Dr. Abdulkadir TURAN

Dr. Abdulkadir TURAN

Yeni Kur’an-ı Kerim Nesli

Büyük çoğunluğu oluşturan köy çocukları bazen babalarının zoruyla geliyorlardı, bazen evdeki iş güçten kurtulmak için bir fırsat olarak… Çoğu, caminin kilimine halısına ayak basamazdı, caminin eşiğinden öteye geçemez, orada alırdı alacağını. Belki ayaküstü… Belki önce dünün dersi sorulur! Ya unutup da çalışmamışsa? Ya bağda bahçede çalışmaktan, kırda bayırda kuzu gütmekten yorgun düşüp uyuyup kalmışsa?

Sabah namazından hemen sonra verilen derste gün, onun için kulağının çekilmesiyle, kötüce azarlanmasıyla, hatta ellerine sopayla vurulmasıyla başlar… “Böyle geleceksen bir daha gelme, söyle babana senden iyi bir adam çıkmaz” denip kovulur. “Niye erken geldin, niye geç kaldın? Çobanlar yol aldı.” İşçiler tarlaya bir daha çekilmediyse, bir sopa daha yemediyse haline bin şükreder, güne mutlu başlamaya çalışırdı.
Az sayıdaki şehir çocukları… Öğrenme süreçleri, ilkokul beşinci sınıftan sonra başlardı ve sadece yaz tatilinin kırk iş günüyle sınırlı…


Çoğu aile, adı kayıtlara geçer de ileride bazı okullara alınmaz ve önemli görevlere getirilmez endişesiyle adını hocasına farklı bildirirdi. Böylece derse başladığı ilk gün, ilk ‘yalanını’ öğrenirdi. Henüz beşinci sınıfı bitirmemişse ikinci ‘yalanı’ da “Bak, senin zamanın değil ama yine de alıyorum, akıllı uslu ol, yoksa seni dışarı atarım” diyen hocadan öğrenirdi. Müfettiş gelirse kendisinin arkadaşının ziyaretine geldiğini söyleyecek ya da “Beni bir yıl okula erken göndermişler, beşinci sınıfı yeni bitirdim” diyecek, ilk “resmi yalanını” uyduracaktı.

Doğruluğun kitabını öğrenmek için, doğruluğu daha o yaşta terk etmekten başka yol yoktu. Sonra çarpık bakışlı bir emekli memur komşuları varsa bir “yalan” da onun için uydurmak gerekiyordu. Camiye gitmediğini, uzaktaki bir bakkala her gün bir iki saat yardımcı olmak için evden çıktığını ya da babaannesinin ziyaretine gittiğini söyleyecekti. Doğruluğa, doğruluğun kitabına ulaşmak için hayat büsbütün bir yalan koridoruna dönerdi.

O, baskının şiddetinin çocuklara yalan söylettirme safhasına vardığı toprakların ihsanıydı. Kendisini korumanın yolu yalan söyleye söyleye ezilmeyi sineye çekmekti. Ki daha zihni açılmadan ders biter, bir sonraki yıl aynı serüvene sıfırdan başlardı. Belki beş yılın tatilinde gider gelir de birikim sağlanmadığı için öğrenme süreci bir türlü tamamlanmazdı. Hem o program, bir türlü netice vermeyecek şekilde ayarlanırdı. Güvenlik sekreterliğinde eğitim işiyle görevli bakanlığın büyük uzmanları, “Ne yapsak bu programdan en az sayıda öğrenci başarıyla geçer?” kriteriyle çalışıyor, bütün eğtim bilimi birikimlerini “öğretmeme arayışında” harcıyorlardı.


Allah’ın kitabını öğrenmeye gelen çocuklardan söz ediyoruz. Onlar, Kur’an-ı Kerim’i öğrenmesin diye ne varsa yaptık, başkaları da yaptı. Yüce Allah, dinini kıyamete kadar yaşatacak. Bu, O’nun takdiridir. Onlar bize rağmen öğrendiler. Bir Kur’an nesli oldular.
O neslin bir vazifesi vardı: Kur’an-ı Kerim’i bir bilenden nakil olarak kulağıyla devralmak, diliyle zaman zaman seslendirmek, onunla günlük ibadetini yapmak ya da onu bir cenaze dolayısıyla başkasına dinlettirmek ve bir yolunu bulursa onu, kendisinden sonra yolunu sürdürecek birkaç talebeye nakletmek…


Onlar, bunu kendi koşulları içinde hakkıyla yaptılar; Kur’an sevdası nöbetini bugüne getirdiler.
Oysa onlarla aynı dönemde “İncil’in çocukları”, altın çerçeveli resimlerle süslü kiliselerde eğitim alıyorlardı. Evden son model arabalarla uğurlanıyor. Kilisede hizmetkârların töreniyle karşılanıyorlardı. Ünlü müzisyenler getirtilip eğlendirilerek, zenginlere tiyatrolu, korolu ziyafetler verdirilerek kiliseye alıştırılır, kilisede tutulurlar. Dünyanın en tanınmış pedogoji (eğitim bilimi) uzmanlarına onlar için programlar yaptırılır, binbir teknikle adeta bir rüya alemine alınır, dersleri akademi üzerine akademi bitirmiş İncil öğreticilerince verilir, günahın önünün açıldığı tatil ödüllerine boğdurulurlardı.


Buna ragmen onlar İncil’i öğrenmediler, öğrendilerse inanmadılar. Eğitim araştırmalarına göre Katolik eğitimin en güçlü olduğu ülkelerden Belçika’nın kilise okullarında okuyan çocukların yaklaşık yüzde altmışı inançsızlıkla yüz yüzedir.
Son din İslam’dır. “Allah katında din İslam’dır”. Onun dışındaki bütün dinler batıldır. O dinler için yapılan yatırım sonuçsuzdur. İslam ümmeti, imam Ümmettir; ahir zamanda dünyanın önderliği ona bırakılmıştır. Onun evlatları, bu önderlik şuuruyla yetişirse, insanlığın önderliğini işgal edenler, berkenar olur. Bu bilindiği için onun evlatları önderlik kılavuzu Kur’an-ı Kerim’i öğrenmekten mahrum bırakıldı, kölelik ruhuna teslim edilmek istendi. Başkaları ise azizler gibi yetiştirildi.
Taşların yeniden yerini bulması için önder olanlar önderlik eğitimi almalı, önderce yetişmeli, “Biz Kur’an’ın rehberliğinde insanlığı yöneteceğiz. Yaşasın Kur’an, yaşasın İslam!” şuuruyla gününe başlamalı, gününü diğer güne bu şuurla devretmelidir.
AMACINI BİLEN BİR NESİL
Verimli bir eğitimin ilk koşulu, bilginin değerli olduğuna ve bilgi arayışında olan öğrencinin insan olarak değerli olduğuna, şerefli olduğuna inanmaktır.


Kur’an yücedir, Kur’an değerlidir. Kur’an üstündür. Kur’an’ı öğrenmeye talip olanın değeri, Kur’an’ın değerinden gelir.
Kur’an öğretimi, öğrencinin Kur’an’ı öğrenmeye talip insan olduğu bilinciyle başlamalı. O, herhangi bir insan değil! O, herhangi bir çocuk değil! O, Allah’ın Kitabı’nı öğrenmeye talib insandır, Allah’ın Kelamı’na talebe olmuş çocuktur.
Eğitim-öğretim ancak bir amaç, bir hedef üzerinde yol alır.

Amacını bilen bir insanın sabahı, amacını bilmeyen insanın sabahından farklı başlar. Amacını bilenin bütün günü amacına göre şekillenir; akşamında sabahında kendini bulur, sabahtaki niyete göre şekillenir ve günü bir sonraki sabaha devreder. Böylece döngü, hem kendini tamamlar hem bir sonraki güne doğru bir atak başlatır. Hayat; hem her aşamanın gerçekleri içinde tamamlanır hem yeni bir aşamaya geçer, bereketlenir, büyür, yayılır.


Amacını bilmek, sadece insanın duygu ve düşüncelerini değil yüz şeklini de oturuş kalkışını da bakışını da sesini de etkiler. Amacını bilmeyen insan hantal olur, amacını gizleyen insanın bakışı sönük olur, şaşı olur.
Amacını bilen insanın yüzü kararlı, bakışı keskin, sesi pürüzsüz ve etkili, adımı sağlam olur.
“Ben, bir Kur’an öğrencisiyim; insanlığın yaşam rehberini öğreniyorum, onun rehberliğinde insanlığa önder olacağız” diyen bir Kur’an öğrencisi; amacını, hedefini bilen bir öğrencidir. Kur’an öğrencisi amacını, hedefini bilen bir öğrencidir. Kur’an hocası, Kur’an öğretiminin önderidir, insanlığa önder yetiştiren bir önderdir. Kur’an öğrencisine bu amacı, bu hedefi kavratacak olan odur. Sinmişliği aşan, Kur’an neslini yetiştirecek olan odur.
KİMLİĞİNİN FARKINDA OLAN BİR NESİL
Kur’an öğrencisi olmak bir kimliktir. İnsanlığa önder olma konumunda olduğunun farkında olmak, bir kimlik bilincidir (şuurudur).
Kimlik bilinci,
Aidiyet duygusu oluşturur.
Davranışları sınırlandırır.
Sorumluluğu hatırlatır.


Denetim zayıf bile olsa, disiplini sağlayarak hedefe giden yol üzerinde tutar.
“Ben, bir Kur’an öğrencisiyim. Kur’an’ın ürünü olan önder ümmete aidim. Ona göre davranmak zorundayım; bu kimlik bana bir sorumluluk yüklüyor, bir hedef gösteriyor. O sorumluluğu yerine getirmeliyim, o hedefe doğru yürümeliyim.”
Kimlik, başkalarından ayırır. “Ben, bir Kur’an öğrencisiyim, başkalarına benzeyemem. Benim görevim başkalarına yol göstermektir, onları Kur’an’ın yoluna getirmektir.” Diyebilen bir Kur’an öğrencisi… Bunu diyen bir Kur’an nesli… Bu kimliğin şuurunda olan yeni bir nesil… Yeni Kur’an eğitimi, sinmişlik sürecine son vermeli, bu önder kimliğin inşasına göre şekil almalıdır. Hocanın ağzından çıkan her söz, çocuğun şahsiyet binası duvarına eklenmiş bir tuğla gibidir. Bu eğitimde her tuğla, önderlik şuuruna ve önderlik kimliği şuuruna hizmet etmelidir.


ÖNDER BİR NESİL
Geçmişi bilmek, kimliği güçlendirir. Kur’an’ın sadece Asr-ı saadet’teki serüvenini değil, son iki asırdaki serüvenini de bilmek… Ona yönelik saldırıları, kısıtlamaları öğrenmek bir “savunma” refleksi oluşturur. Savunma refleksi aitlik duygusuna güç katar, onu derine indirir, kişinin kendisini onun içinde görmesini, onu kendisiyle bütünleştirmesini sağlar. Kur’an’ın yeni nesli, kendisinden önceki neslin serüvenini bilmelidir.


Geçmişin acıları bugünkü atılımın gıdasıdır, yakıtıdır. Çoğu zaman geçmişin acılarıdır geçmişi bugün ile bütünleştiren ve bu bütünlük sayesinde büyüyüp büyük atılımların yapılmasını sağlayan.
Hidayet rehberini (doğruluk önderini) öğrenme yolcuğumuzda bizi “yalan koridoru”na sürükleyenler ne yaptıklarını biliyorlardı.
Doğruluk rehberine ulaşmak için “yalan” söylemek… Bu bir çelişkidir. Çelişkide olan şaşkın olur, azimden yoksun olur, çalışmadan yorgun olur.


Ama daha da ötesi kimliğini sürekli saklama, kimliğinin yükünü taşıyamama; kimliği yüzünden güç durumda kaldıkça kimliğini bir kenara bırakma eğilimi, alışkanlığı, psikolojisi oluşturur. Bu, o kimlik uğruna büyük zorlukların yüklenmesini engeller; zorluğa karşı direnmek yerine kimlik değiştirmeye, boyun eğmeye yol açar. Geçmişte kitlelerin yanında kimi alimlerin bile istikrarsızlığında, “Ne yapalım, zaman böyle” deyip sinmesinde, “ortamına göre” davranmasında bunun etkisi vardır.


Zor zamanda “kimliğini saklamak” ile diğer dönemlerde “kimliğini saklamak” da aynı etkiyi oluşturmaz. Zor zamandaki kimlik gizliliği, sadece bir sinmişlik ruh hali oluştururken bunu diğer dönemlere taşımak, sinmişliği bir kültüre dönüştürür. Bir ruh hali atlanabilir ama bir kültürden kurtulmak, kötü bir kültürden arınmak kolay değildir. Sinmişliği kültür haline getirenler, o kültürün içinde kaldıkça önder olamazlar. “İsrailoğullarının kölelik kültüründen kurtulmaları, kırk yıl çölde başkalarının baskısından uzak kendileri ile baş başa yaşamalarını gerektirdi.


İki tür öğrenmeden söz edilir: Sempatik öğrenme ve düşünsel (sezgisel) öğrenme. Sempatik öğrenme daha çok bir taklittir, düşünsel öğrenme ise bir bilgilenme ve kavramadır.
Çocukların öğrenmesi, daha çok sempatik bir öğrenme türüdür. Çocuk daha çok taklit eder, kopyalar, örnek aldığı kişiye göre kendisine şekil verir.
Kur’an-ı Kerim öğretimi, yüce Kur’an’ın bir hafızadan diğer bir hafızaya emanet edilmesi etkinliğidir; Allah’ın Kitabı’nın bir hafızadan diğer bir hafızaya nakil törenidir.


Bu emanet mukaddestir ve bu nakil töreni mukaddes bir törendir. Kur’an öğrencisinden önce, Kur’an öğretenden bu işlemin ciddiyetinin şuurunda olması beklenir. Ancak sempatik eğitim çağında sevdirmek, öğretmekten de önemlidir. Seven, birgün öğrenir; sevmeyen, öğrense de terk eder.
Sevildiğini bilen sever. Kur’an öğrencisi değer gördüğünü, şerefli bir insan makamında olduğunu, sevildiğini hissedecek. Kur’an’ı severek, Kur’an talebeliğini severek, kimliğini severek, insanlığa önder olma hedefini severek kendisini o hedefe adayacaktır.


Bu nesil, görevi nakil olan bir önceki Kur’an neslinden ne kadar şuurlu ve fedakar olursa olsun, sinmişlik ortamından izler taşıyan eski nesilden farklı bir nesil olacak.
O neslin görevi Kur’an’ı devralmaktı. O gün için Kur’an’ı hafızalarda muhafaza her şeyden önemliydi.
Ortam değişmesi, hedef değişmesini gerektirir. Bugünkü Kur’an nesli, bir önceki neslin yaptıklarıyla yetinmeyecek; insanlığı Kur’an’ın rehberliğinde şekillendirme sevdasında, mücadelesinde, önderliğinde olacak.
 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.