Hoşafın yağı kesildi, suriyelilere vatandaşlık verildi

Yeniçeriler, bir gün isyan çıkartıp kazan kaldırırlar. Haber Padişaha gider, ''Bakın bakalım neymiş bu kez dertleri'' der padişah. Görevlendirdiği kişiler, Yeniçeri Ocağına girip Başçeri ile konuşurlar.

Başçeri der ki, ''Yemeklerimiz kötüleşti. Artık eskisi gibi bize değer verilmiyor, yemeklerimizin malzemesi eksik, devlet bu kadar fakir mi ki hoşafımızın yağını kesti?''

Haber padişaha iletilir. Yeniçerilere yemek yapan aşçıbaşı çağrılır. Padişah, ''Siz ülke için savaşan, topraklarımızı genişletip koruyan Yeniçerileri nasıl beslemezsiniz, hoşaflarının yağını nasıl kesersiniz, bre alıklar!'' diye azarlar aşçıları.

Aşçıbaşı der ki; ''Aman padişahım, ne dersiniz? Hoşafta yağ olmaz. Çeriler kazan kaldırmak istemiş, bahane üretirler''

Padişah ikna olmaz, durumu derinlemesine incelettirir. Yeniçerilere yemek yapan aşçının emekli olduğu anlaşılır, yaşlı aşçı evden apar topar getirilip mutfağa sokulur. “Yap şunlara bir hoşaf!” denilir. Yeni aşçılar da öğrenmek için etrafına dizilirler. Yaşlı aşçı, yemek yapmaya başlar.

Ve merak edilen durum ortaya çıkar.

Yaşlı aşçı önce pilavı koyar kepçeyle, sonra da hoşafı. Pilavın kepçede kalan yağı hoşafa geçer, bazen de pilav yaptığı kazanı yıkamadan aynı kazanda hoşaf da yapar. Yeniçeriler hoşaf üzerinde gezinen yağa alışık olunca, sanırlar ki yeni aşçılar saraydan emir alıp mutfağın masraflarını kısmış.

Görüldüğü üzere bazen değersize paye vermek kişinin ezberlerini bozup isyanına sebep olabilir.

Suriyelilere vatandaşlık verilip verilmemesi üzerine süregelen tartışmalar da Yeniçerilerin isyanından farklı değildir ve bu tartışma da çok su götüreceğe benziyor.

En az yağ ve hoşaf kadar.

Çünkü yakınlaşma değil ayrışma refleksi gelişmiş bir güruh var karşımızda.

En iyimserleri ümmet refleksiyle soruna yaklaşıp Ensar olma edebiyatını yaparken, ayıklama ifadesini kullanacak kadar ayık olmaktan uzak…

Kimi de üzerine bina ettiği konforunu kaybetme kaygısını taşımakta…

Soruna insan refleksiyle yaklaşan neredeyse bir elin parmaklarını geçmeyecek azınlıkta.

Suriyelilere vatandaşlık verilmesine karşı çıkanları şöyle bir irdeleyelim.

İrdeleyelim diyorum, zira deşmeye çalışırsak fosseptiğe varacağımız kesin.

Evvela yerinden yurdundan olmuş, garibanlığı ve dışlanmışlığı iliklerine kadar hissetmiş olan metropol Kürtlerinin bir kısmı, soruna başkasının zaviyesinden baktığından veya aydınlanmak için güneş dururken kandilden beslendiğinden kapattığı gözünden bihaber, gece olduğundan şikayetçi. Bu karanlık beyinler, meseleye at gözlüğüyle bakmaktan ziyade kapı deliğinden bakma çaresizliğinde.

Utanmazlığın, arsızlığın ve ahlaksızlığın tavan yaptığı bu güruh, “İstemezüüük!” derken neyi, niçin istemediğinin de farkında değil.

Yüz yıldır Suriye'deki Kürtlere vatandaşlık vermeyen Esed'in tetikçisi olmayı kutsal bir vazife bilen kitlenin Kürt toplumuna uzun değil çok kısa vadede kan ve gözyaşı sunacağını esefle göreceğiz.

Bunu görmemiz için kâhin olmamıza gerek yok, zira kuzeydeki Kürtlerin durumuna bakmak yeterli.

Çünkü bu güruhun karakteri proje üretmeye değil başkasının yazdığı tiyatroda figüran olmaya uygun.

Sıkıştığında annesinin Türk olmasını üstün bir meziyet sayacak bu suflör bağımlısı güruhun bir tiyatralda aktör olması mümkün değildir.

Figüranın arada bir racon kesmesi de trajedinin içinde bir mizansen olur ki, burada Kürtlerin payına ancak dram düşer.

“Ülkesini savunmaktan ziyade kaçmış olan bu insanlardan kime fayda gelecek” derken hangi ülkeyi, kime karşı ve kimin adına savunmaları gerektiğini nedense izah etme lüzumunda bulunmaz.

Bulunmazlar çünkü kulaklarına üflenen şey, beyinlerine değil işkembelerine doğru yol alır.

Uğruna mücadele ettiklerini sandıkları ideolojinin ne öznesi ne de nesnesi olan, yalnız ve yalnız papağan olmayı vazife bilmiş bu kitlenin kendi halkına faydası olmadı ki Suriyelilere faydası olsun.

Büyük şehirde tutunmak için insani birçok değerinden taviz verip ülke vatandaşlığını da henüz içselleştiremeyen bu güruhun Suriyelilere kimin adına karşı çıktığı da meçhul.

Bölgenin kan gölüne dönüşmesinde şakşakçılık görevi gören bu bölge kaçkınlarının yüzüne tükürmek gerek.

Suriyelilerin ülkemize yerleşmesine karşı olan ikinci grup ise Türk kökenli vatandaşlarımız.

Türk kökenli diyorum zira Türklerin 1071'den önceki vatanlarının Orta Asya olduğunu hepimiz biliyoruz.

Orta Asya'dan göç etmiş bir grubun “Suriyelilerin ülkemizde ne işi var” dediklerinde onlara yapılacak en büyük iyilik, onları süpürgeyle temizlemek. Halının altına da olabilir.

Atasını Selanik göçmeni belleyen bir toplumun toprak üzerinde teori üretmesi bir fahişenin ahlak dersi verme çabasından farklı değildir.

İspanya'dan gemilerle getirilen Yahudilerin Suriyelileri istemediklerine dair paylaşımlarına sadece gülüp geçmek icap eder.

Ya karşı çıkan Araplar?

Araplar ne zaman, kimin tarafından, nereden Anadolu'ya geldiler sorularının cevabını bulmadan Suriyelilerin vatandaşlığa nasıl karşı çıkar?

Bu ülkenin asli unsur haritasını çıkarırsak Karadeniz'de Lazlar, Orta ve Doğu Anadolu'da Ermeniler, Batı Anadolu'da Rumlar, Güneydoğu Anadolu'da Kürtler görülür. Bu unsurların da beraber yaşadıkları diğer unsurlara ses çıkarmadan Suriyelilerin yerleşmesine üst perdeden ses çıkarmaya çalışmaları, akıllara “eşeğe gücü yetmeyen semere saldırır” veciz sözünü getirir.

BAHOZ OLAYI FÜRUAT MI, TEFERRUAT MI?

Yazıya resmi ideolojinin tezgâhından geçen ve milliyetçi olması için eğitilen her lise öğrencisinin diline pelesenk olan

Alp Er Tunga öldü mü                                                Bahoz Erdal kuştiye

Issız ajun kaldı mı                  dizelerine                         Dunya qirêj hiştiye

Ödlek öcün aldı mi                                                         Saray heyf jê histiye

Emdi yürek yırtılur                                                          îdîn dilêm peritî

dizeleriyle nazire yapıp girizgah yapmamı bekliyorsanız yanılıyorsunuz.

“Öldü” veya “ölmedi” gibi kesin bir yargıyla rahatlama endişesiyle bu yazıyı okuyacaksanız, bırakın bilmem hangi gazetenin istihbarat şefinin yazılarını, Emre Uslu, Fuat Avni'nin tweetlerini takip etmeniz sizin daha çok yararınıza olacaktır.

Zira hem daha kısa hem de meramınıza çare olacak cinsten yazılar onlar.

Duygusala bağlamak istiyorsanız, Hasan Cemal'in Bahoz için yazdığı ağıtı yazacak kadar mahir olmadığım gibi Hasan Cemal'in Bahoz'a olan muhabbetinden de eser yok içimde.

Bu yazıda “Tel Hamis” adlı yapı ve “Karayılan varken neden Bahoz Erdal” üzerinde duracağım.

Evvela “Tel Hamis” yani Türkçesi “Beş Tepe” anlamına gelen örgüt veya yapı, yaklaşık beş yıldır iç savaşın sürdüğü Suriye'de adı yüz yirmi örgütün içinde geçmeyen bir örgüt.

İsmi duyulmayan bu örgütün “Beş Tepe” adıyla anılması bir tesadüf mü yoksa eylemin adresini gösteren bir imza mı?

PKK medyasının sürekli Saraya karşı savaşıyoruz ifadesine sarayın bir cevabı şeklinde okumak mümkün mü?

Türkiye'nin israil ile yakınlaştığı bir dönemde israil'in Hamas'a karşı kullandığı bir taktiği PKK ve bileşenlerine karşı okumak olarak değerlendirilemez mi?

Hamas yetkililerinin Sudan'dan tutun Katar'a kadar dünyanın değişik ülkelerinde israil ajanları tarafından infaz edildiğini hepimiz biliyoruzdur.

Ülkemizde Filistinli bir doktorun dört ay boyunca israil ajanları tarafından sorgulandığını söylersem birçok okuyucumun “yok daha neler” diyeceğinden kuşkum yok.

Ne yazık ki vak'a bir hakikattir.

Dolayısıyla gelinen noktada MİT'in imzasını göstere göstere bir eylem icra ettiği söylenebilir.

Karayılan veya Bayık yerine Bahoz'un tercih edilmesi de örgüt içindeki konumdan değil kişilerin mekânsal olarak bulunduğu konumdan kaynaklanmaktadır.

MİT, bu eylemle sadece Bahoz'u ortadan kaldırmakla kalmamış PKK ile PYD ilişkilerini silinmeyecek bir belgeyle belgelendirmiş oluyor.

Hem de belgenin ortadan kaldırılamayacağı bir biçimde.

Bakıyorum günlerdir Türk medyası bir lideri öldürmenin sevincini yaşarken, PKK medyası da bir liderin öldürülemeyeceğinin ispatı çabasında.

Aslında her iki durum da acizlikten başka bir şey değildir.

Savaş anında ilk öldürülen gerçekler olduğunun idrakiyle bir eylemin görünmeyen derinliğini analiz etmektir analistlerin görevi.

Yorumlara bakıldığında da mahalle kahvelerinde konuşulanlardan farklı şeylerin konuşulmadığını görüyoruz.

Eylemin kesin olup olmadığından ziyade etkisini tartışmak gerekir ve sanırım önümüzdeki günlerde bu etki gündemi belirleyecek.

Yoksa örgütlerde eleman bulmak nasıl zor değilse doksan dört kurucusunun yetmişten fazlasını iç infazla ortadan kaldırmış bir örgüte yeni lider bulmak da zor olmayacaktır.

Üstelik hem annesi hem de babası Türk(!) olan birileri bile bulunabilir.

HAH(R)AMBAŞININ AÇIKLAMALARI

israil ordusunda bilindiği gibi Hahamlar da görev yapıyor.

Hıristiyanlardaki gibi Cennet tapusu vaat etmeseler de verdikleri fetvalar kan içici zihniyetin kanlı fedaileri için yaptırım görevi görüyor.

Parlamento kararıyla ordunun yeni Hahambaşı olarak atanan Eyal Karim, Hahambaşından ziyade ilk günlerdeki çıkışıyla ne menem bir haram başı olduğunu gösterdi.

Daha önce “bir insanın eşeği öldüğünde kişi ne kadar üzülüyorsa, bir insan öldüğünde de ben de o kadar üzülüyorum” diyen haramzede Josef'in açıklamalarının bir benzerini Albay rütbeli haram başı Eyal Karim yaptı.

“Askerler savaş zamanında Yahudi olmayan kadınlara tecavüz edebilir, yakalanan Filistinliler öldürülmelidir” açıklamaları ile gündeme gelen hem sabık hem sapık birinin orduda Hahambaşı olması israil'in nasıl bir sapkın ruh halini taşıdığının göstergesi.

Yaptığı açıklamalardan tepki çeken haram başının özür dilemesi, elbette ki bu düşüncelerinden vazgeçtiği anlamına gelmez.

Ülkemizdeki “hesabımı yeğenim kullandı” diyenlerin ifadesi ile haram başının özrü arasında pek farklı bir durum yok sanırım.

 

İNSANLAŞTIRAMADIKLARIMIZDAN MISINIZ?

Her şey “kediye neden tekme attın” sözüyle başladı.

“Hayır kedi değildi, köpekti” deyince birileri, bir anda ihtilaflarımız başlar.

İncir çekirdeğini doldurmayan tali meseleler, asli meselelere dönüşür.

Koca bir ilçede beş yüze yakın bir sürü…

Sürünün ne tarihten haberi var ne de Osmanlıdan son ayrılan parçanın Suriye oluşundan.

Propaganda filmindeki sınırın Suriye sınırı oluşunu da bilmez.

Akrabalar arasına çizilen suni sınırdan da bihaber. Suni sınırdan bihaber olunca sun'i gündemlerin peşinde hazan yaprağı gibi savrulup durur.

İzahı olmayanın mizaha sardığını nereden bilecek kafasında beyin yerine et taşıyan güruh?

Konya'nın Beyşehir ilçesinde “kediye tekme atma” mevzusu ile başlayan tartışma bir anda Suriyeliler karşıtı bir provokasyona dönüştü. Küçük tartışma, iki insanın ölümü, birçok insanın yaralanması ve yüreklerde bırakılan derin izlerle neticelendi.

Geçen her trene binmeye namzet kullanılmaya hazır beş yüze yakın kişi, bir anda kendini hayvanları korumaya adamış kitle sandı.

İşi daha da ileri götüren bir hayvan da içine siyahilerle alışverişi yanlış gören Coni kaçmışçasına “Suriyelilere satış yoktur” yazısını marketinin girişine astı.

I. Dünya Savaşı'nın olaylarını yanlış okuyan ve her olaya Fransız olan ego hedonisti Cemal Paşa'nın Fransızların oyununa gelip Suriyeli aydınları asarak bütün bir bölgeyi karşısına aldığını nerden bilecek resmi ideolojiden öte ezberi olmayan sersem?

Suriyelilerin 1912'de kurulan Arap Cemiyeti'ne itibar etmediğini bilmez, bilemez; Arap Cemiyeti'nden haberi yoktur çünkü.

Varsa yoksa Arapların ihanetinden dem vurur. Dünyada israil'i tanıyan ikinci devlet, Ortadoğu'nun böğrüne saplanan hançeri tutan velet değilmiş gibi…

Kirli bir oyunun piyonu olarak kullanıldığını anlamaktan aciz bu zavallılar, bir anda hayvan savunucusu kesilir.

Hayvanları korumak sevapsa işe senden başlamak gerektiğini bilmez misin?

Korunmaya muhtaçsın, birader!

Hayvanı koruma refleksiyle yola çıkıp hayvanlaşmanın anlamı var mı?

Ya her trene binen beleş tren yolcusu olmana ne demeli?

Mesele Suriyeli olunca Kürtçü ve Türkçünün bir olup kardeş kesilmesini nereye oturtmak mümkün?

Hayvanlaşmada kodlar bu kadar da yakınmış demek?

Kürtçülük de Türkçülük de Suriyelilik de işin masal kısmı. Aslolan insan olmak.

İnsan olmak da zor zanaat, vesselam!

Önceki ve Sonraki Yazılar