Kürt Sorunu (Hala) Vardır

“30 yılda on binlerce insanımızı kaybettik. Dağlarda ve cezaevlerindeki gençler de bizim insanımız. Akan kan dursun. Analar ağlamasın… vs”

Bu cümleleri ve buna benzer onlarcasını ekranlardan duya duya ezberledik artık. Çünkü çok farklı kesimlerden dahi artık bu sözleri duyar olduk. Sanırım bu düşüncelere katılmayan da pek yok. Varsa da sesini çok yükseltemiyor. Zaten hem devlet hem de PKK yetkilileri, bu zamana kadar karşıdan adam öldürerek bir yere ulaşamayacaklarını kavramışlardır.

Peki, bu sözlerin devamında mantıklı bir çözüm önerisi sunan kaç kişi var? Bu vicdanlı sözlerden sonra, “benim çözüm önerim budur” diye er meydanına atılanı görebiliyor muyuz? Pek değil. Meydana atılan bile, gelen yoğun tepkiler üzerine; tribüne çekilmek zorunda kalıyor. Sanık sandalyesinde ifade verir bir tarzda, “sözlerim çarpıtıldı” ile başlayan tevil cümleleri sıralıyor.

Görüşme taleplerinden, komisyon oluşturma tekliflerinden, çağrılardan geçilmiyor; ama görüşülen yeni anayasada dahi köklü bir düzenlemeden bahsedilmiyor.

Oysa her düşünen insan bilir ki; bir sorunu çözmenin en temel yolu, öncelikle sorunun çıkış sebeplerini ortadan kaldırmak; ardından sorunun başlangıcından bu ana oluşan mağduriyetleri gidermektir.

On yıllardır en temel insani hakları ellerinden alınan bir ulus var. Ve bu ulus, dili, kültür ve inançları sebebiyle sürekli hakaret ve baskılara maruz kalmış; şiddet yoluyla kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Katliamlardan, toplu sürülmelerden, asimilasyon politikalarından, “hadi üzülmeyin siz de Türksünüz” iltifatına(!) kadar her yol denenmiş; buna rağmen bu halk sindirilememiş veya ikna edilememiştir.

Gelelim günümüze;

"Kürt sorunu vardır, benim sorunumdur" diyerek başlanan yeni bir süreç oldu. Kararlılık vurgularından dolayı birçok insan umutlandı. Ancak iki-üç yıllık bir çırpınıştan sonra ilk ciddi sınavında başarısızlığa uğradı. İyi niyet göstergesi sayılabilecek basit iyileştirmeler dışında da bir gelişme yaşanmadı.

Yetkiyi elinde bulunduran ve çözüm arayan kişiler, her şiddet dalgasıyla biraz daha bilendi. Kararlılıkla sonuca gitmek varken; “artık her şey çok farklı olacak” pehlivanlığı seçildi. Bu kişiler, Kürtlerin haklarını pazarlıksız bir şekilde tanıması gerekirken; PKK’nın eylemlerine karşılık Kürt halkından intikam almanın peşine düştü. Olan gene Kürtlere oldu. Nitekim hala zorla, küçük beyinlere varlıklarını Türk varlığına armağan ettiriliyor.

İnkâr politikasından vazgeçildiği iddia ediliyor ancak inkâr edilmiyor olmanın gerekleri yerine getirilmiyor. Anayasada sadece “Türk” varsa, bu varlığı kabul edilen Kürtler nerede?

Bin yıllık kardeşlikten, kız alıp vermeye toplumu bütünleştiren unsurlar dile getiriliyor. Bu milletin etle tırnak gibi ayrılmazlığımızdan dem vuruluyor. Ancak milleti birbirine bağlayan bağ ve bin yıllık kardeşliği sağlayan İslam yok sayılıyor. Geçmişte yok sayılmanın dışında, yok edilmeye çalışılmasını da unutmak gerek. Görüyoruz ki; Kürtler de İslam da, yok sayılmak veya yok edilmeye çalışılmak açısından aynı serüveni yaşamış.

Başbakan her ne kadar “Kürt sorunu yoktur” kuyusuna düşmüş olsa da; Kürt Sorunu, sebepleri, bu sebeplerin doğurup da yeni sebepler haline getirdiği ara sonuçlarıyla beraber hala vardır. Bu sorun var oldukça da sorundan beslenenler de olacaktır.

Çözüm için uğraşan veya uğraştığını iddia edenler, sorundan beslenenleri muhatap alarak sorunu çözemeyeceklerini akıl edebildiğinde; çözüm için gerçekten bir umut doğmuş olacaktır. Doğrusu öyle bir niyet henüz sezmiş değilim. Allah her insana her başarıyı nasip edecek de değildir zaten.

Başbakan, “Elimden geleni yaptım ancak karşılık bulmadı.” dediğine göre; yol alacağı bir mesafe kalmadı. “Bu milliyetçilikse; milliyetçiyim” dediğine göre, bir yol da açmayacak. O halde geriye, yoldan çekilivermek kalıyor. Bi zahmet!

Önceki ve Sonraki Yazılar