öğrencilerimize tarih diye anlatmayı kabul etmeyişimizdir! Öğrencilerimize verdiğimiz ödevlerden ikisini burada anmak ve bu ödevleri vermemizde bölücülük gibi bir amacımızın olup olmadığının kararını size bırakmak istiyoruz.  İlk ödevimiz şöyle idi: “Sevgili öğrenciler, ‘Savaş öldürür, barış yaşatır’, ‘Yurtta barış, dünyada barış’ ve ‘seni seviyorum’ cümlelerini istediğiniz bir dile çeviriniz ve ‘Yurtta barış, dünyada barış’ sözünden anladıklarınızı yazınız.” İkinci ödev ise, kamuoyuna da yansıdığı gibi şöyle idi: “İstiklal Marşı’nı veya Gençliğe Hitabe’yi Kürtçeye çeviriniz.” İlk ödevi lisanıhâl ile kabul eden-onaylayan üniversite, ikinci ödev nedeniyle adeta OHAL ilan etti. Şöyle ki:

Biz ödevi 13 Ocak 2017’nin saat 00.05’inde uzaktan eğitim sistemine koyduk. Üniversitenin Sayın Genel Sekreteri bizi saat 03.19’da arayarak ödevi geri çekmemiz ricasında bulundu. Akabinde kendi yardımcısı aradı ve aynı ricayı yineledi. Biz de bunun üzerine bir açıklama yaparak ödevi sistemden geri çektik. Saat 08.51’de üniversitenin Öğrenci Konseyi Başkanı instagram hesabı üzerinden şu bildiriyi yayınladı: “Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi dersinde verilen ödevle ve art niyetli olduğunu düşündüğümüz ders hocasıyla ilgili gerekli müdahaleyi yaptık. Daha öncelerde derslerinde ve verdiği ödevlerde toplumu bölücü bir tutum sergileyen ders hocasına karşı gereken yapılacak ve bu olayın takipçisi olacağız. Bilinmesini isteriz ki İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde bölücü unsurlarla gerekli mücadele, hukuk çerçevesinde, sonuna kadar yapılacaktır.” Mesai saatinin başlamasıyla birlikte ise İTO - Üniversite yönetimleri birlikte olağanüstü bir toplantı gerçekleştirdiler. Öğleye doğru ise rektörlük makamına çağrılarak dersten el çektirildik ve YÖK Kanununun ilgili maddesinden hareketle bizim “öğrencileri din dil ve ırk ayrımı üzerinden tahrik ederek bölücülük yaptığımız” suçlamasıyla soruşturma süreci başlatıldı. 21 Mart 2018’de bize KINAMA cezası tebliğ edildi. Gerek bu süre içerisinde ve gerekse daha sonraki dönemlerde hem Sayın Dekanımız ve hem de biz şahsen defalarca sözlü ve yazılı olarak ders talebinde bulunmamıza rağmen, üniversite ders verdirmemekle kalmadı, kelimenin tam anlamıyla bize karşı bir tecrit uyguladı. Biz, yöneticilerin bu ırkçı ve ayrımcı tavırdan vazgeçmelerini beklerken, üniversite 23 Haziran 2020’de “2018-2020 sözleşme dönemine ait akademik performansımızın yetersizliği gerekçesiyle sözleşmenizin uzatmayacağını” bildirdi. Bizim bu ırkçı muameleyi kamuoyu ile paylaşmamızdan dolayı sıkışan üniversite, özür dilemek erdeminde bulunacağına, olayın ayrımcılıkla bir ilgisinin bulunmadığına ve bizim de sözleşmeleri uzatılmayan diğer 30 akademisyenden biri olduğumuzu iddia etti. Ki zaten olayın akışı içerisinde üniversitenin sergilediği tavırlar da kendi açıklamasını yalanlamaktadır. Olayın özü şudur: Üniversite bizim İstiklal Marşını Kürtçeye çevirtme eylemimizi inkâr politikalarını delmeye çalışan bir girişim olarak gördüğü içindir ki, bizi bölücülükle itham ederek cezalandırma yoluna gitmiştir.

İster TBMM olsun, ister üniversite veya başka bir kurum, inkârcı politikalarının hala ne kadar etkili, belirleyici ve belki de hayat söndürücü olduğuna dair başka bir örneğe bakalım:

Dönemin Başbakanı Sayın Erdoğan’ın bir konuşmasında, 1937 Dersim Olayı için, “bu bir katliamdır” dediğini hatırlıyoruz. Dikkat ederseniz, üzerinden yıllar geçmesine rağmen ders kitaplarında anılan o olay hala bir “isyan” olarak yazılıdır. Ve şimdi ortada birbirini yalanlayan iki görüş olmasına rağmen ne yazık ki, sayıları yüz binleri bulan akademisyenler ne o günlerde bir söz söyleyebilmişlerdir ve ne de bugün söyleyebilmektedirler. Ortada bir yalanın olduğu şüphesizdir! Bu belgeler ışığında gerçeği ortaya koymaları gereken akademisyenlerde olması gereken bir bilim insanı duruşu olmadığı içindir ki, öğrencilerimiz de bu ve benzeri birçok olayın hangi anlatımının doğru ve hangisinin yanlış olduğunu bilmeden mezun olup hayata karışıyorlar.

Devletin inkâr politikaları ile ilgili olan olayların hepsi birer tabudur ve dokunulamaz, diğer bir ifade ile bu olaylar hakkında devletin söylediği esastır. Devletin söylediğinin doğruluğunu sorgulamak ise bölücülük ve ihanettir. Yani hangi akademisyen ders kitaplarındaki o yalanları öğrencilerin körpe dimağlarına zerk etmekten sakınırsa, hangi siyasetçi kendi partisinde ve hangi bürokrat kendi kurumunda inkâr politikalarının hilafına herhangi bir söylem ve-veya eylem geliştirmeye yeltenirse, bize yapıldığı gibi onlara da aynısı veya fazlası yapılacak ve kendilerine değişik bedeller ödetilecektir.

Buradan hareketle özellikle siyaset ve akademi dünyasına şu çağrıyı yapmayı bir sorumluluk olarak görüyoruz: Resmiyette son verilen inkâr politikalarının pratikte hala etkin, belirleyici ve yaygın olarak sürdürülmesi, artık eskisi gibi “kol kırılır yen içinde…” haliyle kalmıyor sosyal medyanın da etkisiyle kısa bir zamanda farklı kitlesel düşüncelere ve davranışlara dönüştürülebiliyor. Dolayısıyla her Kürt’ün kendisi olmaya çalıştığı andan itibaren uğradığı mağduriyetleri ve ırkçı muameleleri bireysel veya istisna olarak görmenin, daha yerinde bir ifade ile yüzyıldır kuma soktuğumuz başımızı ısrarla kumda tutmanın bir çözüm olmadığını, aksine kadim kardeşliğimizde ciddi bir güvensizliğe ve duygusal bir kopmaya yol açtığını artık görmeliyiz. İstediğiniz kadar “Türk-Kürt kardeştir” diye nutuklar atınız. Sizler Musa gibi bir kardeş olmak yerine Kabil gibi bir kardeşlikte ısrar ettiğiniz sürece bu zulümlerin bir parçası ve aynı zamanda suç ortağısınız. Örneğin, hiçbir yabancının olmadığı ve içindekilerin ezici çoğunluğunun da Kürt olduğu uçaklarda Kürtçe yerine İngilizce ve Almanca gibi dillerde anonslar yapmak kardeşlik veya adalet midir? Hakeza Sağlık Bakanlığı’nın Almanca, Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce ve Rusça dillerinde 7/24 hizmet verirken, sayıları 20 milyonu aşan kardeşlerinin ve dahi vatandaşlarının dili olan Kürtçeyi almamasının bölücülüğün ve dahi ırkçılığın ta kendisi olmadığına inandırabilir misiniz?

Nitekim eğer günümüzde bazen okullarda, bazen üniversitelerde, bazen çarşıda, bazen iş yerinde ve bazen de fındık tarlasında Kürtlere yönelik ırkçı eylemlerin ardı arkası kesilmiyorsa, bunların beslendiği kaynak işte devletin bu inkârcı uygulamalarıdır. Dikkat edilirse, bu uygulamalar farklı ölçeklerde, yer ve zamanlarda “sosyal davranış biçimine dönüşmüştür.” Bilmemiz gerekir ki, bizim ilk başta ucuz ve basit gördüğümüz adi suçlar, sokak ve tarla kavgaları toplumun sinir uçlarına dokunabilir. Kaldı ki, bazen yalandan uydurulan bir olay bile böylesi kötü emeller için yeterli olabiliyor. Bu olumsuzlukların her birinin en fazla zarar verdiği şey bizim ülke olarak birliğimiz, dirliğimiz ve bütünlüğümüzdür. Bu gibi bölücü ve ırkçı eylemler ister üniversitelerden gelsin veya ister başka bir yerde meydana gelmiş olsun, ırkçılık zemini üzerinde artarak yaygınlaşan bu tür sosyal davranış suçları önlemesi gerekenlerin başında üniversite, diyanet ve siyaset dünyası gelir. Ama ne yazık ki, bu kurumlardan kimisi bu inkâr politikalarından nemalandığı ve kimisi de bu politikaların verdiği korkuyu yenemediği ve başına gelecekleri göze alamadığı içindir ki, bu suçları önlemek konusunda yükümlülüklerini hala yerine getirememektedirler. Bize yaşatılan mağduriyet ve tecrit de böyle bir şeydir.

Devlet için zaman inkârda ısrarın değil, adalete yönelmenin zamanıdır. Türk kardeşlerimiz için zaman devletin dikte ettiği bölünme korkularından ve inkâr politikalarının etkisinden kurtulup, sözdeki kardeşliği hayata geçirme zamanıdır. Ve Kürtler için de zaman kimliklerini bastırmanın veya gizlemenin aksine kardeşlikte gösterdikleri hassasiyetlerini meşru sınırlar içinde görünür olmak konusunda da göstermenin zamanıdır!

Türkiye’nin birliğinin, dirliğinin ve bütünlüğünün Kürtlerin de kırmızıçizgilerinden olduğunda hiç kimsenin şüphesi olmasın. Her kim bunda şüphe ediyorsa, Türkiye’ye kötülük ediyordur, ihanet ediyordur. Dolayısıyla hala resmi tarih kitaplarında bölücü bir unsur olarak anılmaları şeklindeki utanca artık son verilmelidir. Kürtler ne kadar görünür yaşasalar, bu utanç da o kadar erken hayatımızdan çıkar.

Ülkemizin en fazla can alan bir sorununu, diğer bir ifade ile bize tahakküm edenlerin bize karşı kurduğu bu oyunu yukarıdaki gibi özetledikten sonra, dini ve kavmi aidiyetiniz ne olursa olsun, hiçbir ayrım yapmadan sizin hakemliğinize başvuruyor ve soruyoruz.

*Hiçbir dil ayrımı yapmadan ödev veren biz mi bölücüyüz yoksa önceki ödevimize ses çıkarmayan ve Kürtçe içerikli ödev verdiğimizi bölücülük olarak gören üniversitenin kendisi mi bölücüdür?
*Türkiye’deki sayıları en fazla binlerle ifade edilen insanlar da sağlık hizmetlerinden yararlansınlar diye 7/24 Almanca, Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce ve Rusça dillerinin yanına 20 milyon vatandaşının dili olan Kürtçeyi de koymayan Sağlık Bakanlığı mı bölücü ve ırkçıdır, yoksa “bu hizmeti biz de isteriz” diyen Kürtler mi bölücüdür?
*Türkçe bilmeyen vatandaşların kendi dillerindeki beyanlarını “bilinmeyen bir dili konuştu” diye kayıt düşenler mi bölücü ve ırkçıdır, yoksa Türkçeyi bilmeyenler mi bölücüdür?
*Onlarca yıldan beridir lisanıhâlleriyle TBMM’den kendilerinin insan olarak görülmesini ve dahi dillerinin tanınmasını isteyen Kürtler mi bölücüdür yoksa bu insani taleplere cevabı, Kürtçeyi kayıtlara “bilinmeyen bir dil” olarak geçiren TBMM mi bölücü ve ırkçıdır?
*Kütlerin adını değiştirenler mi bölücü ve ırkçıdır yoksa adlarıyla yaşamak isteyen Kürtler mi bölücüdür?
*Türkçeyi döve söve öğretmekle yetinmeyip Kürtçeyi de yasaklayan, kısıtlayan ve hayatın dışına zorlayanlar mı bölücü ve ırkçıdır yoksa Türkçe’yi öğrenelim ama anadilimizi de unutmayalım ve ikisini birlikte öğrenelim diyen Kürtler mi bölücüdür?

Sonuç olarak, inanıyoruz ve biliyoruz ki, bir fetret dönemi yaşayan kardeşliğimizi pekiştirmek, bu cennet vatanımızda özlemini duyduğumuz barış, güven ve refahı tesis etmek ve ister içeriden gelsin, ister dışarıdan varlığımıza ve maddi-manevi değerlerimize kast edecek her çeşit tehlike ve ihaneti bertaraf edecek inanca ve güce sahibiz. Tabii ki, bu gücümüzü hakkın ve adaletin hizmetine verdiğimiz; zalim kim olursa olsun karşısına dikildiğimiz ve mazlum kim olursa olsun yanında olduğumuz takdirde ancak anılan tehlikeleri savabiliriz. Aksi halde bu zillet artarak devam eder ve o zaman elimizdeki nimetleri bile koruyacağımızın bir garantisi yoktur!

Önceki ve Sonraki Yazılar