2023`e On Kala "Monşerler Diplomasisi"Ne Dönüş

Lozan, başarı mı, hezimet mi tartışmaları yakın tarihin önemli ayrışma noktalarından biridir.

   Her kesim durduğu ideolojik pozisyondan bu meseleye bakmış ve buna göre politik tavır belirlemiştir.

   Şurası kesindir ki yeni Türkiye Cumhuriyeti, kurtlarla oturduğu bu sofradan “fiziksel varlığına” karşılık “dini ve kültürel varlığı”nı feda ederek kalkmıştır.

   Ankara Hükümeti adına antlaşmaya imza koyanlar, bu duruma dünden razıydılar ya da değillerdi tartışmalarına girmek istemiyorum.

   Takip eden süreç, bu milletin (ümmet anlamında kullanıyorum) kendi öz değerlerinden insafsızca koparılma sürecidir.

   Şeriat-ı Garray-ı Ahmediyye ve Din-i Pak-i Muhammediye’yi redd-i miras eden yeni konseptin teorisyenleri, bunun yerine “Kemalist Modernleşmeci Paradigma”yı ihdas ettiler.

   Söz konusu paradigmada dine biçilen rol ise,  Ali Bulaç’ın ifadesiyle “diyanet”tir.

   Diyanet,(kurum olarak değil, zihniyet olarak) dinden farklıdır. Medya ve kitle çağında küreselleşme ile her şeyi gösteriye dönüştüren, içini boşaltan tüketim kültürü ve liberal piyasada, laik toplumsal düzen için tehlike teşkil etmeyen sahte kutsallıklar seramonisidir.

   Bu yeni paradigmanın gereği olarak, Fransız usulü jakoben laiklik anlayışı doğrultusunda hem iç hem de dış politikalar dizayn edildi.

   İç politikada baskıcı ve tepeden inmeci yöntemlerle uygulanan politikaların toplumsal travmalara nasıl dönüştüğü ya da dönüştürüldüğü, vicdanı tefessüh etmemiş ehl-i insafın malumudur.

   Dış politikada ise aynı kaygılarla Ortadoğu’daki halkı Müslüman devletlerden uzaklaşıldı ve kültürel anlamda tam bir Batı’ya yakınlaşma ya da Batılılaşma hamlesi başlatıldı.

   Batı Cephesi adını verdiğimiz şeytani güçlerin (ABD, İngiltere, Fransa vs.) Ortadoğu ile ilgili “olmazsa olmaz” iki hesabı vardır. Bunlardan biri yeraltı, diğeri ise yerüstü ile alakalıdır: Yeraltından kasıt, Ortadoğu’nun üzerinde bulunduğu petrol denizi ve diğer zenginlik kaynaklarıdır. Yerüstünden kasıt ise Jerusalem’in korunması, bir diğer ifade ile siyonist işgalci devletin güvenliğidir.

   Bütün ilişkiler, stratejik ortaklıklar, ittifaklar, arkadaşlık ya da dostluklar bu iki hususa göre belirlenir, şekil alır, bozulur veya devam ettirilir.

   Bunların önünde engel olarak görülen en küçüğünden en büyüğüne kadarki yapı, cemaat, cemiyet, zihniyet, hükümet veya devletler hedefe konur; ayet-i kerimenin veciz ifadesi ile “dağları bile yerinden oynatacak” sabırlı ve sinsi oyunlarla bunlar bertaraf edilmeye çalışılır.

   Birinci ya da İkinci Dünya Savaşları’nın herhangi birinden mağlubiyetle çıkmış Müslüman devletler, harici ve dahili bütün politikalarını buna göre belirlerler. Aksi takdirde varlıklarının mümkün olamayacağını düşünürler.

    Sayın Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanlığına kadar, şiddet dereceleri birbirinden farklı olsa da Türkiye’nin hariciye politikaları da bu eksende yürütülmüştür.

   Kanaat-i acizaneme göre, Lozan’da kaybedilen kültürel kimliği geri alma isteğinde olan Davutoğlu’nun “Komşularla Sıfır Sorun” olarak adlandırdığı stratejik derinlikli isabetli politikası, Kemalist modernleşmeci paradigma yerine kendi paradigmasını oturtmaya yönelikti.

   Bu süreçte, insanlık düşmanı siyonist işgalci İsrail ile ilişkilerini neredeyse rafa kaldıran Türkiye, küresel oyun kurucuların hedef tahtalarına oturttukları Suriye ve İran ile tarihi ve dini dokusuna uygun ilişkiler geliştirdi.

   Bu da Lozan’dan beri sürdürüle gelen ve “Monşerler Diplomasisi” olarak adlandırılan politikaların terk edildiğini ve ülkenin hariciyede kendi paradigmasını ya da “değerler manzumesi”ni oluşturma yolunda ciddi ve ezber bozan adımlar attığını ortaya koydu.

   Zilletten uzak, izzetli politikalara hasret Ortadoğu halklarının gözünde bu dik ve kararlı duruşu nedeniyle Türkiye ve özellikle de Başbakan Erdoğan, adeta bir “idol” haline geldi. Ne yazık ki bu durum çok uzun sürmedi.

   Mazluma sevinç, zalime korku getiren bu omurgalı politikalar, şu an geldiğimiz aşamada anlaşılmaz ve kabul edilemez bir şekilde terk edilmiş gibi görünüyor.

   Artık Suriye’ye savaş dili ile Kuzey Suriye’deki Kürt yapılanmasına yönelik de devletin aşırı güvenlikçi, düşman üreten ağzıyla konuşuluyor.

   Lozan 1923’te Kemalist rejim, devrin küresel güçleri ile olan ittifakları sonucu Kürtleri ve küffara karşı cihad etmiş hakiki dindarları kaybetti. Lozan’ın yüzüncü yıldönümü olan 2023’ü hedef ittihaz etmiş Ak Parti de hedefine “on” kala, aynı gerekçelerle benzer bir akıbete duçar olabilir. Üstelik müttefiklerinden(!) yediği kazıklar da yanına kar kalarak…

   Bu kadar tecrübe ve müktesebattan sonra… Yazık hem de çok yazık...

   Şu tehlikeli gidişatı göz önünde bulundurarak diyoruz ki:

   Lozan’ı hezimet olarak görenler 2023’ten ganimet beklemesin. !

Önceki ve Sonraki Yazılar