Bizi bölen sun'i sınırları ne kadar da sevdik

O, sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü bir bina kıldı. Ve gökten yağmur indirerek bununla sizin için (çeşitli) ürünlerden rızık çıkardı. Öyleyse (bütün bunları) bile bile Allah'a eşler koşmayın.' (Bakara: 22) ayetiyle Allah'u Teâlâ, yerin ve göğün tek Maliki ve tek Rabbi olduğunu, yeryüzünü tüm insanların hizmetine sunduğunu beyan etmiştir. Yeryüzünün imar ve halifeliğini ise Müslümanlara tevdi etmiştir.

“Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır…” ayetiyle üstünlüğün kıstasını açıklamıştır.

Müminleri kardeş yapan Allah'u Teâlâ İslam'ın hâkim olduğu yerleri tüm Müslümanlara vatan kılmıştır. Yeryüzünün tümünde küfür ve şirk kalkıp Allah'ın dini hâkim oluncaya kadar da mücadele edilmesini emretmiştir. Buna binaen Peygamber aleyhisselam ve ashabı doğup büyüdükleri yer olan Mekke'yi bırakarak Medine'ye hicret etmiş, kâfir olan akrabalarına karşı Medineli kardeşleriyle birlikte savaşmış, yıllar sonra birlikte Mekke'yi fethetmişlerdir.

İslam tarihi boyunca bu anlayış hâkim olmuştur. Bunun en somut örneği ortak düşmana karşı birlikte savaşılan Çanakkale'dir, Şam'dır, Kudüs'tür, Yemen'dir, Kafkaslardır. Fazla değil, yüz küsur sene öncesine kadar İslam ülkeleri arasında suni sınırlar yoktu, İstanbul'dan kalkıp, Bağdat'a, Şam'a, Kahire'ye, Musul'a, Kudüs'e, Süleymaniye'ye, Üsküp'e, Saraybosna'ya pasaportsuz olarak gidilirdi.  Kimse kalkıp da nereye gidiyorsun diye sormazdı. Pasaport ve güvence olarak Müslüman olma yeterli idi. Ne zaman ki Müslümanlar zayıfladı, geriledi, toprakları işgal altına girdi, o zaman da suni sınırlar ortaya çıkmaya, zayıf güçsüz devletçikler kurulmaya başlandı. Bu sınırların çizilmesi ve dramları başlı başına bir araştırma konusudur. Düşünün İstanbul'un, Diyarbakır'ın birbirine yapışık iki mahallesi arasına sınırlar çizilerek mayınlı tel örgüler örülüyor. Birkaç gün öncesine kadar tavukları birbirine karışan, çocukları birbirleriyle oynayan, birbirinin külüne muhtaç olan komşu, akraba, kardeş insanlar bir anda farklı ülkelerin vatandaşları oluverdiler.

Sırasıyla, Suriye-Türkiye, Irak-Türkiye, Mısır-Sudan, Pakistan-Bangladeş… Ve diğer İslam beldeleri aynı kaderi paylaştılar. Akraba, aynı aşiretten yerine göre aynı anne ve babadan doğma Müslümanlar ‘Ben Suriyeliyim, sen Türkiyelisin, o Iraklıdır'  diyerek birbirlerine ötekileştirildiler. Düşmanlarca bilinçli bir şekilde bu ayrışma ve ötekileştirme olabildiğince körüklendi, derinleştirildi. Emperyalistlerin ümmeti bölmek için kullandıkları bu sınırlar zamanla içselleştirildi, zihinlerde kabul gördü ve kutsallaştırıldı.

Müslümanların birliğini savunanlar dahi bu dil ve üsluptan kendilerini muhafaza edemediler. Ülkeler arasında gerginlik olunca hemen milliyetçi damarlar kabararak ‘topraklarımızı sonuna kadar savunuruz' sözleri dillerden dökülüveriyor. Umre ve hac için Mekke ve Medine'ye gidilirken bile ‘yurtdışına gidiyorum' sözleri sarf ediliyor. Değişik İslam beldelerinden gelen Müslümanlar ‘yabancı misafirler, yabancı turist' diye takdim edilmektedir. Ne yazık ki bu dil halen İslami medya, yazar, âlim ve hatipler tarafından bilinçsiz de olsa kullanılmaktadır.

Batı bizim aramıza suni sınırlar kurarken kendi aralarındaki sınırları da olabildiğince kaldırmaya çalıştı ve bir'leşti. Bugün AB ülkeleri arasında sınır diye engel yoktur. Almanya'da çalışıp Fransa'da oturan, İsviçre'de oturup günü birlik okumak için Hollanda'ya giden milyonlarca Avrupalı var. Birbirlerine bu kadar yakınlar. Biz ise seslenme mesafesinde olan akrabalarımızı, Müslüman kardeşlerimizi dahi pasaportsuz, vizesiz gidip göremiyoruz. İmkân ve olanaklarımızdan karşılıklı olarak istifade edemiyor, acı ve sevinçlerimizi birlikte paylaşamıyoruz.

En son Suriye'deki savaştan kaçıp Türkiye'ye gelenlerin vatandaşlığa alınacağının açıklanmasıyla vatandaşlık, sınırlar tekrardan tartışılmaya ve müzakere edilmeye başlandı. Bununla insanların gerçek yüzleri ve samimiyetleri de ortaya çıkmaya başladı.

Renklerimiz, dillerimiz, ırklarımız farklı olsa da hepimiz bir ümmetiz. Ülkelerin ekonomi, sosyal, güvenlik, gibi denge ve hassasiyetleri dikkate alınarak, Müslümanlar arasındaki tüm sınırlar tedrici olarak ortadan kalkmalı, isteyen istediği yerde yaşayabilmeli, oranın ekonomik, sosyal, eğitim ve diğer imkânlarından sonuna kadar istifade edebilmelidir. Bunu yapabildiğimiz oranda Allah'ın istediği vasat bir ümmet olacak ve Rahman'ın rahmetine mazhar olacağız.

Önceki ve Sonraki Yazılar