BİRAZ ARABESK Mİ TAKILSAK?

Fatih Şahin…

Rütbesi; binbaşı…

Suçu; vatana ihanet…

Darbecilerin en tepesindeki Semih Terzi'nin leşini Gülhane Askeri Tıp Akademisine götürürken tutuklandı.

Bir cesedi hastaneye götürmek, vatana ihanetle suçlanmayı gerektirmez nitekim.

Velev ki kuduz bir köpek bile olsa…

Elli bir gün boyunca susma hakkını kullandı Fatih Şahin.

Elli bir gün boyunca Ömer Halisdemir'in annesi, babası, eşi, çocukları katilin ağzından çıkacak bir çift kelamı bekledi.

Tek suçu Semih Terzi'yi hastaneye götürmek değildi Fatih Şahin'in ve Ömer Halisdemir'in ailesi de bir meczuptan keramet bekleyen bir soysuzun ağzından çıkacak üç beş lafın meraklısı değildi elbette.

Ve Fatih Şahin, elli bir gün sonra o geceyi, ihanet çetesinin halkın üzerine bomba attığı, Batı'nın Anadolu insanına biçtiği elbiseyi giydirmeye çalıştığı o gecede olanları anlattı.

Şahin, astsubay Ömer Halisdemir'e doğrudan ateş ettiğini, bunu da "Korunma içgüdüsü ve refleks gereği" yaptığını iddia etti.

“Korunma içgüdüsü” yani içgüdü.

Hani hayvanların davranış nedeni olarak tanımlanan kavram…

Yani Fatih Şahin, hayvani bir refleksle, içgüdüyle ateş ettiğini ifade ediyor.

Hangi güdüyle darbe teşebbüsünde bulunduğunu anlatmamış. Sapkın bir ruh haliyle Anadolu insanını dizayn etmeye çalışan haine itaatin hangi ruh haline dayandığını da anlatmamış.

Semih Terzi'nin ihanetinin ne anlama geldiğine hiç ama hiç değinmemiş.

"Tugay Komutanı (Semih Terzi) ve emir astsubayı önden indi. Arkasından da biz indik. Karargâh binasına doğru yürürken binaya yaklaştığımızda bir anda ateş edildi, önümde birinin düşerek 'ah' diye ses çıkardığını duydum. Bizim gidiş istikametimize göre sağ taraftan, karanlık ve ağaçlık bölgeden ateş açıldı. Korunma içgüdüsü ve refleks ile gelen yere doğru ateş etmeye başladım. Ateş kesildiğinde ben de ateş kestim. Ona (Ömer Halisdemir) yaklaşmış olabilirim, fakat kim olduğunu görmedim." diyen Şahin görmediği karartıya ateş ederken otuz kurşunu tutturmuş.

Ömer Halisdemir otuz kurşunla Rahman'a kavuşurken otuz kurşunu sıkan kiralık tetikçi tam elli bir gün boyunca susma hakkını kullanınca akıllara güftesi Ali Ercan'a, bestesi Selda Bağcan'a ait olan “Adaletin bu mu dünya/ Ne yâr verdin ne mal dünya/ Kötülerinsin sen dünya/ İyileri öldüren dünya” dizeleri gelmiyor değil.

BATAN GEMİNİN MALLARI BUNLAR!

Bir zamanların modası olan mallarını mezada çıkarıp  “Gel vatandaş gel!” desem vatandaşın son kullanma tarihi geçen mallara beş kuruşunu feda etmeyeceğini bilirim.

Dikkatleri onların üzerine çekmek için “Bak vatandaş bak!” desem boynunu çevirmeye tenezzül etmeyeceğini bilirim feraset ehlinin.

Tanka kafa tutanı banka önünde sıra bekleyen anlamaz/anlayamaz.

Tıpkı banka önünde Cevşen okuyan aymazların anlamadığı gibi.

Avanak gibi duran adam üzerine destan yazan kalemşorlar tankı durduran adamları görünce kalemlerini nereye koyacaklarını kestiremediler.

Öyleyse kaçmak en büyük yiğitlik son minvalde…

Halkın mezada çıkan mala dönmeyeceğinin idrakindeler çünkü.

Öyle ya, bu halk kendisine savaş açmış malı neylesin?

Halkların Yılmaz(!) savunucusu, türlü şaklabanlıklar yaparak paraya para demedi, açlıktan nefesi kokanların yaşamını yansıttı ve nefesi kokanların hikâyelerinden sanat adına bir sömürü düzeni kurdu. Ancak solculuğundan ve antikapitalist söyleminden de hiçbir zaman uzak durmadı.

Dedim ya söyleminden, yoksa eyleminde kapitalistin önde gideni olduğu hepimizin malumu.

Avşar kızı, ahlâksızlık bayrağını kimseye kaptırmamak üzere türlü hülyalara daldı.

Hülyalar dediysek lafın gelişi.

Bal gibi bir projenin aktörlüğüne soyunmuştu ve rolünü gereği gibi oynadı.

“Nikâhsız da yaşanabilir”i hafızalara kazıyıp nikâhsız evliliği meşrulaştırmak için boşandığı Kaya ile birlikte kaldı ve birlikte kalmasının gündemde kalması için birçok kanal, elbirliğiyle çalıştı. Sonuçta verilen bir görevin ifası söz konusuydu.

Konak bağlamış beyinler kervanına Volkan Konak da katıldı.

Halkçılığı halkı dizayn etmek olarak algılayan nakıs beyinler, sıkışınca helvadan yaptıkları putu yemekle kalmayıp ırzına geçme yarışına girdikleri bilinmeyen bir durum değil.

Solculuk onlar için bir fanteziden öteye gitmez.

2012'de ABD'yi gezdikten sonra: "Amerika, sömürgeci bir ülke ve bunu herkes kabul ediyor. Rejimini sömürgeciliğini, asla onaylamıyorum. Ama coğrafyaların, ağaçların, insanların ne suçu var. Ben dünyanın bir parçasıyım, dünyayı da babamın evi gibi yaşarım" diyen Konak'ın sömürgeci Amerika'da sömürülmeye rıza göstermesini nereye oturtmak gerekir bilinmez, ancak aynı Konak: “Türkiye'mi çok seviyorum, karış karış gezdim. Dünyanın bir parçasıyım, çocuklarımın eğitimi için Amerika'da hayatıma devam edeceğim” sözü Bremen mızıkacılarının ortak sözleri. Sanırsınız ki aynı sınavda arka arkaya oturmuş öğrencilerin sınav kâğıdını okuyorsunuz.

Beslendikleri kaynak aynı olunca çıkardıkları ürün de doğal olarak aynı olacaktır.

Mezatçı her ne kadar “batan geminin malları bunlar” diye bağırsa da halkın bozuk mala hamal olmaya niyeti yok gibi görünüyor.

ANKET SONUÇLARI VE ALGI OPERASYONU

Anket firmalarının arkasındaki gizli eli göremeyenler, anket firmalarının sonuçlarını gerçek seçim sonucuymuş gibi algıladıklarından seçimden sonra yedikleri tokadın sersemletici etkisini günlerce üzerlerinden atamamaktadırlar.

7 Haziran seçimi öncesinde “bu anketler algı oluşturmak için” dediğimde sonuçlardan dolayı ağızları kulaklarına varanlar, 1 Kasım'da şok geçirdi. En yakın sonucun benim tahminim olması bir zekâ belirtisi değil şüphesiz. Kimsenin trenine binme ihtiyacını hissetmeyen özgün ve özgür duruşun yorumu olarak düşünülebilir.

“Ak Parti % 47 alır” dediğimde bana savaş açanlar, seçimden sonra hileden dem vurunca ben de anketörlerin oluşturmaya çalıştığı algıyı anlatmıştım dilimin döndüğünce, ama nedense o gün anlattıklarıma inanmak istememişlerdi.

Çünkü bir insana kandırıldığını kabul ettirmek dünyanın en zor işidir. İkna kabiliyeti yüksek insanların da bu zor işin üstesinden gelmesi beklenemez.

Metropoll Araştırma Şirketi'nin sahibi Özer Sencar, FETÖ kapsamında gözaltına alınınca Metropoll sonuçlarının hangi amaca hizmet ettiği ile ilgili bir işaret fişeğinin zihinlerinde çakmasına vesile olmuştur umarım.

Hani burası bir köşe yazısı değil de sosyal medyadaki bağımsız bir sayfa olsaydı, kandırılan bütün güruha göz kırpıp dil çıkaran bir caps hazırlamak hiç de fena sayılmazdı.

EN BÜYÜK HIRSIZ KİM?

Bir insan, bir çocuğun harçlıklarını birikim olarak koyduğu kumbarasını çalsa, hırsız mı değil mi?

Elbette hırsızdır.

Bir insan düşünün biriktirdiğiniz bütün paranızı çalmıştır, bu adam hırsız mıdır?

Cevabımız, yine “elbette” olacaktır.

Ya sınav sorularını çalıp başkasının hem hakkını hem de umudunu çalana ne denir?

O da hırsız değil mi?

Peki, “bunlardan hangisi daha büyük hırsız” diye sorulsa, herhalde tereddütsüz üçüncüsü olduğunu söylersiniz.

İzmir'de bir çocuğun solunum cihazını çalanı üçüncü hırsızla kıyaslasam büyük bir olasılıkla ikisi arasında bir ikilem yaşarsınız, değil mi?

Gelelim asıl can alıcı soruya; “En büyük hırsız kim?”

Sınav sorularını çalacak kadar karaktersiz bireyler yetiştiren karaktersiz mi?

Bu bireyleri dürüstlük maskesiyle gizleyecek masumiyet maskesinin mucidi mi?

Bir neslin geleceğine ipotek koyup onların beyinlerini sülük gibi emen, onların sürü olmalarını sağlayan mı?

Maddeler böyle uzayıp gider.

Hiç kuşkusuz bütün bunlardan daha elim ve vahim olan sahte bir din uydurup kendisine inananların dünyalarıyla birlikte ahiretlerini çalan şarlatandan daha büyük ve adi hırsız yoktur.

“Onlar da saf saf peşlerinden gitmeseydi” sözü “hırsız- ev sahibi” fıkrasındaki Nasrettin Hoca'yı aklımıza getiriyor.

Yahu bu adi hırsızın hiç mi suçu yok!

“KOMÜNİST BAL” NE DEMEK HEVAL?

Tunceli Ovacık Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu, geçen yıl organik tarıma başladıklarını belirterek ürettikleri kuru fasulyeyi piyasaya sürdü.

Bu ülkede hiçbir dikili ağacı olmayan ve ütopyadan öte bir şey vadetmeyen solun ilk dikili ağacı olmasa da fasulye dalı, solun bir dikili dalının olduğunun göstergesi ve tarihe not düşülecek kadar mühim.

Ancak ürettiğini fasulye gibi nimetten sayan Maçoğlu bal piyasasına da girince ürünlerinden ziyade hangi aklın ürünü olduğunu ağzından kaçırıverdi.

Türkiye'deki en kaliteli balı piyasaya sunacaklarını belirterek, "Komünist balı alan, hem kaliteli balın tadını alacak, hem de bizim tadımıza varacak ve komünistleşecek" sözlerine Munzur Dağı'nın eteklerindeki kargalar gülmeye başladı.

Bu sözleri dini bir kimlikle tanınan bir yapının elemanları demiş olsaydı, eminim midesindekini çıkarmaktan aciz kalınca midesi ekşime yapan ekşi sözlükçüler veya olaylara amuda kalkarak bakan Penguen çizerleri “izahı olmayanın mizahı olur” deyip günlerce malzeme yaparlardı.

“Komünist balı alan” ifadesinin IŞİD kafasından farkı ne olabilir ki?

Komünist olmayı aydın olma göstergesi sayan entel liboşlardan nedense çıt yok.

Ya duyarlı yazar/çizer takımımız?

Onlar da bu yobazın söylemini ya ciddiye almadılar ya da fark etmediler.

Komünist fasulye yiyip komünist gaz üreten zevatın bu sözlerini ana arı duysa eminim “Allah'ım neydi günahım/Günahım neydi Allah'ım sözleriyle bir arabesk çığırarak, ıkınıp bal yapmaktan vazgeçerdi.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.