Yine kan yine gözyaşı…

Kürt meselesi üzerine söylenmedik söz, denenmedik yöntem kalmadı. Hiçbirinin derde derman olmadığını Gaziantep’te yaşanan ve çoğunlukla masum çocuklar olmak üzere birçok sivilin hayatını kaybetmesi ile sonuçlanan menfur patlama ile bir kez daha anlamış olduk.
Hem de bir Ramazan bayramında…
Şimdiye kadar ne yapıldığını artık herkes biliyor, ama ne yapılmadığını kimse bilmiyor ya da bilmek istemiyor.
Geçenlerde bir televizyon programına katılan sayın Başbakan’ın sözleri maalesef bir acziyetin ifadesi idi.
Kılıçdaroğlu’nun tırmanan terör karşısında hükümeti bir şey yapmamakla suçlaması üzerine Başbakan şunları söyledi:
“ ---Ne yapayım daha? Gelsin ne diyorsa onu yapayım.”
Suçlamayı yapan Kılıçdaroğlu’nun pişkinliği ise insana pes dedirtiyor. Sanki konuşan Kürt meselesinin ortaya çıkmasının asıl müsebbibi ittihatçı, ulusalcı zihniyetin şimdiki mümessili değil…
“Bu ülkede Türk olmayanların bir hakkı var evet… O da köle olarak yaşamaktır.” diyen Mahmut Esat Bozkurt CHP’li bir bakan değildi sanki…
Hele hele Başbakan’ın CHP’nin suçlamaları karşısında savunmaya geçmesi kabul edilebilir bir durum değil…
Peki ne yapmalı Başbakan?
Lafı eveleyip gevelemeden direkt olarak söyleyeceğim:
Şimdilerde siyaset meydanına girmeye hazırlanan Mustaz’af camiayla vakit kaybetmeden derhal görüşmelidir.
Bu camianın “Uhuvvet-i İslam” temelinde meseleye getirdiği gerçekçi ve pratik çözümleri ivedilikle uygulama alanına koymalıdır. Tabi neoliberal ilahçıkların suçlamalarına ve psikolojik savaş mamülü ajite edici hayasızca saldırılarına aldırış etmeden. Amaç üzüm yemekse şayet…
Temelinde İslam ve başta Mustaz’af camia olmak üzere, mütedeyyin Kürtlerin olmadığı bir çözümün çözümsüzlük olduğunun anlaşılması için daha kaç Şemdinli ve Antep olayının yaşanması gerekir?

GÖZDEN KAÇ(IRIL)ANLAR

CHP Dersim milletvekili Hüseyin Aygün’ün kaç(ırıl)ması üzerine envay-i çeşit yorum yapıldı.
Doğrusu, devlet partisi CHP’nin son tahlilde PKK ile görüşmesi, Kılıçdaroğlu’nun bir demecinde Hizbullah tutuklusu bir kişinin sorunları ile de ilgilendiklerini beyan etmiş olması, popülizm kokmakla birlikte normalleşme adına önemsenmesi gereken hamlelerdir.
Asıl paradoks, bu devasa sorunları çözmeye çalışırken çözümde rol alan aktörlerin takındıkları tavırdır.
Aygün’ün serbest kaldıktan bir gün sonra, sabah saatlerinde Tunceli’deki bir otelde ve bir Ramazan gününde düzenlediği basın toplantısında kameraların karşısında defalarca su içmesi, memleket meselelerinin çözümü konusundaki ideolojik bağnazlığı aşamadığını göstermektedir. Aygün kaçtı mı, kaçırıldı mı, PKK’nin propagandasını mı yapıyor, yoksa gerçekleri mi söylüyor vs. vs. şeklindeki yoğun gürültünün içinde fark edilmeyen bu husus, Hinduların sorunlarını çözmeye aday birinin Hindu tapınağında inek eti yemesi ile eşdeğerdir.
Çünkü bu mesele sadece belli bir zihniyetteki Kürdün ya da alevi Kürtlerin sorunu değil, kahir ekseriyetini dindarların oluşturduğu bir memleketin hatta ümmetin sorunudur. Binaenaleyh, sorunu çözme iddiasındaki kişi ya da kuruluşların bu manada takınacakları tavır, bir turnusol kâğıdı vazifesini icra edecektir. Yeri gelmişken Mustaz’af camiaya yönelik “Kürt sorunu ile ilgilenmiyorlar” şeklindeki eleştirinin, haksızlığın ötesinde insafsızlık olduğunu da belirtmiş olalım; zira Mustaz’aflar, bu meseleyi İslam ümmetinin acilen çözüme kavuşturulması gereken devasa sorunlarından biri olarak görüyor.
100 rakamının tamamı ile ilgilenen birine 57 ile, 63’le ya da ne bileyim 89’la “Neden ilgilenmiyorsun?”demek, adil olmadığı gibi hakkaniyete de uygun değildir.

KÜRD’ÜN KÜRT’TEN BAŞKA DOSTU YOKTUR(!)

“Bizim bizden başka dostumuz yoktur.” diyordu yol kesen PKK militanı, BDP’li milletvekillerine.
Derinden bir “ah!” çektim gayr-ı ihtiyari…
“Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.” sözünün Kürtçesini söylüyordu aslında. “Türkçesi bize ne kazandırdı ki Kürtçesi ne kazandırsın.” demekten alamadım kendimi; ancak kafamı karıştıran şey, o karşılaşmada BDP’li mebuslara eşlik eden ÖDP’li, ESP’li, EMEP’li hatırı sayılır bir Türk grubunun da bulunması idi. Hele hele, Duran Kalkan başta olmak üzere örgüt yöneticilerinin önemli bir kısmının Türk-Alevi olduğunu hatırlamam da kafamı iyice karıştırdı.
Yoksa, “Bizim bizden başka dostumuz yoktur.” ifadesindeki “biz”le marksist, leninist, maoist, sosyalist kısaca sol tandanslı kişiler mi kast edilmek istenmişti?
Hazır Hüseyin Aygün de oruç ayında Müslümanların gözünün içine baka baka su içmiş ve PKK’li gençler için sol jargona ait “Arkadaşlar” kelimesini sıklıkla kullanmışken…

BİR DEVRİN BATTIĞI YER: ASKERİ LİSELER

Gündemin yoğun gürültüsü içinde kaybolan fakat önemsenmesi gereken bir diğer husus da askeri okullara başvuruların azalmış olmasıdır.
Sözgelimi, kara kuvvetlerine bağlı liselere başvuru 66 binden 45 bine, hava lisesine 59 binden 42 bine, jandarma meslek okuluna ise 42 binden 22 bine düşmüş.
Deniz lisesine başvurularda ise % 30 oranında azalma var.
Yetkililer bunların nedenlerini araştıradursunlar, başvurmayanların tamamen haklı olduklarını düşünüyorum. Neden mi? Çünkü; Devletin helikopteri ile Munzur Çayı’nda ailecek balık sefası yapamayacaksam,
Canım sıkıldığında hükümete posta koyup modern, post modern ya da konvansiyonel darbe yapamayacaksam,
Askeri kariyer ve ikbalimi cumhurbaşkanlığı ile taçlandıramayacaksam, Varlığından rahatsız olduğum kişi ve kurumları bertaraf etmek için Jitem tarzı illegal yapılanmaları devreye koyamayacaksam, Yüksek Askeri Şura’da Başbakan’ın yanı başında, masanın en üst tarafında oturamayacaksam,
Darbe planlarının provasını yapmak için düzenlediğim seminerler münasebeti ile kodesi boylayacaksam,
Yasadışı yol ve yöntemlerle göz altına aldığım, aldırdığım kişileri helikopterden atamayacak ya da asit kuyularında eritme mazoşizmine eremeyeceksem,
“Keyfe ma yeşa” harcama yetkilerim, Sayıştay’ın denetimlerine tabi tutulacaksa…
Ne yapayım askeri liseleri!
Magazin ve argo jargonu ile konuşmayı sevmem; ama tam yerine rast geldiği için manzarayı koyalım:
Bayrağın dalgalandığı her yer vatan toprağıdır… “OUT”.
Ulan bu bayrağı buraya kim dikti? “İN”.

Önceki ve Sonraki Yazılar