Abdurrahim AMEDÎ

Abdurrahim AMEDÎ

Günümüz Müslümanlarının Hali ve Kurtuluşu

Bugün insanlar genel anlamda peygamberlerin getirdiği mesajdan çok uzaklaşmıştır. İlahi duyuruları hayatından çıkarmış, nefis ve vehimlerinin peşine düşmüşlerdir. İlahi buyrukları hayatlarına hâkim kılmamaları hasebiyle sahte ilahların ve düşlerin kıskancında kendilerini harap etmektedirler. Özgürlüklerini kaybetmiş,  ideolojilerin köleliğine koşmuşlardır. Zillet dolu bir hayatı şerefli bir hayata tercih etmişlerdir. Hidayetin nurlarından istifade etme yerine karanlığın zifirinde bocalamayı yeğlemişlerdir.

Yeryüzündeki Müslümanlar Avrupa’ya karşı iktisadi, askeri, siyasi ve ruhi olarak bir ezikliğin ve perişanlığın içinde kıvranmaktadır. Dünyanın tevhit, adalet ve özgürlük öğretmenleri olması gereken Müslümanlar batının sömürgesi, kölesi, maşası ve oyuncağı olmuşlardır. Bir zamanlar dünyaya adalet ve hakkaniyeti öğreten Müslümanlar asıl kaynaklarından vazgeçip taklide özenmesinden dolayı şuan haksızlığın ve zulümlerin işlendiği bir merkez haline gelmişlerdir. Müslüman âlemi gerek kendilerini gerekse insanlık âlemini bu buhranlardan ve girdaplardan kurtarmak istiyorsa bunun ancak bin dört yüz yıl önce insanlığın son kurtuluş reçetesi olarak gelen son ilahi mesajın taşıyıcısı olan Resul-i Ekremi (a.s.) tanımakla ve yolunun kurbanları olmakla mümkün olduğuna inanmalıdırlar.

İnsanlar hayatın gayesini Müslümanların üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmemesi sebebiyle unutur hale gelmişlerdir. Zira onlar bu görevi yapmakla emir olunmuşlardır. İlahi meşaleyi insanların olduğu her yere taşıma görevinde ihmalkâr ve gevşek davranmışlardır. Bunun da çeşitli sebepleri vardır. Bir hadiste belirtildiği gibi ölüm korkusu ve dünya sevgisi Müslümanların kalbine yerleşmiştir.

Bir kalpte ölüm korkusu yer tutsa artık o kalbin sahibi kendi idealleri için bir adım dahi atamaz. İdealleri ve hedefleri için başa gelecek her durumdan çekinir. Hayatı kaybetmemek için kendi inançlarından dahi taviz vermeye başlar, sorumlulukların ağırlığından bir an sıyrılmak ister. Ama şunu hemen söyleyelim ki böyle bir durumda olan bir Müslüman’ın rahat edeceğini hiç sanmayalım. Zira gelmesi her an mümkün olan ölümün kendini beklediğini düşündükçe kalbi sıkıntılarla, acılarla, boşluklarla, korkularla, dehşetlerle ve ürpertilerle dolar. Ayrıcı dünya sevgisi de onu sürekli hayata sarılmaya, inançları için hizmet etmeyi ikinci plana itmeye, dünyanın zevkine, keyfine, eğlencelerine rehavetine ve gayri meşru serüvenlerine kendini kaptırmaya iter. 

Böyle olunca kendisinden beklenilen görev aksamış olur. Görev aksayınca da dünya karmaşa,  keşmekeşlik, savaş, sömürü alanlarına dönüşür, insanlık huzur ve saadetli bir hayattan yoksun bırakılmış olur.

Müslümanlar gerçek anlamda bir zamanlar kendilerini dünyanın hâkimi noktasına getiren etmenleri kavrar ve onu uygulama sahasına sokarlarsa tekrar eski gücüne, dinamiğine ve hak ettiği yere dönmüş olacaktır. İnsanlık tekrar maddi ve manevi ilerlemeyle yoluna devam edecektir.

Müslüman âlemi fertten topluma varıncaya kadar her yönüyle kendilerini Müslüman şahsiyete büründüren değerlere sıkı sıkı sarılarak İslami ve insani değerleri yükleme görevini üstlenmelidir. Mademki Allah bu ümmeti en hayırlı bir ümmet olarak seçmiş ve hayırlı ümmet olmasını da ‘Emri Bil Maruf Nehyi Eni’-l Münker”e bağlamış, öyleyse insanlığı şirkten, küfürden, yanlış inançlardan, sahte ilahlardan zülüm yapan yöneticilerden ve hayvanlaştıran nefisten kurtarmak için ayağa kalkmalıdır. Kesinlikle şunu söyleyebiliriz; İnsanlığın gidişatını veya kaderini Müslüman âlemi kendisine düşen görevi yerine getirmekle değiştirebilecektir.


Bugün sınırlı imkânlarla İslam’a yapılan zulümler defedilmeye çalışılmaktadır. İslam’ın adaletini ve diğer özelliklerini dünyaya tanıtacak köklü İslam cemaatleri varsa da bunların yaptıkları bazı hatalar İslam’a mal edilmek istenmektedir. Kamuoyu medya tarafından İslam aleyhinde yapılan yanlış yönlendirmelerle saptırılmak istenmektedir. Hatta bir hacının, sofinin veya bir cemaat üyesinin yaptığı olumsuzluklardan sırf İslam’a leke sürmek için o suç İslam’la özdeşleştirilmek istenmektedir. Kısacası gerek basın yayın araçları, gerekse Müslümanların çoğunlukta bulunduğu yerlerde insanları iğfal etmek için çalışan Siyonist ve misyonerlerin çabalarıyla İslam dini tarihin derin çukurlarına gömülmek hedeflenmektedir.

İslam aleyhine çalışan lobi ve kuruluşlar Müslümanları kendi dinlerinden, hayat tarzlarından ve örflerinden nefret ettirecek duruma getirmişlerdir. Müslümanlar her alanda ve her yönüyle batının aynısı durumuna gelmiştir. Batının yaptığı her şeyin en doğru ve en güzel olduğu inancı benimsetilmiştir. Onları adeta birer ilah gibi batıya hayran olacak noktasına getirmişlerdir. Müslümanları yabancı güçlerin hizmetlerine amade etmişler ve ideallerine, emellerine kavuşmak için birer binek olarak kullanmışlardır. Yukarıda sıralanan vahim tabloyu ümitsiz kılmak veya işi Allah’a havale etmek için göstermiş değiliz. İçinde bulunduğumuz durumu iyi bilmemiz ve bu durumdan çıkmamız için sıraladık. Çözümün Kur’an ve Sünnet ruhunun etrafında odaklaştığını söylemek mümkündür.

İslam öğretilerinin hafızalarda,  kalplerde ve kitaplarda saklı olması İslam’ı hayatın dışına itmek demektir. İşte o zaman İslam’ın insanlara bir şeyler sunması olanaksızdır. İslam bir tohum gibidir. Tohum yeşerebilecek bir zemin arar. O zemini ( toprağı ) buldu mu yeşerme aşaması başlatılmış olur. O tohumdan bir müddet sonra insanlığın fayda görmesini istiyorsak İslami bilgilerin hayatla kucaklaşacak bir ortamın ve bir toplumun olması için var gücümüzle çalışmalıyız. Bu, tüm Müslümanlar üzerinde bir sorumluluktur.

 Sorumluluklarının bilincinde olan Müslümanların külfetli yükü omuzladıklarını her zaman görmekteyiz. İnsanlığın barış ve temel haklarına kavuşması için İslam nizamının mevcudiyeti gereklidir. Bir İslam toplumuna kavuşmadan Müslümanların Müslüman ahlakını ve hayatı hakkıyla yaşaması ancak bir avutmadır. Zira İslam’ı hakkıyla yaşamak demek İslam’ı hayatın her alanına egemen kılmak anlamına gelir. İslam nizamının olmadığı bir yerde Müslümanlar sadece bazı ahlaki prensipleri namaz, oruç gibi temel ibadetleri yerine getirebilirler. Oysa İslam sadece bu ahlaki prensip ve bazı temel ibadetleri yapmaktan ibaret değildir. İslam geniş anlamıyla yaratıcının insan için uygun gördüğü hayatı yaşamaktır.

        

 

Önceki ve Sonraki Yazılar