Mehmet İkbal ATAK

Mehmet İkbal ATAK

Bir Faşizm Senfonisi: “Üniversiteler Bizimdir!”

Sözüm ona bir “Devrimci”, şöyle yazar: “Kitle hareketleri kendi durumlarına istemlerine denk düşen sloganları arar ve bulurlar. Kitleselleşmiş sloganlar, yalnızca istemleri ifade eden sözler değil bu sloganları seslendiren kitlenin kendi nesnel durumuyla kurduğu ilişkiyi, dolayısıyla olayları/olguları algılama ve anlama biçimini ortaya koyan formülasyonlardır da.”

“Sıkı devrimciliğin” senaristleri, bariz bir faşizan dayatmanın ürünü olan “Üniversiteler Bizimdir!” sloganına toplumsal kavramlar giydirmede yarışa dursunlar. Ama işin gerçek rengi, yani perde arkası öyle midir acaba?

Bilirsiniz, baş gösteren krizler ya da alınan farklı kararlar neticesinde işletmelerde işlerine son verilip kapı dışarı edilen işçiler, işsizlik endişesiyle baş başa kalınca ilk yaptıkları iş, klişe sloganlarla seslerini duyurmak için farklı eylem biçimlerine yönelmektir. Haksız da sayılmazlar. Neticede ekmek kapısı yüzlerine kapanmıştır ve bunun önüne geçmenin haklı arayışı içerisinde olurlar.

Lakin emek mücadelesini kopyalayıp sosyal/siyasal alanlarda yaşanan/yaşanacak değişimlere uyarlamak isteyenler de çıkmaktadır. Neticede değişim rüzgârına karşı onların da bir endişeleri oluşmakta, konumlandıkları ana zemini bir anda kaybetme endişesiyle baş başa kalmaktadırlar. Aniden gelen zemin kaybı; endişeleri korkulara vardırmakta, korkular da çatışma kültürünün en belirgin dışa vuruluş biçimi olan panik ataklara bir anda dönüşüvermektedir.

Üniversitelerde yansımaları daha erken ve daha çok hissedilebilen, aynı zamanda psikolojik yanları da ağır basan bu kontrolsüz panik ataklar, şimdiye kadar “Üniversiteler Bizimdir!” sloganı eşliğinde genelde batı illerinde belli başlı üniversitelerde görmeye alışmıştık. Özellikle Ergenekon süreciyle beraber siyasal zemin kaybına uğramaktan hareketle psikolojik bunalım yaşayan çevrelerin kışkırtmalarıyla üniversite ortamlarına dayatılan şiddet kültürünün kontrolsüz saldırılara dönüşme biçimi, yine aynı sloganla start almıştı.

“Üniversiteler Bizimdir!” sloganı, kendi başına sadece şiddete dayalı tekelcilik anlayışının karşılığı olsa da bu sloganın tamamlanmış hali, kayan zemine oturacağına inanılan kesimleri hedef alan değişken gerekçelerle tamamlanma yoluna gidilir.
Ergenekon’un kaybettiği siyasal zemine oturanın Ak Parti hükümeti olması, tekelci slogan tamlamasına tamlananı ekleyerek şu hale getiriliyordu: “AKP Defol, Üniversiteler Bizimdir!”

“Devrimcilik formülasyonu” her ne kadar şiddetin parolasına dönüştürülen bu slogan tamlamasıyla Ak Parti’yi hedef seçtiyse de aslında parti kadrolarının İslami kökene sahip olmaları, üniversitelerde farklı yelpazeden tüm Müslüman gençleri ve her türlü aktivitelerini hedef alıyordu. Bunun sonucunda gerçekçi olmak gerekirse üniversitelerde bugün için neredeyse hiçbir İslami çevre ya da öğrenci grupları, hiçbir şekilde herhangi bir toplu faaliyet yapamıyorlar, yapmaya da yanaşmıyorlar.

Hatta bırakın öğrenci gruplarını, hükümetin herhangi bir yetkilisi bile gönül rahatlığıyla herhangi bir üniversitede düzenlenen konferans vb etkinliğe katılamıyor. Katılanların durumları ise yedi sütuna manşet oluveriyor. Gerekçe ise her zamanki gibi: “Üniversiteler Bizimdir!”

Gelelim son günlerde Dicle Üniversitesi’nde yaşananlara…
Biliyorsunuz, son zamanlarda “Çözüm süreci” adıyla PKK’nin silahsızlandırılmasına doğru giden bir süreç yaşanmaktadır. Bu sürecin sonu nereye varır, bilemeyiz. Ama her hal-u kârda şiddet yönteminin devreden çıkarak bölgeye akl-ı selimin hâkim olması, herkesten önce bölge insanının en büyük dileğidir. Çabalara dikkat edilirse, şiddetten yorulanların da arzusu bu yönde tezahür etmektedir.

Ama sürecin endişelilerinin de bulunduğu gerçeği, bozulan ruh hallerinin en son Dicle Üniversitesi’nde ortaya çıkmasıyla da açığa çıktı. Müslüman öğrencilerce organize edilen bir Kutlu Doğum etkinliği bahane edilerek ortaya çıkan şiddet ve provokatörlük tablosu, bir yönüyle beyinsizliğin dışa vurumu olan “Üniversiteler Bizimdir!” dayatmasıyla açıklanabilse de asıl önemli etken, “Çözüm süreci” akabinde şiddet sektöründe yaşanacak istihdam daralmasıyla oluşabilecek “işsizlik korkusu”nun önüne geçme çabalarıyla alakalıdır.

Düşünebiliyor musunuz, bir Kutlu Doğum etkinliği düzenlenecek, buna tahammül etmeyenler organize olup saldırıya geçecek, salonu basmaya çalışacak! Üstüne üstlük “Medeniyet kraliçeleri” buna kol kanat germekle kalmayacak, öncülük edip “Saldır Co!” pozisyonu icra edecek, akabinde de toplu açıklama yaparak “Çözüm süreci”nin sabote edilmek istendiğini”, “devrimci yurtsever gençliğe saldırı yapıldığını” açıklayarak provokasyonda aldıkları rollerini güya kamufle etmeye çabalayacaklar. Vay canına!
Türkiye genelinde iki yüz noktada Kutlu Doğum etkinlikleri düzenlenecek, bir tek olumsuzluk yaşanmayacak ama DÜ’deki kutlama, süreci sabote etmeye adanacak! Bir kez daha vay canına!
Kutlu Doğum etkinliği mi sabotajcılıktır, yoksa zırtole takımını peşine takıp salon basmak mı sabotajcılıktır?

Dikkatinizi çekmiştir. Son birkaç yıldır Diyarbakır şehir merkezini harabeye çevirme “şölenleri” yapılmaktadır. Ve bu “şölenlerde” polisle yaşanan çatışmalarda bazı kişiler şu ya da bu şekilde ölmüştür. Neredeyse ölenlerin hepsinin Dicle Üniversitesi öğrencisi olması sizce bir tesadüf müdür? “Medeniyet kraliçeliğine” oynayanların üniversitedeki maganda grubuna kol kanat gerip saldırıya teşvik etmesinin ardında yatan asıl gerçek işte burada gizlidir. Güzel şehrimize molotofçu, taşçı, havai fişekçi, sabotajcı yetiştiren bir “Kuluçka makinesi” işlevini görmesi ve kuluçkadan yetişerek “kraliçelerin” prestijini artırmaya dönük “kayda değer” çabaları, bu bakımdan üniversiteyi kendileri açısından önemli kılmaktadır. Yani “kraliçelerin” üniversite hassasiyeti, aslında “kuluçka” hassasiyetinin diğer bir adıdır.

Düşünsenize, “Çözüm süreci” başarıya ulaşıp silah faktörü devreden çıkarsa, mesela civcivlerine kafasını yardırmak pahasına “cepheye” koşan Aysel Tuğluk, bu millete ne verebilecek? Transparanların, homoların, lezbiyenlerin sözde haklarına kendini adayan Sabahat Tuncel, “Hizbullahçılar tekrar sahaya sürülüyor” demesin de ne yapsın?

Garibanlar belki de haklı! Şiddete dayalı konsept, çözüm süreciyle beraber çözülürse “istihdam daralması” nasıl aşılacak? Şiddetin tırmandırılarak ekonomik ve siyasal ranta dönüştürülmesine giden süreç sona ererse toplumsal değer ifade eden söylem yoksunluğu, müflis tacirlere yönelik “laikliğin güvencesi” salvoları nereye oturtulacak? “PKK laikliğin güvencesi olmuştur” diyen Tuğluk, bunu ispat etmek adına kafasını yardırmasın da neylesin?

Evet, süreç işliyor ve silahların susmasıyla işsizlik korkusuna kapılanlar alternatif çözümlere yoğunlaşmış durumda. Öcalan’a rağmen silahlı unsurların sınır dışına çıkmasına engel olmayı başaramayanlar, hatta buna isyan edenler yeni istihdam alanı olarak evde bulaşık yıkamaya yanaşmayacaklarına göre çabalarını anlamak, endişelerini kavramak, bulaşık yıkamanın zorluğunu fehmetmek belki kolaylaşacaktır.

Ama MHP’nin kimi söylemlerinden umdukları medet, istihdam endişelerine yetmemiş olacak ki farklı bir alan tercihine yönelmiş bulunmaktadırlar. Keşfettikleri yeni alandan kendilerine ekmek çıkar mı derseniz, çok zor. Kürdistan’da provokatörlere verilecek bir kırtık ekmek dahi bulunmadığını kendilerine müjdelemek isteriz.
İlla da ısrar edeceklerse, şu kaideyi unutmasınlar: “Fuzuli ısrarın neticesi hüsrandır!”
 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar