Keşke halktan elinizi çekseydiniz

Mersin'de HDP'ye yakın dört kadın arkadaş, kurdukları dayanışma ağıyla Cizre'den bir aileyi kardeş aile olarak seçti.

Buraya kadar her şey normal, her şey güzeldi.

Ancak HDP'ye yakın bu dört arkadaşın: "Daha yapacağımız çok şey var" sözü ister istemez toplum adına endişe duymamıza, dahası korkmamıza neden oldu.

Zira Kandil'deki Kalkan/Karasu/Bayık/Karayılan adlı dört kafadarın Kürdistan için aldıkları her karardan sonra, Kürt bölgesinin ciddi anlamda bir yıkımla karşı karşıya kaldığını görmemek için kör olmak yetmez, akıl melekelerinin de mefluç olması gerekir.

Şimdiye kadar bu kare as'ın hangi kararı halkın dertlerine derman, yaralarına merhem olabildi?

Kare as'ın yıkımlarını onarmak için değil dört kadının, dört milyon insanın çabası yetmez.

Şehrin ortasında patlatılan bir bombanın yıkımını hangi sivil toplum örgütü onarabilir?

On altı cesedin toplamından kalan altmış beş kilo etin her bir parçasının hangi cesede ait olduğunu dünyanın bütün uzmanlarının elbirliği ile çıkaracağı otopsi raporuyla bile çözmek mümkün müdür?

HDP'ye yakın dört kadının “Daha yapacağımız çok şey var” sözünü “Daha yıkılacak çok yer var” diye okumak hakikaten toplum adına ürkütücü.

Çünkü kullanılan her kavram bir felakete gebe…

“Örgütlenelim”den sonra kazılan hendekleri,

“Direnelim”den sonra virane şehirleri,

“Mücadeleyi yükseltelim”den sonra şehirlerin ortasında patlatılan tonluk bombaları gördük.

“Daha yapacağımız çok şey var”dan sonra siz olsanız neyi düşünürsünüz?

 


MEMUR YASA TASARISI

Ak Parti, kamuda performans sistemi adı altında, "başarısız" memurların işten atılacağı bir düzenlemeye doğru ilk adımları attı.

Yazının bu cümleyle başlaması, birçok okuyucuya düzenlemenin cazip görülmesini sağlayabilir.  Çünkü başarısız memurların çalışmaya devam ediyor olması hiçbirimizin hoşuna gitmiyordur.

Yasayla ilgili toplumda farklı kesimlerden farklı tepkilerin geleceği de muhakkak…

Birileri tarafından “devrim niteliğinde düzenleme” denilecek, birileri de içeriğine bakmadan düzenlemenin nasıl bir dâhiyane zekânın ürünü olduğunu dillendirecek. Başka birileri de “istemezüüük” diye tepki gösterecek, ancak “istemezük”çüler neyi istemediklerini her zamanki gibi kendileriyle beraber kimse bilemeyecek. Tıpkı niçin başkanlık sistemine karşı olduğunu bilmeden karşı çıktıkları gibi…

Başkanlık sistemini savunanlar, bugüne kadar savundukları sistemin nasıl bir sistem olduğunu açıklamadılar ki karşı çıkanların neye karşı olduklarını anlayalım.

Öyleyse koşulsuz savunmak kadar koşulsuz karşı çıkmak da aynı rahatsızlığın farklı cephelerdeki görünümünden başka bir şey değildir.

Devlet Personel Başkanlığının hazırladığı yönetmelik taslağı ile kamuda performans sisteminin hayata geçirilmesinin zahiren iyi yönleri gözükse de alttan alta korkunç suiistimallere açık maddeler de yok değil.

Zira bu mekanizma, ehil olmayanların elinde devlette kadrolaşma, baskı, ödül, cezalandırma, gözdağı olarak kullanılmaya oldukça müsait.

Yani pimi çekilmiş bomba gibi bir şey.

Pimi çekilmiş bombanın kimin eline ne zaman geçeceği meçhul ise, mucidini de havaya uçurması içten bile değildir.

Devlet Personel Başkanlığı tarafından hazırlanan “Kamu Personelinin Başarılarının Değerlendirilmesine İlişkin Yönetmelik Taslağı”nın içeriği ne olursa olsun, beraberindeki risklerle beraber şu soruları da cevapsız bırakmaktadır:

Başarılı / başarısızın kıstası nedir?

Seçimlerde vatandaşın oyunu tartışmaya açan zihniyet, “Vatandaş memnuniyeti” kapsamında vatandaşın işveren gibi puan vermesini nereye koyacak?

Vatandaş puan verecek kadar donanımlı mı?

Kurum amirinin yetkilerinin artırılması güzel de, rahatsız bir amire denk gelen personelin durumu düşünüldü mü?

Bu düzenleme ile iktidara gelen her parti bütün memurları dizayn etmeye başlamayacak mı?
Taslağa göre memura “başarı puanı” verilecek. Memur “başarılı” bulunursa ücreti artacak, yurt dışına bile gönderilecek. Ancak başarısız bulunursa görevi ya da görev yeri değiştirilecek. Eğer memur sözleşmeliyse ve “başarısız” bulunursa cezası daha da ağır olacak. Sözleşmesi feshedilerek işten atılacak. “Vatandaş memnuniyeti” değerlendirmelerde % 5 etki yapacak.”

28 Şubat döneminde parmağındaki gümüş yüzükten, BÇG'nin sabah namazı saatlerinde evlerdeki yanan ampulden dolayı fişleyip işten attığı memurları düşünecek olursak, böyle bir yasanın beraberinde ne kadar vahim durumları barındırdığını da bir kenara yazmak gerekir.

Hem bugün logosu ampul olan parti, sabah namazı vakitlerinde yanan ampulün mağdurlarından müteşekkil değil midir?

Şansın sürekli kapıyı çalması da mümkün değildir.

Ya şans kapıyı kırınca!
Yine düzenlemeye göre; "Memurlar hakkında performans değerlendirme raporu hazırlanacak. Bu değerlendirmeyi memurun amiri, iş arkadaşları, en yakın astları ve hizmetten yararlananlar yapacak. Yeni sistem kapsamında amirler, memurları sürekli izleyecek.
Personel hakkında, olay veya davranışlardan yola çıkılarak olumlu ya da olumsuz izlenimleri forma doldurulacak. Değerlendirme sonucunda “başarı değerlendirme formu” düzenlenecek. Personel 2 gün içerisinde puana itiraz edebilecek. İtirazı “bir üst amir” değerlendirecek. Üst amir itirazı reddederse sonuç kesinleşecek. İtiraz ciddi bulunursa “en yakın amirden” yeniden değerlendirme istenecek. Bu amirin vereceği karar kesin olacak. İtiraz da edilemeyecek. Üç dönem başarı puanı A ve B düzeyinde yer alan personelin bu durumu görevde yükselmelerinde, yer değiştirmede, yurt dışı görevlendirmelerde ve insan kaynakları planlamasının diğer alanlarında dikkate alınacak. Sözleşmeli personelden başarı puanı A, B ve C düzeyinde olanlara 'başarı ücreti' ödenecek. Eğer memurun başarı puanı birbirini takip eden üç dönemin en az ikisinde en alt seviye olan D düzeyindeyse, görevi ya da görev yeri değiştirilecek.”

İşte bu son bölümü hiç de fena olmamış. Zira atılmanın memur olmaktan zor olduğu bir ülkede bu düzenlemenin çalışanın otokontrol yapmasına veya daha temkinli bir tutum takınmasına yarayacağı muhakkak…

“Memurların değerlendirilmesinde, disiplin kurallarına uyup uymadığı dikkate alınacak. Görevlerini yerine getirirken muhataplarının din, dil, ırk, mezhep, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi görüş veya dış görünüş gibi farklılıklarını dikkate almaksızın yaş, gelenek, örf veya engelli olma gibi farklılıklarını ise dikkate alarak hareket edip etmediğine de bakılacak.” Bu bölümün fena olmadığını düşünüyorum ancak Nirvanaya ulaşan kaç idarecimiz var, orası meçhul.

Feodal ilişkiler ve ilkel benliğin arasında gitgeller oynayan amirlerin vereceği kararın adil oluşu ne kadar mümkün?

Yani taslak iki ucu keskin bıçak gibi… Kullanımı tamamen kullanacak kişinin maharetine kalmış.

Peki, ya kontrolsüz savrulmalar başlarsa!

BELEDİYENİN HALKA İHANETİ

Batman belediyesi de HDP'li diğer belediyeler gibi yönetimi aldığı günden beri halktan kan ve gözyaşını eksik etmedi.

Şehre hizmet adına hiçbir şey yapmayan HDP'li belediyelerin en büyük icraatları yolların altına döşenen patlayıcılardı.

Kazdıkları hendekler, bir doğal afet öncesi hazırlık zannedildi ilkin. Hendeklerin kazılan yerlere hangi felaketleri getirdiği hepimizin malumu…

Ancak şehrin ortasına döşenen patlayıcılardan da daha elim ve vahim olan, halkın ahlaki değerlerini dumura uğratma adına atılan adımlardır ki bu adımlardan bir tanesini HDP Batman belediyesi attı. Ahlak ve namusu toplumsal kâbus gören bu sapık zihniyet, ilin en büyük parkına eşcinseller parkı adını vererek büyük bir skandala imza attı.

Parkın ortasındaki direkleri farklı renklere boyayarak LGBT - İ'nin sembol renklerini kullanan belediyenin bu icraatına tel'in yazısı yazdığım sırada duyarlı vatandaşların direkleri yaktığı ve parkın girişine “Lut Kavmini Unutma” yazısını yazdıkları haberi son dakika haberi olarak düştü.

Editörün müdahalesi ve okuyucuların tepkisi olmasaydı ağzımdaki baklayı çıkarmak* isterdim, ancak yanımda beni anlayacak bir dervişim yok ne yazık ki!

*bkz.“Çıkar ağzındaki baklayı” deyiminin hikâyesi

MEDİNE SALDIRISI

Gün geldi terör, bizi sevdiklerimizden vurdu, gün geldi can evimizden..

Batılılar arpalığını artırdıkça kudurdu.

Zaten ticaretimizden vurmasını dillendirmekten utanıyoruz.

Bağdat'ta mazlumluğumuzdan, Medine'de insanlığımızdan vurdu.

O Medine ki kutlu beldeydi. İnsanlığın evrensel beyannamesinin yazılmakla kalmayıp uygulandığı tek yerdi.

O Medine ki Kutlu Nebiye sığınılacak liman, yüreklerde derin bir iman, yolda kalmış kimsesizlere emandı.

Kara yüzlü cellat, gösteremediği yüzünü vahşetiyle gösterdi bir kez daha.

Adının hangi örgüt olduğunun hiçbir ehemmiyeti yok.

Zira harfler sadece birer remizdir.

DAİŞ mi olmuş, PKK mi olmuş, DHKP-C mi olmuş ne fark eder?

Bir gün Çınar sarsılır, bir gün Bağdat'ta üç yüzü aşkın can, Cennet'e otostop çeker.

Dürümlü'de vahşet ondan fazla bedeni yutar.

Medine'ye kutlu beldeye, kan sıçrar.

Kara yüzlü celladın yüzünü maskelemesi başka neyle ifade edilebilir ki?

MÜLTECİYE VATANDAŞLIK MI?

Hey sen, ödü kopan!

Hey sen ödlek tavşan!

Hey sana diyorum, bu dünyadan öte bir vizyondan yoksun olan, yani sen, ufuk çizgisi kapkara bir betonla sınırlanan.

Sen Suriyelisin, Suriyeli sensin.

Semerkant, Buhara, Bağdat, Gazze, Hakkâri, Süleymaniye, Artvin, İstanbul, Kufe sensin.

Bunca kutlu beldeden neden Kufe'nin ihanetini içselleştirdin?

Geçmişini bir gecede çaldılar, geride oyuncaklarla oynamaya devam eden serkeş oldun.

Gün geldi beyni tütsülenmiş esrarkeş oldun.

Mültecilere vatandaşlık veriliyormuş.

Yani sen artık evsiz kalabilirmişsin.

Hiii! İşinden de olman mümkün!

Bak sen, seni unuttum Ensar olmayı edebiyat sanan!

Sen de çok şeyini yitirebilirsin.

Öfkeniz dünyevi ise, o vakit kümesini paylaşamayan bir tavuk, ağılını paylaşamayan bir koyun, ahırını paylaşamayan bir öküzden ne farkınız var?

Şaka şaka!

Öküz hiç olmazsa arpalığı paylaşılsa böyle bir tepki göstermez.

TERS KÖŞE

NAMUS MESELESİ

“Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur.”

İsmet'in bütün icraatlarını bir kefeye, bu sözünü bir kefeye koyarsanız eminim bu söz sıklette ağır gelir. Ve sırf ağırlığından dolayı bu sözü defalarca bu köşede kullanmışımdır, kullanmaya da devam edeceğim gibi görünüyor.

Duvarlarda duran saatin de bir işlevinin olduğunu biliyorsunuzdur.

En azından aksesuar görevi görür. Hem günde en az iki defa da doğruyu gösterdiğini de biliyorsunuzdur.

Saat de nereden çıktı demeyin, elimde değil. Bu söz aklıma geldikçe önce zihnimde İsmet İnönü'nün bir silueti belirir, sonra da tiktaklarını yitirmiş bir saat beynimin bir köşesine kuruluverir.

Neyse, mevzumuz namuslu-namussuz meselesiydi aslında.

Bu ülkede on - on beş yılda bir genel af ilan edilir, binlerce insan dışarı salınır. Cezaevlerindeki namussuzlar da diğer adli suçlardan dolayı salınanlar arasına karışıp soluğu dışarda alır.

Sonra salınanlar arasında fırsatı nimet belleyen o namussuzlar bir süre sonra bir bir kodeste toplanmaya başlar.

Ya namuslular!

Yusuf'tan el alan cezaevlerindeki namuslular ise sabır halkasında çile doldurmakta, sırtlarında arkasından yırtılmış bir gömlekle.

Gün gelir Manisa'da DHKP-C'li gençleri, aydın geçinen bir zevat tayfası ziyaret eder, namuslulardan bir namuslu, üstelik henüz on dördünde, evet, küçük cüssesi ve kocaman yüreğiyle Yakup Köse çile halkasının müdavimi görmezden gelinir.

Ahmet Necdet Sezer, sol örgütlere mensup yüzlerce militanı özel yetkisini kullanarak dışarı salar.

Yusuf'un yarenleri aynı dönemde ülkenin en ücra yerlerine sürülür.

Zindanlarda ayrı zindanlar yaşatılır onlara.

Yasa çıkar, yasalar çıkar. Yakınlarının cenazelerine gönderilir mahkûmlar… Yusuflara bu yasa da çok görülür. Bu yasa da işlemez Yusuflar için.

Akıllarda sorular yumağı:

Nasıl olur, neden, niçin?

Ağır hastaların tedavilerine dışarda devam edilmesini uygun görür yasalar.

Yusufiler ise Cennet'e köprü kurar.

“Dindar olmayan idarecilerin bulunduğu ülkelerde dindarların zindanlarda çektiklerini dindar idarecilerin bulunduğu ülkemizde dindarların çekmesi”ni neyle izah etmek mümkün?

90'lı yıllarda İslami kesime yönelik tutuklama furyasında gözaltına alınan ve ardından tutuklanarak yirmi dört yıldır, evet evet yanlış duymadınız, çeyrek asırdır cezaevinde bulunan Hüseyin Akbalık, beyin tümörü nedeniyle yoğun bakıma alındığı halde tedavisine dışarda devam edilmiyor.

Annesinin cenazesine de gönderilmeyen Akbalık'ın durumunu görünce, ister istemez sormadan edemiyor insan:

Irzına geçeceğiniz putu neden yaptınız?

Önceki ve Sonraki Yazılar