O Gün İlk Taşı Günahsız Olan Atsın!

Geçen haftaki yazımızda Hüda Par’ın kurulmasıyla birlikte, bilinçli ya da bilinçsiz, herkesin Hizbullah Cemaati özelinde, “Mustaz’af Camia” uzmanı kesildiğini ifade etmiştik.

Birbirinden değişik nüanslarla ayrılan bu camiaya yönelik eleştiriler, aslında aynı merkez(ler)in yönlendirmesi ve aynı hatalı mantık üzerine kurgulanmış kimi şehir efsanelerinden öteye geçmemektedir.

Kamuoyunda Hizbullah ya da Mustaz’aflar olarak bilinen bu hareketin bizatihi kendi açıklamalarını değil de, bu camiaya hasım çevrelerin cemaat üzerine yazdıkları raporlarını baz alarak değerlendirme yapmak, bilimsellikten uzak bir tutumdur.

Mustaz’af Camia ve bileşenlerinin gerek Avrupa’da gerekse de Türkiye’de yaptıkları faaliyetler dikkatle incelendiğinde, bunların tamamının insani ve İslami içerikli olduğu görülecektir.

Bu yönü itibariyle de bu hareket, zihinlerde olumsuz çağrışımlar uyandıran “örgüt” yakıştırmasından daha ziyade, “Cemaat ya da Cemiyet” tanımlamasına daha uygundur.

Mustaz’af Camia’nın bütün “yumuşak güç” ve “psikolojik savaş teknikleri” kullanılarak etkisizleştirilmeye, marjinalize edilmeye çalışıldığı, işin ehli tarafından bilinen bir gerçektir.

Hal böyle olduğu halde, camianın tabanını her geçen gün artırıyor olması, “Geçmişleriyle hesaplaşsınlar” argümanının geniş halk yığınları nezdinde karşılık bulmadığını ortaya koymaktadır.

Şüphesiz ki bunda, on yılı aşkın bir süredir gerek yurtiçinde ve gerekse de yurtdışında yapılan insani ve İslami faaliyetler, sosyal yardımlaşmalar, yurt sathına yayılmış devasa “Kutlu Doğum” mitingleri vs.nin etkisi büyüktür.

Ayrıca keskin bir feraset ve zekâvet örneği olan modern çağın yazılı, görsel ve işitsel araçlarının ustaca kullanılması hususunu da unutmamak gerekir.

Üstelik bütün ekonomik imkânsızlıklara rağmen, rasyonalitenin bütün kurallarını altüst eden başarı hikâyeleri eşliğinde ve “Ed-Din”in deforme veya dejenere edilmesine hiçbir şekilde rıza göstermeyen bir kararlılıkta…

Bu bağlamda camianın geçmişine yönelik yapılan suçlamalar, Asr-ı Saadet’ten hemen sonra teşekkül eden ve günümüze kadar gelen oluşum ve yapıların maruz kaldığı suçlamalarla paralellik arz etmektedir.

İslam tarihinde, “Mecburiyet-i Kat’iyye” karşısında “meşru müdafaa” hakkını kullandığını düşünen sayısız örneklik ve pratik, aslında arızî olan bu durumun, daha ulvî maslahatlar gözetilerek tolere edilebilmesini de beraberinde getirmektedir.
Bir şartla ki, “ Es-Sulhu Hayrun (Barış daha hayırlıdır)” düsturunca, bu yapı ve oluşumların daha çok “sulh”a meyyal olmaları gerekmektedir.

Bu cümleden olarak Mustaz’af Camia, on yılı aşkın bir süredir “arızîlik”ten “aslî” hüviyetine vasıl olmuştur.

Bu süre zarfında camianın, kendisine yönelik ölümlü ve yaralanmalı vakaların da içinde bulunduğu yüzleri bulan saldırı ve tacizler karşısında, bahse konu Kur’an’î düstura uyma, barış ve sükûnet ortamını bozmama adına sabretmeyi tercih etmiş olması, bu konuda ispat-ı rüşt ettiğini ortaya koymuştur.

Bütün bu hakikatlere rağmen adları katliamlarla özdeşleşmiş, cana kıyma konusunda hiçbir ahlaki sınır tanımayan beşeri örgüt veya devlet sözcülerinin ya da bunların değirmenlerine su taşıdıklarının fakında bile olmayan kimi “İslami” kesimlerin, hâlâ, “Geçmişleriyle yüzleşsinler” teranelerini dillendirebildiklerine şahit olmaktayız.

Hadi o zaman…

“İlk taşı günahsız olan biri ya da birileri atsın!”

Varsa gerçekten, beri gelsin.


Not: Roboski’de savaş uçakları(!) tarafından katledilen otuz dört mazlumu, vefatlarının sene-i devriyelerinde rahmetle anıyor, kederli ailelerine sabr-ı cemil niyaz ediyorum. Ayrıca, olayın üzerindeki sis perdesini aralamaya istekli görünmeyen ve kaçakçılığı kendi kusurları olarak değil, tam tersine bunu başka bir kusurları olan güvenlik zaafiyetine mazeret olarak gören zihniyeti de kınadığımı belirtmek istiyorum.

Önceki ve Sonraki Yazılar