Mehmet İkbal ATAK

Mehmet İkbal ATAK

27 Şubat Yandı, 28 Şubat Öldü Yaşasın 29 Şubat!

Toplumsal dinamiklerimizin üzerinden silindir gibi geçen bir darbe sürecinin 15. yılını geride bıraktık.

Her 28 Şubat’ın yıldönümünde, “Gerekirse bin yıl sürecek” sözüne atıflar yapılmakta, birazcık zafer, biraz da alaycı bir üslupla “10 yıl -15 yıl bile sürmedi” noktasında ortak kanaatler paylaşılmaktadır.

Elbette herkes kendi zaviyesinden bakarak 28 Şubat zulmünü inkıta’a uğratma üzerine sözler söylemektedir.

28 Şubat’ı sadece siyaset sahnesinden kovulmaktan ibaret görenler, “10 yıl bile sürmedi” demekte sonuna kadar haklıdırlar!

28 Şubat’ı sadece bürokrasideki terfileri açısından değerlendirenler için bu süreç, Kasım-2002’den itibaren tedavülden kalkmıştır.

28 Şubat’ı, sermaye grupları arasındaki renk ayırımcılığından ibaret bilenler açısından bu süreç biteli yıllar oldu.  

28 Şubat denince herkes, her kesim, kendinden bir şeylerin darbeciler eliyle götürüldüğünden söz eder. Her kesim bugünün rehavetini o soğuk sürecin mezalimlikleriyle karşılaştırarak gelinen noktaya dikkat çeker.

Doğrudur, bugünün rehavetiyle o günün şartları arasında çok fark vardır. O gün darbecilerin sürek avına muhatap olanlar bugün iktidar olmuş durumdadır. Belki de sürecin aşıldığının en somut göstergesi de budur.

Ancak, o süreci geride bırakıp bu günün rehavetiyle geçmişi değerlendirenler şu muhasebeyi de yapmakta mıdırlar? 28 Şubat bizden ne götürdü; bizler 28 Şubat’a neler kaptırdık?!

28 Şubat’ın düşman bildiği hassasiyetler ile bugün sahip olunan hassasiyetler arasında hiçbir fark yoksa, o zaman hepimiz o sürece gönül rahatlığıyla “bay bay!” yapabiliriz. Değilse… Süreci sollamak adına statükonun “çirkin” gördüğü hassasiyetlerimizin bir kısmını darbecilerin hassasiyetlerine feda ederek bu günlere gelmişsek… O halde Çevik Bir’in 28 Şubat’ını değil, kendi içimizdeki 28 Şubat’ın sorgulamasını yapmanın yollarını denemeli değil miyiz?

Çevik Bir’in 28 Şubat’ına mevkut bir zaman biçebiliriz. Oysa kaybolan değerlerimizi, erozyona uğrayan dini hassasiyetlerimizi, mütevazi yaşamdan İslamileştirilmeye çalışılan tüketim köleliğine geçiş serüvenimizi, İslami kimliğimiz ile modernitenin pespaye takımına dönüş hikayemizi hangi süreçle, hangi sürecin bitimiyle izah edeceğiz.

28 Şubat sürecinde başörtüsü yasağına karşı çıkarken “başörtüsü Allah’ın emri” sloganlarını atardık. Bugün başörtüsünü sadece yüksek öğretimle sınırlı tutup bunu da liberalist söylemlerle eşdeğer “özgürlükçü” gerekçelere bağlama kolaycılığına kaçıyorsak, Çevik Bir’in 28 Şubat’ını değil, artık içimize sinmiş sinsi 28 Şubat ruhunun başardığı tahribatları sorgulamamızı zorunlu kılmaktadır.

Tesettür için “Allah’ın emri” demek yerine liberal takıntıların ardına sığınma ihtiyacı hissediyorsak, bunun ruhumuzda yapacağı deprem, ilköğretimde başörtüsü mağduriyetlerini görmezden gelmemizi, başörtüsü taleplerini de provokasyon olarak bellememizi kaçınılmaz kılacaktır.

Bu durumda sormak lazım: Çevik Bir mi bize boyun eğmek durumunda kaldı; Yoksa biz mi Çevik Bir’e benzemeye başladık?!

Her 28 Şubat yıldönümü gelince kimi sembol uygulamalar, sürecin gaddarlığına örnek olsun diye tekrarlanır durur. Mesela Nur Serter’in ikna odalarındaki emsal uygulamaları gibi…

Yıl 2012, “10 yıl bile sürmedi” denen 28 Şubat tedhişçilerinin 15.yıldönümündeki tedhiş uygulamalarının farklı örneklerle eleştirildiği haber-manşet yarışları…

Bir de “bitti” denen 28 Şubat’ın 15.yıldönümündeki şu uygulamaya bir göz atın. Bakın bakalım, “El mi yaman, bey mi yaman?” Nur Serter mi yaman, 28 Şubat’ın ruhuna Fatiha okuma yarışına girişenler mi yaman!:

Mersin Toroslar İlköğretim Okulu yedinci sınıfında okuyan bir kız öğrencinin başörtüsünden dolayı yaşadıklarına bir bakın. Yükselen feryadı, sizlere tanıdık gelmiyor mu? Bitirdiğiniz 28 Şubat günlerini hatırlatmıyor mu? Adı, Sariye Yalın, üç aydır derslere alınmıyor. Aynen şunları söylüyor:

“Okul müdürü ve yardımcıları tarafından, kütüphanede bekletildim, teneffüslere çıkmama bile izin vermediler. Arkadaşlarım yanıma gelmek istedi, ama okul müdürü tarafından engellendiler. Güya ben onların beynini bulandırıyormuşum, iki ay kütüphanede bekletildikten sonra, yaklaşık bir aydır beni oradan alıp tek başıma bir odada bekletiyorlar. Okulda bulunduğum süre içinde o odadan çıkmama izin vermiyorlar, oda çok soğuk, küçük bir elektrikli soba var, ama ayaklarımı bile ısıtmıyor.  Ben bu sebeple hastalandım, doktor raporu bile aldım, ama hala beni derslere almamakta diretiyorlar. Buradan Başbakana sesleniyorum: Ben bu soğuk odada üşüyorum sayın Başbakanım!”

Kızın annesi ise kızının derse alınmaması ile ilgili olarak İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne verdiği dilekçeye yazılan cevapta, çocukla ilgili “REHBERLİK ÇALIŞMASI”nın devam ettiği cevabını alıyor ve haklı olarak feryad ediyor:

“Üç aylık REHBERLİK ÇALIŞMASI” mı olurmuş?

Üç aylık “REHBERLİK ÇALIŞMASI” ve öğrenciden yükselen “Ben bu soğuk odada üşüyorum, Sayın Başbakanım!” feryadı…

Bu yöntem… Bu feryad! Vicdanınızda, ruhunuzun derinliklerinde bir kıpırtı, bir deprem oluşturmuyorsa… Geriye dönüp 28 Şubat’a neler kaptırdığınızı, o sürecin ruhunuzun derinliklerinden neler alıp götürdüğünü muhasebe etmenizin tam zamanı. 

Ortada Nur Serter yok ama, kendisiyle bütünleşen “İkna odaları” yöntemi adeta bir miras olarak devralınmış gibi bir durum var! Aslında bu, “yandı bitti kül oldu” denen 28 Şubat sürecinin akıbetini ortaya koyan en somut tablodur!

28 Şubat’ı kendi yanlarında değerlendirip “Bitti!” sonucuna ulaşanlara ayrıca şunu hatırlatmakta yarar var: 28 Şubat ölçülerini baz alıp 29 Şubat’la kıyaslayarak böyle bir sonuca varıyorsanız, elbette doğrudur! 28 Şubat mezalimi tabii ki 29 Şubat rehaveti yanında hiç kalır. Oysa kıyas hatasından kurtulmak gibi bir derdiniz varsa ve sadece yöntem hatasına düşmüş iseniz, 28 Şubat’ı 29 Şubat’la değil, 27 Şubat’la kıyaslarsanız, belki daha sağlıklı bir sonuca ulaşırsınız. Tabii ki 29 Şubat rehavetini 27 Şubat samimiyetine tercih etmede bilinçli davranmıyor iseniz…

Dolayısıyla değişimin, sürecin bitiminin özetini aslında şöyle formüle etmek mümkündür:

TEZ: 27 Şubat: Baştan başa tesettürlü, pardesülü, omuzlara kadar sarkan moda motiflerinin izini taşımayan başörtülü bir profil.

ANTİTEZ: 28 Şubat: Mini etek, kolsuz tişört, boyalı kıvrım saçlar.

SENTEZ: 29 Şubat: Kot pantolon, daracık bady, modanın tüm hatlarını barındıran rengarenk bir eşarp, deve hörgücünü andıran bir baş-örtü birleşimi. Gerektiğinde takılır, gerektiğinde çıkarılmasında bir beis görülmez.

Aslında bu tablo, 28 Şubat’ı, öncesini ve bitti denen sonrasını özetleyen bir tablo. Kim değişti, kim neyi değiştirdi, kim kimi değiştirdi? sorularına verilecek en iyi cevap.

Bugün hala ‘TEZ’ olma iddiasında olanlar, ‘ANTİTEZ’cilerin sopasıyla ‘SENTEZ’ciler tarafından dövülmeye devam ediliyorsa, “Gerektiğinde bin yıl sürecek” vecizesinin sırrını da burada aramak gerekmez mi?

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar