Fikri Olgunluk ve Ümmet Olma Şuuru

Fikir sahasında yapılan tartışmalar tarih boyunca vaki olmuş ve bundan sonra da olmaya devam edecektir. Her dönem bazı fikir adamları bazı görüşleri ortaya atmışlar ve bu fikirler bazı insanlar tarafından kabul edilmiş, bazıları tarafından ise reddedilmişlerdir.

Zira; her insanın kendine ait bir zihni yapısı mevcut ve herkesin olayları anlama ve yorumlama becerisi kendisine has olmaktadır. Aynı ailede büyümüş kardeşler arasında bile uçurumlar kadar büyük fikir farklılıkları bulunabiliyor. Genel olarak alınan eğitimler ve yapılan okumalar her insanda fikri bir alt yapıyı inşa eder.

İslam Akidesine zarar vermediği müddetçe, bazı konularda farklı düşünmenin zararı yoktur. Herkes kendi düşüncesi ile ilgili ikna edici argümanlar ortaya koyabilir. Nitekim; farklı düşünce ve fikirler paylaşılınca daha da güzel fikirlerin ortaya çıkmasına vesile olabilir. Fakat dikkat edilmesi gereken şöyle bir nokta bulunmaktadır: “En doğru düşünce benim kabul ettiğimdir”  dayatması ile karşı tarafı rencide etmek; İslam kardeşliğine zarar vermekte, Müslümanlar arasına kin ve nefret tohumları ekmektedir.

Sosyal medyanın da etkisiyle, günden güne gruplaşma, ötekileşme, ayrışmaya sebep olacak farklı fikirler ısıtılıp ısıtılıp, insanlara tartışma ortamları oluşturuluyor. İnsanlar farkında olmadan çok kolay bir şekilde kendilerini bu tartışmaların içerisinde buluyorlar.

Ümmet olma şuurundan yoksunluğun belirtisi olan bu durum; ne yazık ki İslam düşmanlarının da şöyle arkalarına yaslanıp “ohh” diyerek seyredecekleri bir manzara sunuyor.

‘Ümmet’ demek; her bireyin aynı fikirde olduğu bir toplum değil, (zira; robot değiliz) farklı fikirlere rağmen, ortak noktaları yakalayabilenlerin oluşturduğu topluluk demektir.

Konu ile ilgili, bize örnek olan öncü şahsiyetlerin tavrına bir bakalım, farklı fikirlere sahip kişilere karşı nasıl bir davranış sergilemişler:

İlk olarak Hanefi mezhebinin imamı, İmam‑ı Azam Ebu Hanife’den örnek verelim…

Kendisi ara sıra farklı görüşlere sahip kişilerle münazaralar yapardı. Fakat talebelerini ve yakınlarını bundan men ederdi. Oğlu Hammad’ı bir defasında kelâm ile ilgili bir meselede tartışırken gördü ve onu bundan vazgeçirdi. Oğlu:

“Sen de münazara yapıyorsun beni neden men ediyorsun?” diye sorunca:

“Biz münazara yaparken, arkadaşımız kayıp düşecek, yanılacak diye korkudan başımızda kuş varmış gibi dikkatli duruyoruz. Siz ise münazara yapıyorsunuz ve arkadaşınızın hata yapmasını istiyorsunuz. Arkadaşının ayağını kaydırmak isteyen kişi, onun günahkâr ve dalâlette olmasını istiyor, küfre itiyor, demektir. Arkadaşını tekfir etmek isteyen ise ondan önce küfre düşer.”

Bu anlayışa sahip yüce gönüllü Müslümanlara günümüzde ne çok ihtiyaç var değil mi?

Yine kendi devrinde bir çığır açmış olan, Allah dostu Süfyan‑ı Sevri ise şöyle buyurmuştur:

“Biz şiddet ve terörü işittiğimizde sakınır ve korkar, şefkat ve yumuşaklığı gördüğümüzde ümitleniriz. Ehli kıble için de rahmeti ümit ederiz. Ölenler hakkında tartışma yapmaz, hüküm vermeyiz. Dirileri de hesaba çekmeyiz. Bilmediğimiz şeyi bilene havale ederiz. Onların görüşü karşısında kendi reyimizi itham edebiliriz!”

Farklı fikirlere saygı duymak aynı zamanda fikri olgunluğun göstergesidir. Saygı göstermek saygı beklemeyi de meşrulaştırır. Saygı ve sevgi temelinde oluşturulan ilişkiler kardeşlik ve ümmet olma şuuruna yaklaştıracaktır inşallah…

Selam ve dua ile…

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.