Dr. Abdulkadir TURAN

Dr. Abdulkadir TURAN

İslam`la kalkındık yine İslam`la KALKINACAĞIZ

On dört asırlık tarihimiz, bir gerçeği haykırıyor: İslam’la yükseldiniz, İslam’la bütünleştiniz, Müslümanların zayıf düşmesiyle zayıf düştünüz. Modern zamanda İslam’ın siyasi, sosyal, kültürel alanlarda aldığı her darbeden doğrudan etkilendiniz, kalkınmanız yine ancak İslam’la mümkündür

 

Hasankeyf’i gezenler, Urfa’yı, Mardin’i, Diyarbakır’ı, saklı tarih hazinesi Bitlis’i görenler, neredeyse tamamı İslamî döneme ait, geriye kalan birkaçı da İslam sayesinde korunmuş eserlere bakıp “Bu ne ihtişam!” diyorlar...

Kimse düşünüp de sormuyor: Bu ihtişam, hangi döneme ait? Bunca eser hangi dönemin semeresidir?

Bu eserler bize ne anlatıyor? Manevi yükselişle maddi refahı aynı resme sığdıran bu ressam kim? Hangi “Kitabı” okudu bu mimar?

Çok garip ki adam bir yandan “Hasankeyf mirasını koruyalım” diye kurum açıyor, kampanyalar düzenliyor, sivil eylemler yapıyor. Ama Hasankeyf’teki mana-madde buluşması simgesi tarihi mirasın sahibi İslam’a düşmanlık yapıyor. Hem o mana-madde buluşması eserlere bakıp hayran kalıyor, hem o eserlerin inşasını sağlayan İslam’ı en büyük düşmanımız görüyor.

Belli ki gerçekleri görmüyor. Doğru bir tahlil yapmıyor ve korkunç bir çelişki içinde intihara kalkışan budala gibi, kendi hayat kaynağına İslam’a sözüyle ve fiiliyle hançer saplıyor; kendisine hayat veren, kendisini toplumsal bir sekârat hâlindeyken kurtarıp efendi yapan din’le kendisi arasındaki hayat damarlarını koparmaya kalkışıyor.

O ihtişamlı eserler nedir? Camidir, medresedir, kümbettir; üzerinde ayetler yazılı çeşmedir, köprüdür.

Taşların dili olsa da anlatsa... Bunların her biri neyin simgesidir? İslam’ın simgesidir. İslam’ın  bizde sağladığı mana-madde buluşması ihtişamın taştan kitabıdır. Her bir taş ki “Bismillah” ile konmuş... Her son tuğla ki “Elhamdülillah” ile yerini bulmuş... Her kapı ki miftahını “Tevekkeltü Alellah” ile görmüş...

İnsan nasıl olur da nimeti kabul eder de nimeti sağlayan kaynağı reddeder? İnsan nasıl olur da nimetin kaynağını bilir de o nimete bir daha kavuşmak için onun kaynağına koşmaz? Her taş, “İşte kurtuluşun kaynağı!” diye çağırıyorken insan nasıl olur da bu sesi duymaz? Nasıl olur da kendine demez: “Dinle ey adam! Bizi ne yükseltti, bizi ne düşürdü? Neyle kurtulduk, neyle esir olduk? Ne gün şana kavuştuk, ne gün ayaklar altında kaldık? İslam’ı yok say da ne kalır elinde? Nemrut Dağı’nda ibretlik birkaç put ve Romalıların kendilerini halktan korumak için bir iki şehirde etraflarına sardıkları bir iki bent... İslam’dan başka, kendisinden öncesinden ibretler bırakan, İslam’dan başka, kendisine kalan mirası saklayan ne var?” Bu yüce din, bu özgüvenle geçmişe ve geleceğe meydan okuyor... Varsa benden yüce bir kurtuluş yolu göster, bugünün yetmiyorsa geçmiş ve geleceğe bak... Hayır, bulamayacaksın... “Sağ”a, “Sol”a koşturman sadece bir zaman kaybıdır; bak bu eserlerin baktığı yere, onların yüzünün döndüğü kaynağa, işte kurtuluş oradadır. Gerisi zaman kaybı, gerisi felaket... diyor sana.

İSLAM’LA ZENGİN BİR YURT OLDUK

Bizdeki eserlerin pek çoğu, İslam içinde maddi alanda çıktığımız en üst döneme ait; bu eserler, genellikle 10, 11, 12, 13. Miladi yüzyıllara ait. O eserler, ait olduğu dönemin ihtişamını yeterince anlatıyor. Burada o ihtişamlı dönemden sonrasına değineceğiz. O günden bugüne oluşan tabloyu görmeye çalışacağız.

Tarih kitaplarına göre, Miladi 16.yüzyılda Diyarbakır yöresinin geliri, Balkan coğrafyasının tamamının on ikide biri kadardır. (Herhâlde bugün yüzde bir bile değildir.)

Yine tarih kitaplarına göre, Batılılaşma kalkışmasından hemen önceki süreçte de Bölge, Osmanlı’nın en varlıklı eyaletleri kadar zengindir, maddi refah içindedir.

Bilgiler karşılaştırılacak olursa Miladi 17.yüzyılda bir Cizre köylüsünün, bir Fransız bir Alman köylüsünden daha müreffeh olduğu kesinlikle görülecektir.

Aynı dönemde dünyanın belki hiçbir yerinde görülmemiş bir okullaşma söz konusuydu. Eğitimin Hıristiyan dünyasında şehir ve ancak büyük kasabalar çevresinde kurulu manastırlarda sürdüğü o günlerde bizde bizzat Cumhuriyet dönemine kadar neredeyse her küçük köyümüzde bile hem de ileri düzeyde eğitim veren bir medrese vardı.

BATILILAŞMAYLA GERİ DÜŞTÜK

Batılılaşma, başkasına ne getirmişse getirsin, her aşamasıyla bize bir felaket getirdi. Batılılaşma 1808’de daha ilk adımlarında  iken darbeleri yemeye başladık. “Soran” bölgesindeki Baban mirlerinden başlanarak önce Mirlikler dağıtıldı, sonra bizi biz yapan ne kadar değer varsa hepsi hedefe kondu.

Modern çağ Osmanlı’sının tek hedefi vardı: Batı gibi olmak. Osmanlı, bu hedefe doğru yürüdükçe biz kaybettik. Zira Osmanlı bizimle ilişkilerinde artık kendi gerekliliklerini değil, Batı’nın Ermeni azınlığa endeksli, o bahaneyle şekillenen emirlerini öne çıkarıyordu. Eldeki bütün tarihi kayıtlara göre yöremizin zenginliğini alan, huzurunu bozan “yeni düzenin” bütün aşamalarında Batı’nın emirleri ve Batı’nın değerleri etkili oldu. Bizim düzenimiz ve değerlerimiz o etkenle hedefe kondu. Batı, adeta, bizi madden çökertip sonra manen yıkmak istiyordu. Kendisine bağladığı Batıcı Osmanlı pozlarıyla o hedefe doğru yol alıyordu.

Mardin Artuklu Üniversitesi’nin bir raporuna göre yöredeki asayiş, Mirlerden sonra bozuldu ve bir daha sağlanamadı.

Mirlik düzeni mükemmel miydi? Asla... Hanedana dayalıydı ve yörenin ihtiyacından değil; dış dayatmalar ve hanedan üyelerinin iç çatışmaları yüzünden, yöresel bir güçsüzlüğe, daha da kötüsü yöresel bir felakete yol açmaya hazır olacak kadar parçalıydı. Ama o kötü haliyle bile kendisinden sonraki dönemden kat kat iyiydi.

Çünkü sonraki dönemde Mirlerin yerini; özgüveni olmayan, gücü zayıf olduğu için ya da kişiliksizliği yüzünden sırtını dışarıya dayayan, halka bir şey veremediği için tek sermayesi zulüm olan ağalar aldı. Onların arasında iyiler çıkmadı mı çıktı elbette. Hemen hemen her ağa ailesinin bir “salih ağa” dönemi vardır. Halk o ağalık içinde o dindar insanı rahmetle anıyor. Ancak onun vefatından sonra yerine geçen oğlu, “despot” sınıfı içinde yer alabiliyor. Çünkü o sistem, o yörenin ihtiyacı için oluşmamıştı; Batılılaşan Osmanlı ile yöre halkı arasında türeyen bir gayri tabii, açık bir ifadeyle gayrimeşru bir yapıydı.

Halk, ağaların zulmünden İslam alimlerine sığındı. Alimler pek çok yörede halkı kendi etrafında buluşturdu. Sorunları “Şeriat-i Muhammed (sav)” ölçüsüyle çözdü. Pek çok vilayette (merkezi bir yapılanmadan yoksun olduğu için lokal) “Adalet Adacıkları” diyebileceğimiz noktalar oluştu. Dünyanın Miladi 19.yüzyıl gaddarlığında inim inim inlediği o süreçte o “Adalet Adacıkları” halkın aklından hiç çıkmadı, gezginlerin de dikkatinden kaçmadı.

Şeyh Ubeydullah döneminde Van-Hakkari yörelerini gezen bir Batılı, yörenin adalet ve asayiş içindeki haline hayret eder. Halk da bugün hâlâ “Ka Şeriat’a Muhammed (sav)” der; Şeriat ile adalet kelimelerini aynı anlamda kullanır. Adaletsizlikten şikayet ederken “Hani Şeriat?” diye yakınır, özlemini ifade eder. Diğer İslam toplumlarında da bu özlem güçlüdür elbette. Ama herhalde özlemin en büyüğü ancak bu kadar olur.

SİSTEM BATI’YA GİTTİKÇE BİZ BATTIK

Batılılaşmanın her safhası, bize bir kat daha bela getirdi. 1839’daki Tanzimat Fermanı ve 1856’daki devamı, azınlıklarla ilişkiyi değiştirdi, düzenimizi bozdu. Daha önce İslam hükümleri altında selamet içinde yaşayan farklı dinlerdeki toplumlar birbirine düştü. Bilinenin aksine sadece Müslümanlarla Ermeniler arasında sorun yaşanmadı. Batı’nın mezhep değiştirtme çabası yüzünden Hıristiyanların içinde de fitne koptu. Yöre, Batı ve onun maşaları tarafından bir kazan gibi karıştırıldı.

1908 İttihatçı ihtilâlinden sonra, yöre yoksulluk, kargaşa ve adaletsizliğin pençesine düştü; yaşanmaz hale geldi.

Cumhuriyet’ten sonra medreseler kapıtıldı; yerlerine yeni bir kurum da açılmadı. 1935’ten önce Fırat nehrinin doğusundaki tek lise Diyarbakır Lisesi’dir. O da 1932’de yeniden eğitime açılmıştır. O dönemde İsmet İnönü, yöre çocuklarını okutmak için erken olduğunu söylüyor; yörede eğitim düzeyini yükseltmenin sakıncalı olacağını beyan ediyor.

1960 İhtilâli sözde halkçıydı, toprak reformunu gerçekleştirecek; ağalığa Türkiye genelinde son verecekti. Resmi ideolojiyi “Ulusal Sol”a yorumlayan Doğan Avcıoğlu “Türkiye’nin Düzeni” adlı eserinde “Halkçılık” ilkesini “İlahi olanı reddetmek” olarak açıklıyor. İlahi olanın reddedildiği bir ortamda Allah’ın dilediği adaletten yana olunur mu hiç? Aynı Avcıoğlu, toprak reformunu gerçekleştirmenin, devletle önemli bağa sahip ağalara zarar vereceğinden, güvenlik açısından doğru olmayabileceğini söylüyor. Böylece “Hazine Arazisi” denen arazilerin belli kişilerin elinde toplanmasına “resmi desteği” ifşa ediyor. (Şunu da ifade etmek gerekir ki Menderes dönemi de yöremize pek dokunmamış. Aksine o dönemde binlerce dönüm arazi  mayın tarlasına dönüştürülmüş; çiftçilerin de durumu düzeltilmemiş.) Bir istatistike göre o dönemde Türkiye’de 6000 civarında biçerdöver var ve bunun sadece 250 civarı yörededir, muhtemelen onlar da Devlet üretme çiftliklerinde çalışıyor.

1980 İhtilâlinden sonra oluşan siyasi iktidar döneminde belki yöreye maddi refah getirilmeye çalışıldı ama aynı dönemde liberal iktidar, manevi çöküntünün önemli bir tarafı oldu. Bu dönemin asıl felaketi, yeryüzünün hangi noktasında bereketin tohumu yok denilmek isteniyorsa oraya ekilen “ulusal sol”un bizde siyasi bir güç haline getirilmesidir. Temelleri 1960 ihtilaline dayanan bu operasyon, hem bir felaketin son aşamasıdır hem de yeni bir felaket zincirinin başlangıcını oluşturacak kadar etkili bir imha aracıdır. Bu, yöremizi madden çökerten güçlerin, “Maddeye kavuşmak için manaya paydos” demek zorundasınız dediği süreçtir.

Bu modernizmin bize son hediyesidir! Onun getirdiği hiçbir hediye (!) süslü bir hediye paketine konmuş bir bomba olmaktan öteye gitmedi ki, bu onlardan farklı olsun...

Netice... Görüldüğü üzere, modernizmin (Batılılaşmanın) bize bakan yanında, bizi ilgilendiren safhalarında “aydınlanma” adına hiçbir şey yok; onun bize bakan yüzü kapkaranlıktır. O, bize felaket, cehalet ve yoksulluktan başka bir şey getirmedi. O, ne liberaliyle ne ulusal soluyla bizim için kurtuluş olamaz. Bizi geri bıraktıran odur. Çare, nimetin kaynağına gitmektir. O kaynak İslam’dır. Maddi kalkınma için “insanlığın meşru ortak mirasından” yararlanmak İslam’ın bir gereğidir. İslam’dan öte, hiçbir kalkınma önerisi bir tuzak olmaktan başka bir şey olamaz; İslam’dan başkası peşinde koşmak boş yere dolanmaktan, boş yere umutlanmaktan başka bir anlam taşımaz.

İslam’la kalkındık, yine İslam’la kalkınacağız.

Doğruhaber Gazetesi

 

Önceki ve Sonraki Yazılar