Yargı Kararları Ve Meşruiyet

Yargı kararlarının genellikle suçlu ve suçsuzu, haklı ve haksızı ortaya çıkardığına inanılır. Herhangi bir iddianın sübutuna, ya da maddi gerçekliğin ortaya çıkartılmasına hizmet ettiği düşünülür. İdeal anlamda olması gereken de budur. Ancak sürekli halka bu yönde bir “ön yargı” dayatılmasına rağmen gelinen aşamada bunun doğru olmadığı hatta aksinin doğru olduğuna dair inanç ve kanaat gittikçe yaygınlaşmaktadır.
Ülkemizin dindarları, yargının Müslümanlara yaptıkları zulümleri Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Saitlerimize, İskilipli Atıf Hocaya, Nurcu, Süleymancı, tarikatçı, Hizbullahçı, Hizbuttahrirci, İbdacı, el Kaideci yaftaları ile yapılan gece baskınları ve işkenceler, işkence altında katletmeler, verilen idam ve müebbet cezalardan dolayı meşru olarak kabul etmezler. Müslümanlara İslâm talep etmekten dolayı verilen cezaları Müslümanların meşru kabul etmesi akıllarıyla alay etmek olur.
Ülkemizin çok önemli bir kesimi olan Kürtler, aleviler, solcular benzer yargı mağduriyetleri yaşamışlardır. Bütün bu mağduriyetlerin müsebbibi kabul edilen ulusalcı Kemalistler de Ergenekon ve balyoz davalarıyla yargılanınca şimdi yargının meşruiyetini en yüksek sesle tartışanlar bunlar olmuştur. Bu davalar ortaya çıkıncaya kadar olan süreçte yargının arkasında sadece bu bağıranların desteği vardı.
Bu topraklarda yaşayan milletin tamamına yakını yargı tarafından mağdur edilmişken halen bu kararlar nasıl “millet adına” verilebiliyor? Adına karar verilen bu millet kim? Bu kararların arkasında İslam milletinin olmadığı tartışmasızıdır. Çünkü en ağır cezalara mahkûm edilen Müslümanların kesinleşmiş mahkeme kararlarında açıkça “Anayasal düzeni yıkarak şer`i esaslara dayalı devlet kurmak” suç olarak vasıflandırılmıştır. Verilen kararlar mevcut ceza kanunlarına uygun olsa da İslam milleti adına verilmiş olamazlar. İslam milletinin devletinin şer’i esaslara dayalı olması eşyanın tabiatı gereğidir. Aksi gayrı tabi ve garabet olur.
Biz Müslüman olduğumuzdan ve dinimize göre de yeryüzünde sadece iki milletin mevcudiyeti kabul edildiğinden geriye diğer “millet adına” verilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Acaba diğer millet olan “küfür milletinin” hangi şubesi adına bu kararlar verilmiş olabilir.
Bunun tespiti çok zor olmasa gerektir. İslam milleti ile küfür milleti arasında yaklaşık doksan yıl önce bir savaş oldu ve İslam milleti yenildi. Biz her ne kadar müttefiklerimiz yenildiğinden biz de yenilmiş sayıldık desek de aslında bal gibi yenildik. İşte bu savaşta yenenler yenilenlere, kendi kanunlarını, örflerini, harflerini, rakamlarını, tatillerini hatta kılık kıyafetlerini dayattılar. Müslümanların başına şapka, sırtlarına smokin, boyunlarına papyon geçirip, ellerine baston vermek suretiyle adeta maymuna çevirdiler. Zinayı serbest bırakıp başörtülerini yasaklamak suretiyle adeta onurlarıyla oynadılar. Ciddi bir kişiliksizleştirme operasyonuna tabi tuttular.
İngilizler, İrlanda’da bu onursuzlaştırma ve sindirme yöntemlerinden en ağırını uyguladılar. Evlenecek kızların ilk gecesini bölgenin yetkili memuru ile geçirip bekaretini teslim ettikten sonra gelin olmalarını zorunlu hale getirdiler. Bu işe gönüllü olarak başa geçirilen bürokratlar sevinirken, halk kahroluyordu. Ama bakire bozma zevkine eren kesim tıpkı bizdeki yasakları savunan ama bunu neden yaptıklarını kendisine dahi izah edemeyen ahmaklarımız gibi artık kendileri de bekâretin önemli olmadığı konusunu içselleştirdiklerinden umursamayan kişilere iş veriyor, diğerlerini işten atıyorlar ve hayatlarını zindan ediyorlardı. Bu İngilizlerin İrlandalıları yönettiği, yönetme sanatının çeşitli versiyonları İslam ülkelerine de uygulandı.
Sakın verilen kararlarda açıkça “Türk milleti adına” denilse de burada asıl kast edilen millet İngilizler olmasın. Ne ilgisi var diyenlere derim ki Gulam Azam ve arkadaşlarına verilen idam cezaları Bangladeş milleti adına mı verildi?

Önceki ve Sonraki Yazılar