Altan Tan: İslam'da Kürtlerin hakları nelerdir?
BDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan, Yeni Şafak yazarı Hayrettin Karaman’a sordu: Söyle Hocam, İslam ümmeti içindeki kavim hakları nelerdir?
Muhterem Hocam, Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan 19 Nisan 2012 tarihli “Bölünmeye Giden Yol Kapatılmalıdır”, 29 Nisan 2012 tarihli “Tefrika Savunulamaz”, 17 Mayıs 2012 tarihli “Ümmeti birleştirmek farz, bölmek haramdır” ile “İslami Görüş” başlıklı yazılarınız büyük tartışmalara sebep oldu.
Özellikle size karşı derin bir muhabbet beslemekte olan Müslüman Kürt kardeşlerimizin önce zihinlerinde, sonrasında ise yüreklerinde ciddi fırtınalar ve sarsıntılar meydana geldi. TV kanalları, gazete, dergi ve internet sitelerinde bu konuyla ilgili binlerce yorum yer aldı.
Zat-ı alinizle ilgili olarak Hz. Peygamber’in (S.A.V) torunu Hz. Hüseyin’in katline İslam adına fetva veren Emevi “âlimleri” nden; Osmanlı padişahı 3. Mehmed’in “Nizam-ı Alem” adına bir kısmı kundakta olmak üzere 19 kardeşini öldürmesine fetva veren Şeyhülislamı’na kadar bir çok göndermede bulunuldu.
Ben şahsen; bu güne değin yayınlanan yazılarınız ve sizi tanıdığım kadarıyla bu derece bir eleştiriyi hak etmediğiniz kanaatindeyim.
Sizinle 12 Haziran 2012 tarihine kadar Abant Platformu Yönetim Kurulunda yaklaşık dört yıllık bir birlikteliğimiz oldu. İnsanların uzaktan tanıdıkları çoğu insan hakkındaki duygu ve düşünceleri, yakından tanıdıklarında müspet veya menfi yönde, farklılıklar gösterip değişebilir. Sizi yakından tanıdıkça İslâmi müktesebatınız, yaşınız ve ciddiyetinizin yanında bir çoğu çocuğunuz yaşındaki kişiyle (ben de dahil) samimi, mütevazı ve nüktedan arkadaşlığınız beni etkiledi. Özellikle Edebiyat, Türk sanat müziği ve Klasik Türk musikisine olan ilginiz, repertuarınızın zenginliği bu etkiyi daha da derinleştirdi.
İnşallah aynı duygu ve düşüncelerim bundan sonra da devam eder.
Gelelim 19 ve 29 Nisan 2012 ile 17 Mayıs ve 18 Mayıs 2012 tarihli yazılarınızın muhtevasına: En azından şimdilik yazılarınızın muhtevası ile ilgili bir eleştiride bulunmak istemiyor, ancak bu hakkımı, ileride kullanmak üzere, mahfuz tutuyorum.
Yazılarınızla ilgili tartışmaların ana ekseni Kürt sorunu. Osmanlı’nın son döneminde başlayan, İttihat ve Terakki ile alevlenen, Cumhuriyet döneminde ise bir yangına sebep olan ve nihayet son 30 yılda ise bu yangınla birlikte toplum hayatını allak bullak eden bir kasırga haline dönüşen Kürt meselesi; Türkiye’nin çözüm bekleyen en büyük sorunu.
Bu sorunla ilgili neredeyse “edilmedik kelam, söylenmedik söz” kalmadı. Herkesin kendine özgü bir tanımı ve yine kendi meşrebine göre bir “çözümü” var. Biz Müslümanlar için ise sorun o kadar kolay değil! Üzerinde ittifak ettiğimiz bir “reçetemiz” yok.
Takdir edersiniz ki doğru bir reçete yazılabilmesi için öncelikle doğru bir teşhis, teşhisin zor olduğu vakalarda ise konu ile ilgili uzmanların yan yana gelerek konsültasyon yapmaları gerekir.
Neredeyse hemen her konuda fikir beyan eden, ‘Hıristiyan ve Yahudilerle diyalog’ tan ‘Finans kuruluşlarının nasıl işleyeceği’ne kadar “fetvalar” geliştiren Müslüman âlimlerin, molla, şeyh, aydın ve entellektüellerin; bu güne kadar, Kürt sorununun çözümü için kafa kafaya vererek ortaya koydukları aklıselim bir mütalaaları ve çözüm önerileri yok! Son 30 yılda 50 bin insanımızın hayatına ve ekonomik tahribat olarak ta, bazı hesaplara göre 1 trilyon dolara mal olan bir sorun ile ilgili tek bir ‘fetva’ yok!
Tüm tartışmaların ana ekseni ‘Ümmetin birliği’, ‘PKK’, ‘Bölünme’, ‘Parçalanma’ ve ‘Dış güçlerin oyunlarına alet olma’, ‘Zerdüştlük’, ‘Kürt aydınlarının Sosyalistliği-Marksistliği’!
Kürtlerin ‘derdinin dermanı’ ile ilgili ‘üç satır’ ise yok!
Halbuki soru çok basit!
İslam ümmet anlayışına göre Arnavut, Boşnak, Kürt, Türk, Arap, Gürcü, Fars,...birlikte yaşayan Müslüman kavimlerin İslam ümmeti (Milleti) içindeki kavim hakları nelerdir? Sanırım bu basit sorunun cevabı da çok zor değil!
Peki bu basit sorunun çok da zor olmayan ‘üç satırlık’ cevabı neden bulunamıyor?
Ahmet ALTAN’ın mealen: “Ümmetçi olmaları gereken Türkiyeli/Türk Müslümanların damarlarına Kemalizm’in ulusçuluğu zerk edildi, zehirlendiler” tespiti doğru mu?
Birçok Müslüman Kürdün (eşim de dahil) “çerçeveletip duvara asılacak” değerde bulduğu bu yazıyı neden Laik-Seküler Ahmet ALTAN yazdı/yazabildi de onun yerine bizim anlı şanlı “abilerimiz” molla ve şeyhlerimiz yazmadı/yazamadı?
Bilgi ve birikimleri mi, yoksa cesaretleri mi yetmedi?
Yüzlerce Kürt alim, şeyh ve mollasının padişahtan ihsan peşinde olduğu bir dönemde Sultan Abdülhamid’in maaş teklifini red ederek Kürdistan’da Arapça, Kürtçe ve Türkçe öğrenim verecek bir üniversite açmak isteyen ve bu nedenle önce tımarhaneye, sonrasında ise hapishaneye atılan ‘Bediüzzaman Said’i Nursi’ler ‘öldü’ mü?
Muhterem Hocam;
Maruzatımı fazla uzatmak istemiyorum. Bu sorunu ister;
1- Müslüman kavimlerin birlikte nasıl yaşayacakları fert ve kavim haklarının ne olduğu? ister;
2- Kürtler ile Kemalist Ankara arasında bir sorun ve isterseniz;
3- Türklerle-Kürtler arasında bir sorun olarak tanımlayınız.
Eğer son maddedeki gibi “Türklerle-Kürtler arasında bir sorun” olarak görüyorsanız “aslihu beyne axeveykum” doğrultusunda; yok eğer; 1’inci ve 2’inci, maddelerdeki bir sorun olarak görüyorsanız yazınızda benim de altına imzamı koyacağım bir şekilde belirttiğiniz “Kürt, Türk, Arap, Farsi, Berber,...bütün Müslümanların âkil adamları, Müslüman kanaat önderleri bir araya gelmeli, olup biteni müzakere etmeli, ümmetin yoluna ışık tutacak açıklamalar yapmalıdırlar” öneriniz doğrultusunda sizden bir çözüm şekli ortaya koymanızı bekliyorum.
Yine yazınızda belirttiğiniz “Vatandaşlık esasında birlik ve eşitlik” ile neyi ifade etmek istediğinizi merak ediyor, öğrenmek istiyorum.
Daha açık, pratik ve somut bir yol olarak Kürt meselesinin hallinde siz Hayrettin KARAMAN, Fethullah GÜLEN Hocaefendi, Ali BULAÇ ve Osman TUNÇ’un (bildiğim kadarı ile ikisi Türk, biri Arap ve biri Kürt) hakemliğini öneriyorum.
Bu kişilerin İslami bilgileri, birikim ve uzmanlıkları tüm kamuoyunun malumu.
Şüphesiz ki bu listeye bir çok muhterem isim daha ilave edilebilir, ancak tekraren belirtmek isterim ki konunun aciliyeti açısından somut ve netice alıcı adımlar atma mecburiyeti var.
Ben, şahsım adına; bu dört kişinin ittifaken verecekleri fetvaya (çözüm önerisine, yoluna, neticesine) uyacağıma ve tüm siyasi hayatım boyunca bu fetvanın dışında bir çözüm şekline itibar etmeyeceğime herkesin önünde söz veriyorum.
Bir araya gelerek bize çıkar bir yol göstermez iseniz ruz-i mahşerde sizlerden davacı olacağım. Bu dünyada ise Müslüman hassasiyetimi sonuna kadar muhafaza etmeye çalışarak mücadeleme devam edeceğim.
En kısa zamanda cevap vermeniz umuduyla hürmetlerimi arz ederim hocam.
Altan Tan - Taraf
Hayrettin Karaman'ın konuyla ilgili yazısı...
Bölünmeye giden yol kapatılmalıdır
Vaktiyle bir "kundakçı" hikayesi dinlemiştim. Bir şehirde kundakçılar türemiş; evleri, dükkanları, başkaca mekanları yakıyorlarmış. Birgün bir eve yaşlı, perişan kılıklı bir adam gelmiş, yatacak yeri olmadığını söylemiş ve çatıda barınmasına izin vermeleri için yalvarmış (Bu kundakçının ilk adımı). Evin sahibi adama acımış, kundakçı olmayabilir diye izin vermiş. Birkaç gün sonra ihtiyar elinde bir miktar çalı çırpı ile eve gelirken (Bu kundakçının ikinci adımı; yakacak topluyor) ev sahibi görmüş, "Bunlar ne?" diye sormuş, "Yola atılmış, zayi olmasın diye topladım, belki lazım olur" cevabını almış; "kışın lazım olur" demek istiyor" diye yorumlayıp dokunmamış. Bir başka gün ihtiyarın elinde kibrit ve çıra görmüş (bu üçüncü adım), "Herhalde gece uyanınca ışığa ihtiyacı oluyor" diye düşünmüş ve dokunmamış. Sonunda bir gün sahibi evine gelirken çatıdan alevler çıktığını görmüş, pişman olup döğünmüş ama iş işten geçmiş ve kundakçı işini görmüş.
İslam fıkıh usulünde "Seddü'z-zerâi'" diye bir hüküm yöntemi (fer'î asıl) var; buna göre mübah olan bir fiil, bir izin, bir tasarruf adım adım yasak ve haram olana doğru gidiyor, buna yol açıyor, bu sonucu doğuruyorsa, o "mubah serbest, helal" olan fiil... caiz olmaktan çıkıyor, yasaklanıyor. Bu kuralın, normal hayatı olumsuz etkilememesi ve hak ve hürriyetleri ölçüsüsüz kısıtlamaması için dikkatli olarak kullanılması da gerekiyor.
Hikayemizde yersiz yurtsuz bir adama yatacak, barınacak bir yer sağlamak mübah değil, müstehab, sevaplı, güzel, insani bir eylem. Lakin ortada yaygın bir tehlike var (kundakçılık) ne idiüğü belli olmayan bir adamı çatıya yerleştirmenin de buna yol açabileceği ihtimali varid; işte bu durumda seddü'z-zerî'a prensibi işletilmeli idi.
Bunları niçin yazdım?
Çağdaş İslam hukuk alimlerinden Prof. Dr. Abdulkerim Zeydân ile ilgili bilgi topluyordum, onun 2010 yılında yayınlanmış ve 2011 de teyit edilmiş bir fetvasına rasladım. Fetva Kerkük'ün Irak'tan ayırılarak Kürdistan'a bağlanmasıyla ilgili. Zeydan şöyle diyor:
"Federatif veya bölgesel sistem adı altında Irak'ın bölünmesi, izalesi farz olan bir münker (meşru olmayan bir tasarruf)tur. Bunu yapmak isteyenlere fiil, söz, destek, övgü, finansman vb. şekillerde yardımcı olmak caiz değildir. Hatta bunu yapanlarla ilgiyi kesmek, onlara karşı protest tavır takınmak gereklidir. Bu teşebbüs (tefrika, ümmetin birliğini bozmak) büyük günahlardan olduğu için teşebbüs edenlerin tazir çerçevesinde cezalandırılmaları meşru olur."
Zeydân bu fetvasına gerekçe olarak iki madde üzerinde duruyor:
1. Ayrılık için ileri sürülen gerekçeler ve mevcut duruma yönelik şikayetler böyle bir karar ve eylem için yeterli değildir. Bir yanlış, bir kötülük, ona denk veya ondan daha büyük bir yanlışla, bir kötülükle izale edilemez.
2. Müslümanların temel referansı dindir. Dinin caiz görmediği bir fiil, herhangi bir gerekçe ile tecviz edilemez.
Bizde bazı "insan hak ve hürriyetleri" havarileri de "federalizm dahil her şey konuşulabilir" gibi laflar ediyorlar da,o hikayeyi ve bu fetvayı bir katkı olur diye naklettim.
"Burası laik bir ülke, devlet yaptığını İslam'a göre mi yapıyor ki, siz bunu meşru görüp farklı teşebbüsleri din adına mahkum ediyorsunuz?" diye bir itiraz ileri sürülebilir.
Cevabım şudur:
Devlet laik diye Müslümanlar, serbest oldukları alanlarda İslam'ı uygulamıyorlar mı, imanları gereği buna mecbur değiller mi?
Durum böyle ise Müslümanların bütün farklılarla beraber üzerinde yaşadığı, ecdad yadigârı, ümmetin mülkü olan bu toprakları -yakın tarihte olanlara ek olarak- daha fazla bölmek meşru olmadığına göre Müslümanların bölmeye karşı tavır almaları gerekmez mi?
Müslümanlara düşen vazife daha fazla bölünmek, daha fazla çatışmak yerine birleşmek, bütünleşmek, hak ve adaleti birlikte sağlamak için işbirliği yapmak, birlik, dirlik ve düzenimizi bozarak meşru olmayan menfaat devşirme peşinde olanlara fırsat vermemektir. Mevcut düzen bu davranışa engel değildir. Kürt, Türk, Arab, Farsî, Berber... bütün Müslümanların âkıl adamları, Müslüman kanaat önderleri bir araya gelmeli, olup biteni müzakere etmeli, ümmetin yoluna ışık tutacak açıklamalar yapmalıdırlar. Düzen buna da engel değildir.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.