Selahaddin YILDIRIM

Selahaddin YILDIRIM

Dost kim düşman kim?

Dünya siyasetinde çoğu defa dost ve düşmanın kim olduğunu kestirmek kolay olmaz. Kuzu postuna girmiş kurtların hüküm sürdüğü bir alandır uluslararası ilişkiler. Bu alandaki ilişkilerde hak-hukuk, adalet, merhamet ve ‘insani olan' diye bir ölçüye rastlayamazsınız. Batı medeniyetinin insanlığa hediyesi olan ikiyüzlülük, siyasi ve ekonomik çıkarların ilahlaştırılması tek geçer akçedir. Siyasetteki bu çürüme ve kokuşmanın tarihçesi çok eski tarihlere dayansa da,  genel kabul görüp yeryüzüne egemen olması Batı uygarlığının marifetiyle olmuştur.

Üstad Bediüzzaman hazretleri bu anlayışı Ankara'daki birinci mecliste gördüğünde meşhur ‘Eûzu billahi mine'ş-şeytani ve's-siyaseti' hükmünü vermiş ve siyasetten çekildiğini ilan etmişti. Aslında Üstadın tepkisi, bazılarının yanlış anladığı gibi siyasetin kendisine değil, onun kirletilip suistimal edimesine idi. Hâin ve ikiyüzlü, şahsının ve partisinin menfaatini umumi menfaata tercih eden bir siyaset güçlü olamayacağı gibi, memlekete bir hayrı da olamaz.

Saf, duyguları henüz kirlenmemiş temiz insanların ‘bu neden böyle, şu neden şöyle değil?' tarzındaki sorgulamaları, hakkın üstünlüğü davası sanki tarih olmuş. ‘Gururlanma padişahım senden büyük Allah var' a bedel,  ‘yaşasın padişahımız' anlayışı hüküm sürüyor.

Güçlülerin zalimane karar ve icraatlarına  ‘uluslararası camia' perdesi ile meşruiyet kazandırılıyor. İşgal ve talanlara karşı durmanın adına ‘terörizm' namı verilmiş. Geçen asrın ilk yarısında meydana gelen her iki dünya savaşı ve süregelen bölgesel savaşlar, ‘güçlünün haklı' sayılması gerektiği şeklindeki vahşi anlayışın ürünüdür.

Güçlünün haklı olduğunu resmi olarak tescilleyen kurum ise ‘Birleşmiş Milletler'dir. Tarihte barbarlık diye anlatılan bazı olayların aynısı ve hatta daha korkuncu bu kurumun izni ve onayı ile meşruiyet kazanıyor. Filistin'in işgali ve toprakları üzerinde siyonist bir devletin kurulması, Afganistan ve Irak'ın işgal edilerek milyonlarca masum Müslümanın katledilmesi ve daha nice zulüm ve vahşetler Birleşmiş Milletler denilen kurum üzerinden gerçekleştirilmedi mi?

Batı medeniyetinin temel dinamiklerine bakıldığında bu tür zulümlerin doğal kabul edildiğini görürüz. Sömürgecilik başta olmak kaydıyla batının işlediği envai türlü zulümler bu gayr-ı insani olan şeyleri doğal görmenin sonucu değil mi? ‘İnsan insanın kurdudur', ‘Büyük balık küçük balığı yutar.' gibi batı düşüncesinin ruhunu yansıtan ifadeler, insanlığı ve dünyamızı bu içinden çıkılmaz vaziyete getirdi.

Bu vahşiyane anlayış ve tavır, sadece uluslararası siyaset arenasında değil,  toplumsal hayatta da yerini aldı. İnsanı ve hayatı, onu yaratan Allah'tan soyutlayan laik yaşam anlayışı her alanda hükmünü icra eder hale getirildi. Kısacası at iziyle it izi birbirine karıştı.

Şair'in dediği gibi:

Bir vakte erdi ki bizim günümüz

Yiğit belli değil mert belli değil

Herkes yarasına dermen arıyor

Deva belli değil dert belli değil.

İmdi hayatı ve insanı bu denli kirletmiş olan bu medeniyetin sahiplerinden merhamet ve yardım beklemek saflık değilse ahmâklıktır. Beş yıldan beri ABD ve AB'nin Suriye meselesini çözmesi için bekleyenler büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorlar. Bir asırdan beri putlaştırıp kulluk ettikleri bu tanrılarının kendilerini terk etmesini bir türlü hazmedemiyor, kabullenmek istemiyorlar. Onlar adına adamış oldukları kurbanlarının boşa gittiği düşüncesinin kendilerinde doğurduğu pişmanlık ve hasret başlarını yiyecek sanki.

Bu karaktersiz herifler hem ağlayıp sızlamakta, hem de tanrılarına ‘biz sizin kulluğunuzda ne kusur işledik ki bizi böyle terk ediyorsunuz' diye sitem etmektedirler. Kimileri de çareyi tanrı değiştirmede görüyor. Diğerinin farklı olabileceği ile kendini avutmayı deniyor. Anlaşılan, bunca zamandır işledikleri şirkin üzerlerine bindirdiği zilletten kurtulamayacak bunlar.

İşte bazen ‘Suriye meselesi vs. nasıl çözülür, ne zaman biter?' mealinde sorulara muhatap olduğumda; soran şahsa ‘bu işin çözümü bizde' diyorum. Ümmet olarak biz, kendimizi ve yönetimlerimizi değiştirdiğimiz zaman, artık ne kafamızda böyle sorular ne de bunlar için düşüneceğimiz cevaplar olacak.

Yani bizler, ABD ve diğer güçlü devletlerden bir çözüm beklersek daha çok bekleyeceğiz demektir. ‘Müslümanlar hazineler üzerinde yatmış miskinler gibidirler' diyen şahıs her kim ise, çok doğru bir tespitte bulunmuş. Sahip olduğumuz değerler, ölülere bile fayda verebilecek kadar güçlü iken, biz onlardan mahrumiyetin acı zilletini yaşıyoruz. Sanki yaşayan ölüleriz.

Birlik, beraberlik, kardeşlik ve adalet medeniyeti olan İslam'ı yere gömdük ve üstüne yattık. Uzandığımız yerin altında yatan ölülerden himmet isteyenlerimiz bile var. Ölüler dile gelseydi kim bilir bize ne diyeceklerdi. Dahası miskince uzandığımız yerde rahat da durmuyor, yekdiğerimizin boynunu sıkıyor, ayağını ısırıyor, saçını yoluyor ve bu şekilde dünyaya maskara da oluyoruz.

Cenevre görüşmeleri öncesinde ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, Rusya'nın saldırılarından şikâyet eden muhalefet temsilcilerine ‘Ne yapmamı istiyorsunuz, sizin için Rusya ile mi savaşalım?' şeklindeki ifadesi, bizim ile batılılar arasındaki ilişkilerin ruhunu yansıtmış olması açısından üzerinde düşünülmesi gerekir. Elbette bu ifade, anlayan için öyle bir darbedir ki, onun acısı muhatabın cesediyle beraber-varsa- ruhunu da yaralar.

Küfrün her zaman tek millet olduğu gerçeği ortada olmasına rağmen hâlâ ABD'yi farklı görüp ondan medet isteyenler yok mu; işte bu haleti ruhiye içimizde yaşadığı sürece bu zilletten asla kurtulamayız.

Müslümanların bu zilleti bana hep o ölümsüz şehidimiz Seyyid Kutub'un sözünü hatırlatır. ‘Batılılardan nefret ediyorum, Amerika'dan nefret ediyorum; ama daha çok Amerika'nın vicdanına sığınan Müslümanlardan nefret ediyorum.' Şu hale bakın bir; Haçlıların kalbine unutulmaz darbeler indiren iki büyük insan; Sultan Fatih ve Sultan Selahaddin'in torunları olan bizler, ABD'nin müttefik olarak hangimizi tercih etmesi konusunda ne kadar da çaba harcıyoruz. Yekdiğerimize sarılacak yerde, haçlı gâvurunun peşinde koşup izzet ve ikbal arıyoruz.

Yazımızı yol gösteren ilâhî mesajın dost ve düşmanın kim olduğunu açıklayan ayet-i kerimesiyle bitirelim:

‘Allah, iman edenlerin velisi(dostu ve destekçisi)dir. Onları karanlıklardan nura çıkarır; inkâr edenlerin velileri ise tağut'tur. Onları nurdan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar ateşin halkıdırlar, onda süresiz kalacaklardır.' (Bakara suresi, ayet: 257)

Önceki ve Sonraki Yazılar