Barışı İsteyenlerle Terörü Yapanlar Aynı

Şu an böyle garip bir coğrafyada, ya da dünyada yaşıyoruz. Bu zamanda terörü yapanlar, maalesef barışı en yüksek sedayla isteyenlerdir.  Keşke tersi olsaydı, barışı yapanlar terörü isteseydi. Bu terör istediğimizden değil tabi ki. Barışı yapanlar terörü isteseydi, en azından kan dökülmezdi. Dikkat edin; Ülkemizde terör doruk yaptıkça barış isteyenlerin sesi daha gür çıkıyor. Terörün tarafları ile barışı isteyenler de aynı taraflar.

Dünyada da böyle değil mi? İslam coğrafyasında en büyük terörist hangi devlet diye sorulsa tereddütsüz İSRAİL denilecektir. Ancak İsrail öylesine çok barışı istiyor ki barış kelimesi neredeyse İsrail’i çağrıştırır hale gelmiştir.

Yapmak ve istemek fiillerinin izahını şöyle bir misalle açıklamak mümkün; bir insan gündüz akşama kadar dürüstlükten,  başkasının malına zarar vermenin kötülüğünden bahsetse gece de sabaha kadar hırsızlık yapsa, bir değil birden fazla ev ve işyerini soysa ne olur? Gece yaptığı mı önemli gündüz söyledikleri mi?

Hâsılı kelam insanlar ne çekiyorsa bu barışı isteyenlerden çekiyor.  Peki, ‘barışı istemeyelim mi?’ derseniz, evet istemeyelim yapalım derim. Barışı isteyenler şu kurnazlığı yapıyorlar. Önce karşı tarafın hak ve hukuklarını mal ve mülklerini gasp ediyorlar. Sonra karşı taraf istirdada(geri almaya) kalkıştığında (ki kalkışma ister istemez zor kullanmayı gerektirecektir)  o zaman barış havarisi kesiliyorlar. Hâlbuki gasp ettiklerini geri verseler barış istemeye gerek kalmayacaktır.  Çünkü bozulan barış tesis edilmiş olacaktır.

Mesela şimdi ABD dünyada ve hassaten İslam âleminde en nefret edilen ülkedir. ABD nin en önemli iddiası da İslam dünyasına barışı, demokrasiyi getirmektir. Bu bir çelişki gibi duruyor ama çelişki değil. Demek ki Müslümanların en büyük hak ve hukuk gasıbı ABD dir. Onun yanında duran sözde Müslümanlar da, çaldıklarından pay verdiği (kemik) ortaklarıdır.

BARŞI YAPMAK NASIL OLUR?

Yukarıda bunun nasıl olacağı aşağı yukarı anlaşılmıştır. Hakkı gasp edilenlere hakları verilmediği sürece barış yapılamaz. Ancak asıl mesele gerçekten gasp edilmiş bir hak var mı? Bir tarafın hakkım dediğine diğeri değil diyorsa ne olacak. Burada hukuki tabiriyle hak çekişmeli hale gelmiştir. Konunun Hakeme götürülmesi gerekir. Hakem de konuyu çözmek için taraflar arasında bir sözleşme olup olmadığına bakacak ve meseleyi sözleşmeye göre çözecektir. Ancak sözleşme de ihtilaflı ise ne olacak. İşte Ülkemizde sorun buradan kaynaklanıyor. Taraflara yargı yolu gösteriliyor, sözleşme olarak da Anayasanın kabulü isteniyor. Oysa toplamsal sözleşme olması gereken anayasa da tarafların imzası yok. Tamamen halkın ortak iradesi ile ortaya çıkması gereken bu metin halka zorla dayatılmış bir metindir. Bu metin tarafların hakkının belirlenmesinde asla ölçü olamaz. Hakem elindeki bu sözleşme ile ihtilafı çözemez ancak büyütür. Hakkını mahkemede alamayan dağda aramak zorunda kalacaktır. Bu yadırganacak bir şey değil tabii bir neticedir.

Mevcut sözleşme gücü elinde bulunduranın lehine olduğundan her gücü ele geçiren bu sözleşmeyi muhafaza ve müdafaaya çalışıyor.  Mustazaflar hareketi, bu konuda gerçekten halkımızın üzerinde mutabakat sağlamış olduğu gelenin keyfine göre değiştirilmesi mümkün olmayan bir metni “sözleşme” olarak önermektedir. Şu anda ölen her iki, taraf da Müslüman’dır. Müslüman’ların ihtilaflarını nasıl çözecekleri Kitabı Kerimlerinde yazılıdır. Neyin Hak neyin haksızlık olduğu da yazılıdır. Müminler için tüm hakların sahibi Hak Teala’dır. Onun verdiği bir hakkı kabul etmeyen haksız ve zalim olur. Keza onun vermediğini de kendine hak ittihaz eden de zalimdir.

Şimdi TBMM de buna göre çözüm isteyen siyasi parti var mı? Yok. O halde Mustaz’aflar hareketinin başarısı oranında çözüme yaklaşılacaktır. Keşke şu an iktidarda olanlar meselelerimizi buna göre çözseydiler de bu harekete hiç ihtiyaç kalmasaydı. Ancak şartlar bu hareketi ve harekete destek olmayı Müslümanlara adeta dayatmaktadır. Rabbimizin kitabına sırt çeviren kitapsızların dünyası da ahreti de cehennemden başkası olmayacaktır. Bu da Rabbimizin hem vaadi hem de âdetidir.

“Gerçekten bize vahyolundu ki: Doğrusu azab, yalanlayan ve yüz çevirenlerin üstünedir." (Taha:48)

Önceki ve Sonraki Yazılar