4 Nisan: NATO günü mü, Putin günü mü?

Türkiye'nin 1952'de Menderes döneminde girdiği NATO, 4 Nisan 1949'da kuruldu. Dolayısıyla 4 Nisan NATO üyesi ülkelerin tamamında ‘NATO Günü' olarak kutlanıyor.

Haliyle bu günde Türkiye'de de okullarda ve yayın organlarında NATO tanıtılır; barışın sağlanması, NATO'ya üye ülkelerin kendi aralarındaki dayanışma ve yardımlaşmalarının ne kadar önemli olduğuna dair açıklamalar yapılır, etkinlikler düzenlenirdi.

Ta ki Türkiye'de meydana gelen bütün darbelerin arkasında ABD'nin başını çektiği NATO'nun bulunduğuna dair herkesçe bilinen sır, 15 Temmuz'la herkesin kabullenmek zorunda kaldığı çıplak gerçeğe dönüşene kadar.

Bu gerekçe ile 2017'nin 4 Nisan'ı sıradan bir gün muamelesine tabi tutulurken iki gün önceki 2018'in 4 Nisan'ı ve bir önceki günü tam anlamıyla Putin Günü olarak kutlandı.

NATO'nun ezeli düşmanı Rusya ile NATO müttefiki Türkiye arasında çok ciddi anlaşmaların imzalandığı bu günün tesadüf olarak seçilmediğini, NATO Günü kutlamaları yerine Putin ile en üst düzey anlaşmaların yapılmasının tercih edilmesinin NATO aleyhine çok önemli mesajlar içerdiğini aklı başındaki herkes anlamıştır.

Putin, Ankara'da A tipi protokolle karşılanmış; kendisini taşıyan limuzine teamüllerde olmamasına rağmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ısrarı ile atlı birlikler eşlik etmiştir.

Rus basını bu tarihi ve en üst düzey karşılama için haklı olarak “Türkiye tarihte ilk kez dostumuz!” manşetleri atmıştır.

Rus basınındaki benim de katıldığım en önemli ve çarpıcı analizlerden biri de şu yaklaşım olmuştur:

“Batı istediği için Türkiye Rusya'ya düşman oldu!”

Çıtayı Rus basınının yaklaşımından biraz daha yukarıya taşıyalım: Batı, sadece Rusya'yı Türkiye'ye düşman olarak belirlemekle kalmamış, içte ve dışta kime dost, kime düşman olacağını da belirlemiştir.

Yüz yıla yakındır Türkiye'nin içerde ve dışarıda yaşadığı sorun ve sıkıntıların kaynağında bu gerçek vardır.

Geçtiğimiz salı günü Türkiye'nin en az elli yıllık hayali olan Akkuyu Nükleer Santrali'nin temelinin Putin ve Erdoğan tarafından atılması, Türkiye'nin NATO müttefiklerinden yıllardır alamadığı patriotlara karşılık Rusya'dan S-400 füzelerini alması, üstelik Putin'in bu füzelerin teslim tarihini daha erkene çekerek Türkiye'ye jest yapması, Sn. Erdoğan'ın biraz abartılmış A protokolünün gerekçesini yeteri kadar izah ediyor.

Doğrusu, Türkiye'nin kendi başına açtığı çok büyük Suriye belasından kurtulma politikasında ve Suriye'nin istikrara kavuşturulmasında bugüne kadarki Putin'in ifadesi ile “İşe yarar” tek görüşme de bu.

Türkiye'nin bu görüşmelere devam etmesi, Soçi'den sonra ikincisi Ankara'da yapılan ve üçüncüsünün de Tahran'da yapılacağı kararlaştırılan Putin-Erdoğan-Ruhani zirvelerini önemsemesi, içte-dışta kimsenin gazına ve sabote girişimlerine gelmeden Astana süreci müttefikleri ile herhangi bir güven bunalımı yaşamaması gerekir.

Bu husus, hem bölgemizde şiddetle ve evleviyetle muhtaç olduğumuz siyasi istikrarın sağlanması hem de ekonomimizin çok daha iyi yerlere gelmesi açısından hayati derecede önemlidir.

Türkiye'nin Rusya ve İran'la demir-çelik, otomotiv sanayi, nükleer sanayi, savunma-silah sanayi, tarım ürünleri ve makineleri, finans, inovasyon, bilim-teknik-teknoloji sanayileri gibi sektörlerde geliştireceği ilişki ağı Türkiye, Rusya ve İran halklarının çıkarınadır.

Hele hele Türkiye'nin inşaat, gıda, tekstil, tarım ve hayvancılık başta olmak üzere çok çeşitli kalemlerdeki öz kaynaklarıyla elde ettiği ürünlerini bu komşu ülkelere satıp karşılığında gaz ve petrol devi bu komşu ülkelerden gaz ve petrol alması, sanırım ekonomik olarak bu üç ülkeyi de uçuracak bir hamle olur.

Batı'nın toplu ve organize bir şekilde Rusya'nın diplomatlarını sınır dışı etme kararının altında yatan nedenlerden belki de en önemlisi budur.

Erdoğan-Putin ortak basın toplantısında iki ülke arasındaki ticaret hacminin 22 milyar dolardan 100 milyar dolara çıkarılmasının kararlaştırılmış ve inşaatı devam eden Türk Akım Doğalgaz Boru Hattı Projesi'ne atıfta bulunulmuş olması bu anlamda önemlidir.

İktisadi yakınlığın siyasi yakınlığa da yansıyacağı su götürmez bir gerçektir. Dolayısıyla da bu husus, hem yerel hem bölgesel hem de küresel yönleri bulunan üç ülke arasındaki siyasi ihtilafların sona erdirilmesine de kapı aralayacaktır.

Rusya-Çeçenistan sorunu başta olmak üzere Türkiye ile İran arasında tansiyonun yükselmesine ve dönem dönem iplerin gerilmesine sebebiyet veren Suriye, Irak, Yemen gibi ihtilaflı alanların askeri olarak değil, siyasi olarak çözülmesi ihtimali, böylece bütün bölgenin hayrına olarak güçlenmiş olacaktır.

4 Nisan Çarşamba günkü üçlü zirvenin ortak bildirisinde Suriye'nin toprak bütünlüğü, krizin askeri değil siyasi yollarla çözümü, acil insani ihtiyaçların karşılanması, BM Güvenlik Konseyi'nin 2254 sayılı kararına atıfla BM Suriye özel temsilcisi Mistura'nın anayasa hazırlama sürecini bir an önce başlatmaya çağrılması ve bana göre en önemlisi de ABD'nin bölgedeki etkisinin zayıflatılması konularında mutabık kalınmış olması ümit verici, önemli gelişmelerdir.

Taraflar arasında ciddi sıkıntı çıkarma potansiyeli bulunan YPG'ye bakış açısı, Rusya ve İran'ın sık sık dile getirdiği kendilerinin Şam rejimi tarafından Suriye topraklarına davet edildikleri için işgalci değil, müttefik pozisyonda bulundukları, bunların dışındaki ülkelerin (Türkiye de dâhil) ise uluslararası hukuka göre işgalci konumunda bulunduklarına değinilmemiş olması, tarafların anlaşmanın sağlanması için birbirlerini tolere etmede gayet istekli davrandıklarını göstermektedir.

Esasen Avrasya paktı ülkelerinin birbirlerinin içişlerine karışmadığı, darbeleri el altından destekleyerek birbirlerinin kuyusunu kazmadığı gerçeğinden hareketle Türkiye eşitlik ve bağımsızlık temelinde bu pakta üye bütün ülkelerle ilişkilerini en üst seviyeye çıkarmalıdır.

Ayrıca Suriye sahasında siyonist terör rejiminin güvenliği ve psikopatça projelerine odaklı ABD-İngiltere-Fransa-israil-Suud ve BAE cephesinin tahkim edildiğini de göz önünde bulundurarak yönünü Batı'dan Doğu'ya çevirmeli, dostunu ve düşmanını artık kendisi belirlemelidir.

Önceki ve Sonraki Yazılar