Bedel ödemek

 İnsanların davaları uğruna bedel ödemesi kuşkusuz gerekli ve önemlidir. Bazı kazanımlar elde etmek için bedel ödemek kaçınılmazdır. Çok değerli kazançlar yerde bulunmaz, piyangodan çıkmaz, mutlaka bedelinin ödenmesi gerekir.

Davası Rıza-i İlahi olanlar çabalarının asıl sonuçlarını ya da kazançlarını ahirette alacaklarından bu dünyada kazandıkları gözle görülemez. Tali bir takım kazançları olabilir. Ama çoğu zaman verilen bedellerin dünyada karşılığı görülmeyince bunların kaybettiği zehabına kapılanlar olur. İşin erbabı bunun farkında olduğundan bu tür değerlendirmelere itibar etmez.

Davası dünyalık olanlar, ahirete inanmayan ya da orada asla bir beklentisi olmayanların çabalarının karşılığının mutlaka bu dünyada görülmesi gerekir. Dünyalık her çaba mutlaka başarı ile sonuçlanmayabilir. O zaman dürüstçe kazanamadık, kaybettik denilmelidir. Dünyevi davalar uğruna canlar verilmiş ve istenilen neticeye ulaşılamamış ise ölenler için “pisipisine gitti Niyazi” demek zorundayız. Mücadelelerini belki de Allah(cc)'ın dinini yaşanmaz hale getirmek için sürdürenlere “Şehit” denilemeyeceğine göre ancak “Niyazi!” denilebilir.

Coğrafyamızda otuz küsur yıl boyunca cidden ağır bedeller veren, on binlerle ifade edilen canlarını feda eden malum örgütün Ahiretle ilgisinin olmadığını erbabı gayet iyi bilir. Örgütün felsefesine göre “din afyondur ve cennet sadece saf insanları sömürmeye dönük kapitalistlerin uydurmasıdır” (haşa). Bu durumda örgütün uhrevi kazancından söz edilemeyeceğine göre dünyevi kazançlarına bakmamız lazım. Acaba verilen bu bedeller karşılığında elde edilenler nelerdir? Şu son Hükümetin verdiklerini saymasak elde bir şey kalıyor mu? Bu iktidarın ilk altı yılında dahi sadece “sayın” ve “gerilla” dedikleri için yargılanan kişi sayısı 300'ü avukat olmak üzere 7.887 kişidir. Demek ki 2008'e kadar bir milim kazanım yok.

Çok iyi biliyoruz ki, bu hükumetin basiretsiz politikaları olmasa idi örgüt iflas etmiş ve tükenmişti. Jitemci Cem Ersever'in: “öldür öldür nereye kadar” dediği gibi Örgüt yöneticileri de: “öl ve öldür nereye kadar” deme noktasına gelmişlerdi. Artık çok önemli komutanları Kuzey Irak'ta fırıncılığa başlamış, yavaş yavaş dağılma sürecine girilmişti. Örgüt adam toplayamadığı gibi elindekiler de kafileler halinde teslim oluyorlardı. Tüm çabalar boşa gitmiş hiçbir kazanım elde edilememişti.

Örgütün yaptıkları adeta bıçağı çocuğunun boğazına dayayan alkolik ve psikopat baba davranışı gibi idi. “Haklarımı ver, yoksa keserim” deyip birer birer çocuklarını kesen örgüt yıllarca karşı tarafın “Kürt” sözcüğü veya “Kürt sorunu vardır” ifadelerini kazanç kabul ediyor, bununla teselli oluyordu. Halk da giderek örgütün psikopatça davrandığını can ve mal kayıplarının boşa gittiğini kazanımların ancak diyalogla olabileceğini anlamaya başlamıştı. Zira yıllarca örgütle mücadele edenler de psikopatça davranıyorlar, verilen can ve mal kaybını umursamıyorlardı. Yani iki taraf ta birbirinden çok mazlum halka kıyıyordu.

Örgütün bu dağılma sürecinde kendisi de 28 Şubatlarda rejimin paletleri altında ezilen AK Parti bütün ezilenleri ayağa kaldırmaya çalıştı. Açılımlar adı altında düzenin mahrum ettiği kesimlere gasp edilen haklarını iadeye başladı. Bu süreç örgütün dağılması sürecine ivme kazandıracaktı. Fakat tam tersi oldu. Kanaatimizce Ak Parti içindeki örgüt uzantıları süreci örgütün toparlanmasına, yeniden canlanmasına hatta imar ve ihyasına dönüştürdüler.

Diyelim ki, Ak Partide örgütün uzantıları yok, O zaman neden açıkça “biz onları muhatap alıp güçlendirdik” desinler. Bunlar örgüt ve siyasi partinin bölünmez bir bütün olduğunu anlamayacak kadar basiretsiz midirler? Diyelim ki basiretsizler, o zaman akla başka bir senaryo geliyor. Batı nakavt olmuş bu örgütten yararlanmak için onu muzaffer bir pehlivana dönüştürdü. Kemal Sunal filmlerindeki sahte kurtarıcılık gibi. Sevgilisini arkadaşının saldırısına maruz bırakıp sonra kendisi ortaya çıkarak sevgilisini kurtarma, arkadaşını da evire çevire döverek onun gözünde kahraman olma edaları. Bu senaryo yabana atılır gibi değil. Zira Batı M. Kemal'i de sahte bir kurtarıcı etmemiş miydi? Yoksa O'nun yıllarca savaştığı Batıyı “model alması” nasıl izah edilebilir. Şimdi aynı senaryo Kürtler için devreye sokuluyor. Kemalistlere dövdür, sonra da kendilerine iliklerine kadar sadakatle bağlı olan örgüt eliyle de kurtar. Senaryo o kadar açık ki, şimdilerde örgüt ABD hava kuvvetlerine kumanda ediyor. İstediği yeri onlara bombalatıp boşalttıktan sonra bir kurşun sıkmadan girdikleri yerlerde zafer kutlamaları yapıyor. Halka da bu muzaffer gerilla(!) Ortadoğu'nun kaderini belirleyecek deniliyor. Doğrudur, ABD hava kuvvetleri ile beraber bu iş çok da zor olmayacak. Ama akıbetleri eski muzaffer(!) komutan Saddam gibi olur mu? Evet, şüpheniz mi var?

Önceki ve Sonraki Yazılar