Menderes YILDIRIM

Menderes YILDIRIM

Kürdistan(lı)lar nereye?

Türkiye Cumhuriyeti'ne kadar “Kürdistan” diye bilinen coğrafya; devletle “siyasal” anlamda ciddi bir sorun yaşamamış, yaşatmamıştır. Bölge, tarih boyunca;  “bölgesel ve küresel güçlerin” çağları etkileyen büyük çatışmalarına sahne olmuştur ki bu özellik; “bölgenin, tek parça” olarak kalamamasının da sebebi olmuştur.  İslam'ın Anakarası olan Kürdistan, hâlihazırda “İslamcı ve seküler” düşüncelerin hesaplaştığı alanın merkezini oluşturmaktadır.

Batılı İstihbaratların yüksek maliyetli uzun çabaları; Kürt bölgesinde bir “Şerif Hüseyin” üretmediğinden, Kürtler; nimet(?) dağıtan Emperyalistlerin “zencisi” seçilmiş, emanet; sair Yerli İşbirlikçilere devredilmişti.

Şark'taki “İslamcı Cephe(ler);” dokuya uygun ve benimsenmesine karşın; Sultacılardan, orantısız destek bulan “Ulusalcı-Seküler Cephe'ye” karşı zorlanmaktadır.

Tanzimat'la beraber, özellikle de Cumhuriyetten sonra Kürdistan'da yürütülen “ret/inkâr” politikaları; akabinde uygulanan “katliam, te'dip (terbiye etme) ve tenkil (göç ettirme)'ler” bölgeyi; dış İstihbaratların nemalanma alanı haline getirmiştir.

Cumhuriyetin uygulamalarıyla;  halkın uğruna yüzbinlerce şehitle kurtarmaya çalıştığı tüm kutsallar; yaşamın dışına atılmış. Dahası, dindar toplumun siyasal ve sosyal yapısını tağyir için, “laboratuvar imalatı laik Beyaz azınlık” türetildiğinden, “tavan ile taban” arasındaki açık büyümüştür.

İnancının gereği olarak emperyalistlerle uzlaşmayan, Kürtler; ithal statüko'nun; yeni yasa ve uygulamalarla mücadele edemedi, A'raf'ta, cami ile kilise arasında kalıp sersemledi.

İMANIN Şartları yerine geçen İLKELER ve YASALAR; muamma, zalim ve acımasızdı! Halkın silahı; “amatör tecrübeye” rağmen güvendikleri “HAKLILIKLARIYDI.” YETMEDİ! Eman, “Türküm!” demekteydi. Yetmiyordu; “doğruyum,” akabinde “çalışkanım!” denmeliydi. Halife veya Papalıkta olmayan bu BİAT garipti.

Cumhuriyetin kuruluşundan, Ulusalcı-milliyetçi Kürt Silahlı örgüt(ler)in çıktığı 1984 yılına kadar, Kürtlerle “Batı kültürü/laiklik” arasında ciddi bir yakınlaşma olmamıştır. Sömürücüler; belki de bu yüzden Kürdistan'ı, atide KANATILACAK BİR YARA olması için sorunlarla baş başa bırakmıştır.

ZÜLF-Ü YÂRE DOKUNACAĞIZ!  I- Seküler Statüko; azınlık Beyazlarının eliyle, cahiliye ilkelerini, “ezici çoğunluğa” dayatmıştır.

II- Statüko; beraberliğinin harcı olan tüm KUTSALLARI kırıp geçerken; “Batı'daki spontane isyanlar; Şehid Şeyh Said ve Said Nursîlerin çıkışlarından sonra İslami kesim belirgin bir varlık gösterememiştir. Şehitlerin mirasları; “Statüko gölgeliklerinde makam; nemalanma; halk nazarında meşruiyet kazanmanın” vesilesi bile yapılmıştır.

Merhum Erbakan'ın “Demokratik araçlarla HAKK'a hizmet” deneyimi; İslami Hareketlerin kilitlenmelerine farklı bir güzergâh, imkân ve kabiliyet kazandırmıştır. Yasal yolun; her defasında hukuksuzca cezalandırılması; camiaları; –kimi zeminlerde- “Legal'in” yanında “Kadim İllegal Yöntemlerin” zaruretine de inandırmıştır.

II- Günümüzdeki İslami Cemaat, camia ve STK'ların ekseri; İslam'ın öngördüğü “iyiliği emr, kötülükten men etme” karakterinden uzaklaşmıştır. “Cihad, hicret, ensar..” kavramlarının sarsıldığı; “İnkılapçı neslin” adeta tükendiği bir zeminde;  “Mustaz'afların hukuku” çiğnenirken, “Müslümanın duyarsızlığı İslam'a” yaftalandı.

Vitrindeki dindarlar(!); “İslam'a rağmen” uzlaşmacı olunca; Marx'ın “din afyondur” sözü, ezilenlerin nazarında yer buldu.

Tam da burada; PKK'nın şahsında somutlaşan laik frekasyonlar, “söylemlerini,” statükonun dayatmalarına çatmaya kadar ilerletti hatta bedeller ödediler.

İslamcıların kimisi “sağcılık cihadıyla(!?)” yetinirken; Ulusalcılar, “hapishane Mektebiyle” tanıştı. “Batıl davada da olsa İHLAS muvaffakiyet getirir” kavli gereğince de yol alındı. Herkesin sustuğu ortamda Ehl-i Beyti'yle, “Zalimi sorgulamak” için Kerbela'ya yürüyen HÜSEYN aşkına!

İslami kesim;  “boşaltılan, yakılan köyleri; bühtanla tutuklanıp hapse atılanları, insanlık dışı işkencelere tabi tutulan genç erkek ve kadınları; faili meçhulleri; Kemalizm'in tüm saçmalıklarını..” herkesten evvel sormalıydı.

Kusura kalmayın; “mücadele” ve “inkılap” sözleri, “şoreş” ve “tekoşîne” göre gecikmemeliydi ama nerdee! Şeyh Said ve Said Nursi'nin çalınan “nâşlarını” dahi sorgulayamadık!

Bibexşînin; kimi hocalarımız, camilerden sükûnet adına çocuk kovdu; medreseler tükenirken mektepler dışlandı. Kısacası bir halk, ilim irfan sahasından da mahrum edilince, Batıl'ın çürük tezlerine kulak kabarttı.

A'raf'taki Kürt Halkı; yine de kıt imkânlarıyla, maneviyatına sahip çıkmaya çalıştı. Yetmese de amatör bilgisiyle “fılle, gawır, Yezid, Yahudi, Ermeni, komonist, faşo; namus, nikah, şeriat, helal-haram..” kavramlarını yorumlamaya çalıştı. Bu; Dayatmacılar için sonun başlangıcı, Halk için ise bir dirilişti. Mustaz'af-İhya Hareketinin çıkışının sebeplerini de burada aramak lazım.

Resmi ideolojinin dayatmalarının yeterince dönüştüremediği Kürtleri; “milliyetçi” temayüllere dayanan komünist-sosyalist içerikli “Kürt İşçi Hareketi” fazlasıyla dönüştürdü denebilir.

Haddizatında; PKK; sosyal ve siyasal anlamda Kemalizm'den farklı bir şey de vaat etmiyordu. Zaten; “gelenek, tarih ve inançla savaş” ikisinin de ortak paydasıydı.

Aynı PKK; muhtelif alanlarda(!) profesyonelliğe ulaşmış bir silahlı örgüt karakteriyle, kesinlikle gayrı bir hareket de istemiyordu. Hukuksuz olsa da Materyalist anlayışta, bunun anlaşılır(!) yanı da vardı. Bu durum da muhalifleri; “itaat, göç ya da çatışma” gibi zor tercihlerle baş başa bırakıyordu.

1990'lardaki kanlı hesaplaşma sürecinin ana teması da zaten buydu. Kürdistan'da yaşamak isteyen tüm milliyetçi hareketleri kanlı bir şekilde bastırabilen PKK'nin İslamcı Cepheyle yüzleşmesi, kanlı ama neticesiz(!) kaldı denebilir. Aynı coğrafyada, aynı ırk ama farklı fikirde iki gücün düellosunun “artı ve eksileri” olmuştur denebilir.

Bu vesileyle, dışarda medeni, içerde tahammülsüz olan Kürtler; “müsamaha, tahammül, tölerans; farklarla hatta başka uluslarla beraber yaşama” kültürünü -azıcık da olsa- geliştirdiler denebilir.

Türkiye'deki Kürd halkı; AK PARTİ iktidarı ile kısmi bir rahatlama; mazinin kangrenleşmiş sorunlarına Çözüm Süreciyle çözümler arama, bunun da ötesinde, geçmişin dayatmacı devletinden, bu günün dinlemek isteyen devletine kavuştu denebilir.

Hakkı teslim etmek lazım; devlet; özellikle Sayın Cumhurbaşkanının şahsında; “red ve inkâr yerine çözüm için görüşme masasına çağırıyor; geçmişle yüzleşiyor; arşivleri açıyor; Milli Şef'i yaftalıyor; “Dersim Katliamı” diyor.

Özellikle ekonomik projeleri mahrum bölgelere yaymaya çalışıyor. Beyaz Türklere rağmen; “Türkiyelileri” konuşuyor. Seçilen 150 yıllık Batılı Kıble'ye rağmen “milli tarih, ırklar ve dindarlıkla” barışmaya çalışıyor.

Tüm bunlar tamam ama yetmiyor. Geçmişten kalma, kanatılmaya müsait çok yara var.  Bir kere dindar bir halk için üretilen çözümlerin tümünde dindar çevreler zinhar olmalı. 1923'te yapılan hatalara düşmek bu bilim çağına yaraşmaz, kaos getirir.

Bilinmelidir; Kürt halkı, uzun sürece yayılan komplo ve dayatmalar, mühendislikler neticesinde, maneviyatından çok şey kaybetti. Her şeye rağmen dindar olan bu halk, “tamamen Batılılaşıp laikleşme veya muhafazakâr yapısını koruyabilmenin tam kavşağındadır. Dindarlığıyla bilinen iktidar ve Sayın Cumhurbaşkanı; çoğunluk ama zor şartlarda yaşayan İslami çevrelerle yakın temasa geçip ortak projeler geliştirmelidir.

Karanlık milyon dolarların akıtıldığı bölgede, mütevazı bir İslami hareketin dahi küresel düşmanları olabilmektedir. Kardeşlik zemini müsait Türkiye Muktedirlerinin, son şansları heba etme lüksü yoktur.

Türkiye Kürtlerini kazanan bir devlet, tüm Kürtleri kazanma şansını yakalar. Tarih, bunun şahididir.

İSLAMCILAR da artık statükonun, Batı'nın görüp söylediklerinden ziyade, dâhil oldukları milletin ve çağın sorunlarına derman olabilecek çareler üretebilmeli.

Halka rağmen var olabilme; bir siyasi hareketi medyatik hatta ilgi alanı da yapabilir ancak “nesli tükenmiş varlıkların” gördüğü ilginin ötesine geçiremez.  Kitleleri sevk ve idare edebilmek bundan farklı bir şeydir.

İslami hareketlerin; çağımızda; “haklı olmanın yetmediği, başarıya varmanın, bir toplumu mutlu etmenin projeler geliştirmekten geçtiğini” zinhar bilmeleri gerekir.

“Billdiklerinizle amel ederseniz, Allah, bilmediklerinizi öğretir.” Müslümanlardan dolayı, Müslüman topraklardan yâd ellere kaçışan Muhacirlerin anayurtlarına dönmeleri, kan ve gözyaşının dinmesi; “giden şanlı AKINCILARIN sılaya dönmeleri” temennilerimle!

Önceki ve Sonraki Yazılar