Ak Parti Ve CHP Birbirinden Rol Mü Çalıyor?

Doğrusunu söylemek gerekirse bu biraz da kaçınılmaz oluyor.

Çünkü Ak Parti, hem dış politikada hem de PKK meselesinde, “Herkes bize düşman” evham ve algısı üzerine kurgulanmış eski devlet reflekslerine karşı geliştirdiği ve kendisini iktidara taşıyan dünkü eleştirel pozisyonunu terk etmiş, “Kemalist-İttihatçı Statüko”nun araç ve argümanlarını kullanmaya başlamıştır.

  CHP ise, altmış yılı aşkın bir süredir iktidar yüzü görememenin temel sebebinin, bahse konu jakoben paradigma olduğunun farkına varmış ve biraz acemilik, biraz da pişkinlik kokan atraksiyonlarla kendince bu boşluğu doldurma çabası içine girmiştir.

  “CHP mi Ak Partileşiyor, Ak Parti mi CHP’leşiyor?” sorusuna cevap teşkil edecek ipuçlarını barındırdığını düşündüğüm şu somut örneklere bakmakta fayda var:

  CHP’nin, “Kurban olam yürüdüğün yollara, kara çarşaf yakışmıyor kullara” anlayışından, çarşafa rozet takma aşamasına evrilmiş olması…

  Laiklikten şiddetli darbeler yiyen geniş halk kitlelerinin temsiliyetlerini uhdesine almış hatta Anayasa Mahkemesi tarafından, “Laikliğe karşı eylemlerin odağı” olma iddiasıyla hakkında kapatma davası açılmış ve bu suçu işlediği de mahkemece sabit görüldüğü için, hazine yardımından mahrum bırakılma cezası ile tecziye edilmiş bir siyasi partinin, evet Ak Parti’nin lideri Sayın Erdoğan’ın, Mısır gibi anayasasında İslam yazan bir ülkeye laikliği hararetle tavsiye etme aşamasına evrilmiş olması…

  Halkın dini ve kültürel değerleriyle  “modernizm ya da pozitivizm” adına amansız bir kavgaya tutuşmuş ve bu konuda şiddeti merkeze alan otoriter yöntemlerle halka ağır bedeller ödetmiş, Müslüman halkın bağrında derin yaralar açmış “altı oklu” CHP’nin iftar programları düzenlemesi ve bu programlara tanınmış dini lider ve kanaat önderlerini davet etme aşamasına evrilmiş olması…

  Üstelik ebedi şef(!) M.Kemal’in, “ Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz!” şeklindeki sözlerine rağmen…

  Habur açılımı ve Oslo görüşmeleri gibi, üniter ve ulus devlet anlayışının bütün ezberlerini bozan icraatlara imza atan Ak Parti’nin, son tahlilde, “Teröristleri inlerinde vuracağız, bebek katilleri kirli emellerine ulaşamayacaktır, terörle mücadelemiz kararlılıkla devam edecek, bu vatanın tek bir çakıl taşını dahi…”şeklindeki statüko ve müesses nizamın, otuz yıldır duymaya alıştığımız ve hiçbir derde derman olmayan  “milliyetçi jargonu”na evirilmiş olması…

  Habur ve Oslo süreçleriyle alakalı olarak hükümeti yerden yere vuran hatta bu süreçleri mahkemeye taşıyan CHP’nin,  “Hüseyin Aygün- PKK Buluşması”na çok cılız kalan itirazlar dışında ses çıkarmaması, üstelik kendi milletvekili olan Hüseyin Aygün’e,  parti tüzel kişiliği ve kurumsal kimliği adına sahiplenme aşamasına evirilmiş olması…

  Genel kabule göre, CHP tarafından astırılan Adnan Menderes’in kabrine yine bir CHP liderinin ziyaret gerçekleştirmesi ve kendi ifadesi ile “ezber bozmaya geldik” aşamasına evirilmiş olması…

  Müslüman olduğundan kuşku duymadığımız Başbakan’ın her mü’min gibi,  iman etmek ve gereklerini yerine getirmek zorunda olduğu yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de geçen, “Gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olması O’nun ayetlerindendir.(Rum-22)” ayet-i kerimesinin gereği olarak, Kürtlere ya da başka bir kavme Allah’ın verdiği ne kadar hak varsa- kimseyle pazarlık konusu yapmadan, ön koşulsuz- vermesi gerekirken, “Kürtçeyi seçmeli hale getirdik, ana dilde eğitim istiyorlar. Bu kadarı da olmaz” şeklindeki ayete zıt fakat  “Ulus-Devlet” şablonuna uyan bir aşamaya evirilmiş olması…

  Hacca giden bir vatandaşa CHP politbüro şefi Önder Sav’ın, “Oraya gidip Araplara ne para kaptıracaksın, sonra bakarsın Muhammed(SAV) seni bırakmaz” şeklindeki hakaretamiz anlayışından,  son mel’un film münasebetiyle CHP grup başkan vekili Muharrem İnce’nin, “Peygamberimize hakaret asla kabul edilemez. Amerika bu küstahlığın hesabını vermelidir” anlayışına evirilmiş olması…

  Yine bu son me’lun film nedeniyle “Türkiye’de sokaklar neden boş?”şeklindeki bir soruya karşılık Başbakan’ın,  aslında Kasımpaşalılık ve Akıncılık damarlarının harekete geçip hayıflanması gerekirken, “Son 10 senede aşırılıklar törpülendi. Bir anlamda paratoner gibi olduk, gaz aldık.” şeklindeki acı itirafına evirilmiş olması…

  Üstelik Graham Fuller’in, “Türkiye Siyasal İslam”ı hakkındaki 70’li yılların öngörü ve tespitlerine harfi harfine uyan bir tarzda…

  Fazla söze hacet yok, her şey ortada…

  “Rabbena la tuziğ qulubena…”

Önceki ve Sonraki Yazılar